Biz yoksullara, dar gelirlilere ve yok pahasına çalıştırılan tüm vatandaşların kafasına kazınan bir algı yerleştirilir: "Ah, şu devleti soyanlar bir engellense..." İşte bizler de hep bu soyguna "dur" demek için birbirimizi yemekle meşgul oluruz. Her dönemde, her ekonomik krizde biz yoksulların içinden bir grup suçlu ilan edilir.
Nasıl mı?
1977 yılından bu yana, ta ki 2004 yılına kadar fiilen çalışma yaşamının içindeydim. Çalışma hayatım boyunca ülke ne zaman ekonomik kriz yaşasa, sorumlusu olarak KİT (Kamu İktisadi Teşebbüsü) çalışanları ilan edilirdi. O zamanlar KİT çalışanlarının sayısı bir milyonu aşkındı. Bütçenin açık vermesinin nedeni olarak kamu işçileri gösterilir, devletin sırtındaki birer sülük oldukları söylenerek suçlanırlardı.
1990’lı ve 2000’li yıllarda, emekli olduğum kurum olan Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) için basında, sürekli ve planlı bir şekilde, tüm vatandaşların okuması sağlanan şu başlıklarla kampanyalar yürütülürdü:
"TTK ekonomiye yük olmaya devam ediyor"
"Zarar eden KİT'ler Hazine'yi eritiyor"
"TTK'da reform şart"
"Kömürde verimsizlik"
"Devletin kara deliği TTK"
TTK neredeyse kapanmanın eşiğine geldi ama ne yazık ki bu "kara delikler" hiç bitmedi. 1990’lı ve 2000’li yıllarda satılmayan hiçbir KİT bırakılmadı. Onların deyimiyle bu kara delikler kapatıldı ama içinde bulunduğumuz ekonomik sorunlar daha da derinleşti.
Neden mi?
24 Ocak 1980 Ekonomik Kararlarından sonra bir “Sermaye Devleti” oluştu. Peki, nedir ve nasıl işler bu düzen? "Beşli çete" diye adlandırılan egemen sınıfın çıkarlarını koruyan ve tüm zenginliğimizi o sınıfa aktaran bir yapıdır. Burada asıl sorun işçi, köylü, küçük esnaf ve emekli yani yoksulların bu zenginlikten ne kadar pay aldığıdır. İşte bu nedenle emeklinin ve asgari ücretlinin maaşının ekonomik dengeleri bozduğu iddia edilir; kendileri de ekonomik çıkmazın baş sorumlusu ilan edilirler.
Çünkü bu yoksulların aldığı pay ne kadar artarsa, egemen sınıfların aldığı pay o kadar azalır. İşte bu yüzden devletin sahibi sayılmayanlar (yoksullar), devlet bütçesinden çalıyormuş durumuna düşürülürler. Çünkü sermayenin mantığında devlet bütçesi, tüm vatandaşların ortak havuzu değil; egemenlerin kaynağıdır. İşte bu nedenle devletin nazarında hırsız zenginler değil, yoksullardır. Çünkü tüm yoksul kesimler, sahibi olmadıkları bir havuzdan pay almaktadır; yani onlara göre çalmaktadırlar.
2004 yılında emekli oldum. Şimdi de "kara delik" olarak emekliler görülüyor. Ekonomik kriz derinleştikçe, hedef tahtasında şimdi de bizler, yani emekliler var. Emekliler üzerinden öyle bir tablo çiziliyor ki hayret ediyorum. Benim emekli maaşım, 27 yıl boyunca ödediğim primlerin karşılığıdır. Ne bir yardımdır, ne sadakadır ne de bir lütuftur. Devlet emekliye para vermiyor; emeklinin yıllarca ödediği paranın bir kısmını geri veriyor. Üstelik bunu da eksik veriyor. İşte açlık sınırının altında ücret alan bu emeklilerin hikayesi böyle sürmektedir; ama suçlanan yine biz emekliler oluyoruz.
Devlet yönetiminde egemen olanlar her zaman aynı yöntemi kullanmışlardır: Vatandaşın gerçekleri ve gerçek sorunları görmesini engellemek için yeni hedefler bulmak. Şöyle bir düşünün; önce Aleviler, sonra Kürtler, sonra Suriyeli göçmenler, şimdi de emekliler... Vatandaşları birbirlerine karşı kışkırtmak, yoksulluğun nedenini yoksullarda aramak ve sefaletin sorumluluğunu da mağdurların üstüne yıkmak... Bunu ekonomik bir analiz olarak düşünmeyin, bu yapılan tamamen siyasal bir manipülasyondur.
Biz yoksullar, egemenlerin iktidarda olduğu bir yapının tarafsız olduğunu zannederiz. Sorunu hep liyakatsiz yöneticilerde veya yolsuz siyasetçilerde buluruz. Oysa bu durum kişilere değil, sisteme ve egemenlere bağlıdır. Bu yüzden devletin kaynaklarında yararlanan büyük sermaye gruplarına hiçbir zaman “hırsız” denmez. Onlar ihale alır, teşvik alır, kredi alır ve vergi afları onlar için otomatiğe bağlanır. Ama biz yoksullar, yani işçi, memur, emekli ve köylü hak ettiğini birazcık fazla alacak olsa, bu egemenler hemen "kamu zararı" ve "israf" demeye başlarlar.
Sorun ahlak sorunu değildir; sınıfsal çıkar meselesidir.
Emeklinin yaşadığı sadece bir yoksulluk değil; sanki yaşam hakkı elinden alınmış da bir sabır sınavındaymış gibi... Bir taraftan çay simit hesabı yapıyor, diğer taraftan da hâlâ bu durumun düzeleceğini umuyor. Altı ayda bir yapılan her zamla daha da yoksulluğa itildiğinin farkına varamıyor. Topluca bir "görmezden gelme nöbetine" kapılmış gibiyiz.
Ve en acısı da bu durumun kendiliğinden değişeceğini zannediyoruz. Anlayın artık, gerçek tüm çıplaklığıyla yüzünüze vuruyor: Hiç kimse, talep edilmeyen bir hakkı kendiliğinden vermez.

























