Bir koy, bir kaya ve dostluğun en sade hâli… Doğayla iç içe geçmiş bir hayatın, geçmişe duyulan özlemin ve değişime direnen tek bir taşın hikâyesi... Sadece bir kaya değil; bir dönemin ruhunu, insanını, oyunlarını, kahkahalarını ve hayallerini içinde saklayan sessiz bir tanık...
Bir Masalın İçinde
Çocukluğumun, gençliğimin en güzel yıllarımın geçtiği; her köşesi, her anı, doğası ve insanlarıyla hayatımda derin izler bırakan bir yerdi. Buradan ayrılırken nerede olursam olayım, dünyanın her köşesinin tıpkı burası gibi güzelliklerle dolu olacağını hayal ederdim.
Dünya tozpembeydi; sanki bir peri masalının içindeydik. Yaşam sevinci içimizi doldurur, sevgi ise en güçlü duygumuzdu. Sevgi, aynı zamanda saygıydı; onurlu bir duruş, beklentisiz bir bağlılıktı.
Ve burada Aslan Kayası da hayatımızın bir parçasıydı. Kim bilebilirdi ki gün gelecek geriye sadece o kalacak? O, geçmişin sararmış sayfalarında dimdik ayakta duran bir kahramandı.
Doğanın Kucağındaki Koy
İki dağın eteğine uzanan koyumuzun duruluğunu büyük bir keyifle seyreden Aslan Kayası, gökyüzüyle denizin sarmaş dolaş olduğu maviliğin pırıltısına sevinçle selam verirdi.
Kömürün siyahını yansıtan çakıl taşları güneşle oynaşırdı. Huzurun kucağında Fransızlardan kalma bahçeli evler; zarafetiyle parlayan sokaklara dostluk kokusu yayardı. Sokaklarımız dile gelse, mutlulukla anlatırdı yaşadıklarımızı... Çünkü onlar, hep tanıktı. Aslan Kayası da…
Oyunlar; Çocukluğun Öğretmenleri
O zamanlar oynadığımız her oyun sadece eğlenceden ibaret değildi. Hayatı öğreten, sevgiyi pekiştiren bir öğretmen gibiydi. Her bir oyun hareket ettirir, duygularımıza dokunurdu ama her şeyden önce gerçekti. Yakan top, ip atlama, çelik çomak, sek sek ve daha birçok oyun… Her düşüşümüzde gülümseyerek ayağa kalkar, masum bir tebessümle gözyaşlarımızı silerdik.
Kaldırımlar, şarkılarımızı mırıldandığımız birer sahneye dönüşürdü. Zamanımızın en güzel anlarını yüreğimize, zihnimize, davranışlarımıza bırakırdı.
Gün Batımında Saklanan Kahkahalar
Bazen de gün ışığında saklanan oyunlarımız, akşamın ilerleyen saatlerinde ortaya çıkar, mahallenin sokak lambaları oyunlarımıza ışık tutardı. Mahalle canlı, neşeli ve güven doluydu.
Ağaçların Kollarında
Ağaçlara tırmanırdık. Meyveleri aşağıya atarken “Eşit paylaşalım olur mu?” diye seslenirdik. “Dikkat et, ince dala basma!” derken sadece kelimelerle değil, yüreğimizle korurduk
birbirimizi. Biraz daha yemek isteyen arkadaşımıza elimizdekinden bölüştürür, meyve bulaşmış yüzlerimize bakar dakikalarca gülerdik. Nasıl bir neşeydi o.
Ağaçların gölgesinde evciliklerimizi de oynardık. Kalın gövdeli olanları, saklambaçta korunaklı yerlerimizdi. Sobelersek yanına koşar, gövdesine sımsıkı sarılır; “Dostum aferin sana. Beni iyi sakladın,” der, oyunumuza devam ederdik.
Parmaklar Açıldığında Barış Gelirdi
Bazen de işaret parmağımızın üstüne orta parmağımızı götürüp çapraz yaparak küser, birbirimizi süzerken içimiz yanar, sonra tekrar parmağımızı çapraz yapıp birbirinden ayırdığımızda barışır, birbirimize sarılırdık. Keşke dünyadaki tüm barışlar böyle olsaydı.
Altın Sarısı Musluk ve Dostluk Suları
Mahallenin başındaki altın sarısı rengindeki musluk da dostluğumuza ortak olurdu. Coşkulu suyu, içimizde kuruyan ırmaklara akardı. Üzerimizdeki tozu toprağı atar, sıyrılan derimizi yıkardı...
Lojmanlarımız, Küçük Tiyatrolar, Büyük Sevinçler
O sokaklara sımsıkı sarılan Mahallemiz, birkaç özel mülk ve Ereğli Kömürleri İşletmesi (E.K.İ) lojmanlarından oluşuyordu. Bodrum katında mahallenin maharetli gençleri, Karagöz Hacivat orta oyununu canlandırırdı.
