Bir şehri tanımlayan yalnızca kalabalığı, yolları ya da yeni yapıları değildir. Şehrin ruhunu asıl yansıtan, geçmişten bugüne ulaşan yapılardır. Çünkü bu yapılar, sadece taş ve duvardan ibaret değil; yaşanmışlıkların, anıların ve zamanın izlerini taşıyan sessiz tanıklardır. Şehrin insanına geçmişi hatırlatır, unutulmaya yüz tutmuş hikâyeleri yeniden canlandırır.
Her biri ayrı bir dönemin izini taşıyan bu yapılar, bir mahallenin hafızası, bir şehrin kimliğidir. Bir kapının eşiğinde bekleyen hatıralar, bir pencerenin ardında saklı kalan umutlar, bir duvarda yankılanan eski sesler… Hepsi bu yapıların içinde yaşamaya devam eder. İnsan, bu sokaklardan geçerken yalnızca yürümekle kalmaz; aynı zamanda geçmişin izlerinde bir yolculuğa çıkar.
Ancak günümüzde hızlı değişim ve modernleşme, bu değerlerin çoğunu tehdit eder hâle gelmiştir. Oysa bu yapılar yok olduğunda sadece bir bina kaybolmaz; şehrin hafızasından bir sayfa kopar. Geçmişle bağ zayıflar, şehir kimliğini yavaş yavaş yitirir.
Bu yüzden onları korumak, yaşatmak ve geleceğe taşımak bir tercih değil, bir sorumluluktur. Çünkü bir şehir, ancak geçmişiyle birlikte anlam kazanır. Bu yapılar yaşadıkça, şehir de yaşamaya devam eder.
Şehir belleği, okunmaya devam eden bir kitaptır adeta. Her yapı bu kitabın bir sayfası, her sokak bir satırıdır. Bu kitabı korumak ise, hem bugüne hem de yarına karşı en büyük görevimizdir.
Şehrin timsalini yıkmak, şehrin yüzsüz kalışına sebep oluyor; yönünü kaybetmiş pusula gibi tarifinde zorlanıyor insan. Gelip geçen yönetimler elbette bunu anlamak istemiyor; bu şehirde doğup büyümemişler ki.