Kağıtlardan yaparlardı bu iki karakteri. Arkalarına yapıştırdıkları ince çubuklarla hareket ettirirlerdi. Krem rengi bir bez gererler, arkasına geçip hafif bir ışık yansıttıktan sonra sahne gösterileri başlardı. Perdenin karşısında yerimizi alır, ses tonlarına yükledikleri vurgular, sözler, mırıltılarla karakterler canlanır, kahkahalarımız ise mahallenin her köşesini dolaşmaya çıkardı.
Gitarın Eşliğinde Melodili Geceler
Mahallemiz, her yönüyle renkli ve hayat doluydu… Gün batımı sonrası, gitarlarıyla ortaya çıkacak gençleri beklerdik. Karşılıklı evlerin çatısını aşan ahşap direklerin üzerinde salınan sokak lambalarının aydınlattığı alana, gölgeleri düşerdi önce. Tretuvarın üzerine dizilir, sevinç çığlığımızı alkışlarımız atardı. Ellerindeki gitarlar dile gelir gelmez melodinin sözleri dudaklarımızdan dökülür, ayaklarımız ise ritim tutardı. İlerleyen zamanın, rakamı göstermesine aldırmazdık…
Deniz Kulübü
Bu yerde mahallelerimizi ortada birleştiren bir meydanımız vardı. Çam ağaçlarıyla çevrelenmiş bu alanda, bineceğimiz araçları beklerken yeşilliği soğurmuş taşlar, gözlerimize yansırdı. Biraz ilerisinde devasa kavak ağaçları, ağaçların çiçeklerin yol verdiği Deniz Kulübü, yeşil kıyafetini giymiş doğanın eteğine uzanan denizi seyrederdi. Keyifli sohbetlere, mutlulukla yudumlanan çaylara ev sahipliği yapardı.
Denizin Bizdeki Coşkusu
Bazen denizin hırçın dalgaları, bazen esen rüzgar hayallerimizde oyunlar oynardı. Güneş, ufkun şakağından öperken ardında bıraktığı kızılın cümbüşü, bulutların arasından çıkıp gelen karanlığın yıldızlarla oynaşması bambaşka güzeldi. Bazen de yosun kokusunu dağıtan tatlı esinti sarılırdı ortama.
Mahallenin her sokağından gidebildiğimiz sahil kenarını ailelerimizle süslerdik... Ufukta yol bulan vapurun düdük sesi, kulaklarımızda yankılanırdı. Balıkçı teknelerindeki tanıdıklar, seslerini duyuramadıkları motorun gürültüsünden, uzaktan ellerini sallayarak selam verirlerdi.
Denizin maviliğine kanat çırpan martıların suyu teğet geçip gökyüzüne süzülüşlerini izlerdik. Yakınımızdan geçen kayıkların ardında bıraktığı köpüklerin baloncuklarına ulaşma sevinci doldururdu içimizi. Tenimize dokunup kaçan dalgalar, mutluluğumuzu katlardı.
Koyun Kucakladıkları
Sahil boyunca uzanan çiçeklerin her bir çeşidini bağrına alan parkın içindeki masaların dostluğa daveti, yine kahkahalarla taçlanır, çiçeklerin kokusu ise gönülleri mest ederdi. Üzerindeki kameriye, gökyüzünü de görebildiğimiz sarmaşıklardan oluşan motifli yeşil örtü gibiydi. Orada yudumlanan çaylar, içilen sade gazozlar renk katardı günün zamanına. Gün batımını coşkuyla bekleyen eğlencesi, genci yaşlıyı piste çağırırdı. Hemen hemen her gece, gençlerin enstrümanlarının tellerinden ezgiler dalgalanırdı. Esprili konuşmalarına dayanamayan kahkahalar sahil boyunca denizin sularına da ulaşır, yıldızlara süzülürdü. Gençlerin katıldığı yarışmalar ise yürekleri coştururdu. Parkın bir tarafı çocukların ve gençlerin neşe ile buluştukları bir alana kavuşur, kimi basket oynar, kimi ayaklarını yerden kestiği salıncakta sallanırdı. Diğer tarafında uçsuz bucaksız deniz.
Solunda dağın eteğinde bir aslan edasıyla oturmuş Aslan Kayası, sağında yine yeşilliklerin oluşturduğu bir dağ karşılardı bizi. Bu dağların ardından peşi sıra birçok koy, sahil beldesi birbirini kovalar, özgürce doğayla bütünleşme sevincini yaşardı. Muslu, Göbü, Türkali, Filyos ve arasındaki cennetten köşe koylar. Bazen Ay’ın çekimi karşısında koyun sahil alanı daralır, genişlerdi. Genişlediğinde ortaya çıkan midye kabukları ayrı bir oyuncağımız olurdu.
Perdeye Yansıyanlar; Sinemalar
Bu küçücük koyumuzda iki sinema, görselliğinin ardından zihinlerimizde tekrarlanırdı. E.K.İ sinemasında, çarşamba akşamları aile matinesi düzenlenir, ailelerimizle birlikte seyrettiğimiz için filmler bile neşelenirdi. Seyran sineması vardı bir de. Oynatılacak filmleri görebilmek için oyunumuzu bırakır, boyumuzdan büyük afişlerin karşısında bulurduk kendimizi. Sinema o dönemlerin en önemli iletişim aracımızken kısa bir süre sonra televizyon katıldı hayatımıza ama ne olursa olsun sinema ilk göz ağrımızdı. Trenler ve El Sallayan Çocuklar, Tünelin Ardına Yolculuk İki tünel arasında kalan koyumuzda bir de trenlerimiz geçerdi. Başını camına dayamış yolculara el sallardık sevinçle. Her katarında kömür taşıyan trenimiz, iki tünelin giriş ve çıkışına kadar uzanırdı neredeyse.
Dağdan yol bulup tahta köprüleri göğsüne dayayan durgun akan dere, Aslan Kayası’nın yanından salınarak denizle buluşurdu. Adımlarımızla sohbete dalan tahta köprülerin gıcırtısı, suya düşersek korkusu yaşatırdı. Ama o heyecan bambaşka bir aşktı. Derenin kenarındaki kaygan toprak patika yoldan yokuş yukarı tırmanır, hemen yakınındaki tünel içinden diğer sahil kenarı Hisararkası’na gitmek için yollara düşerdik. Her taraf yemyeşildi. Böğürtlenleri toplayan elimiz, ağzımız, burnumuz kıpkırmızı olurdu. Yüzümüzdeki bu sevimli renklere gülerken kendimizi rayların üstünde bulurduk. Annelerimiz ellerinde piknik sepetleriyle bizleri takip ederek ilerlerdi. Tünele girdiğimizde karşımıza çıkacak devi beklerdik. Büyüklerimiz bilirdi bu devin geliş gidiş saatlerini bu yüzden o devi göremezdik. Yüzümüz asılır ama saniyeler sonra çocukluğumuz buna izin vermezdi. Tünelin çıkışına yakın bizi bekleyen gün ışığı, sağ taraftaki el ele tutuşmuş ağaçların arasındaki patikayı gösterirdi. Bu yeşil yamacın ortasındaki o kısacık patika, bizi sahile kavuşturur, daha kuma basmadan terliklerimizi fırlatıp dağın eteğinde kayaların arasındaki doğal havuza bırakırdık kendimizi. Gün batmadan önce de tünelin çıkışına gelir, tırmanmamızın aksine patika yoldan inerken dereye düşmemek için el ele tutuşurduk.
Hayatın Akışı El Eleydi
Alışveriş yaptığımız ekonomalarımız, spor alanlarımız, sinemalarımız, sosyal tesislerimiz, piyanolu okullarımız, sahil boyunca müziğin de dalgalandığı plajlarımız vardı. Çalışanlara ve öğrencilere ayrı servis araçlarımız olurdu.
Sokaklar, rüzgâr, güneş, ay, yıldızlar, gökyüzü, dereler, denizler, kuşlar, dağlar, çiçekler…Hepsi dostumuzdu. Ve tabi ki Aslan Kayası da… Burada geçen o büyülü anlar, doğanın güzelliğiyle harmanlanmış bu yaşam, büyümenin en güzel haliydi.
Ve Aslan Kayası
Doğanın duvarını süsleyen en güzel tablolardan biriydi bu doğa harikası yer.
Zamanla her şey değişti. İnsanlar, sokaklar, evler, sahil hatta hava bile... Ama Aslan Kayası hâlâ orada. O sadece bir kaya değil; yaşadığımız yılların, dostluklarımızın, hayallerimizin ve hayata dair her bir küçük dokunuşun, geçmişin sarsılmaz simgesi…
Şimdi, o kayaya bakarken eski zamanlara dair ne çok anı canlanıyor zihnimde. Zaman akıp gitse de içimdeki sarsılmaz parça, o kaya gibi dimdik duruyor.
Aslan Kayası... Bir zamanlar değerlerin, dostlukların iç içe yaşadığı bu yerde şimdi yalnız.
Yalnızlığı insan eksikliğinden değil; tanıdık olan her şeyin değişmiş olmasından... Ama o kaya, hâlâ geçmişimizi sessizce anlatmaya devam ediyor…
























Ellerinize sağlık, gelecek yazılarınızı dört gözle bekliyoruz.