Fotoğrafçı Hüseyin Engin Öztabak

Yaşayan İnsan Hazineleri...

Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi tarafından yayımlanan “Zonguldak Yöresinde yaşayan insan hazineleri” isimli kitabın editörü Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi İnsan Bilimleri Fk. Türk Dili ve Edebiyatı Öğretim Üyesi Dr. Hasan Özer’dir.

Kitapta yer alan tüm fotoğraflar, Zonguldak Fotoğraf Derneği Yönetim Kurulu Üyesi ve fotoğrafçı, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Yabancı Diller Yüksekokulu Öğretim Görevlisi İ. Kerem Öztürk tarafından çekilmiştir.

Özgür Halkın Sesi, insana kıymet, kitaba emek veren akademisyenlerden izin alarak her gün ne insan hikayesini sizlerle paylaşacak.

 

İşte yeni hikayemiz:

HÜSEYIN ENGİN ÖZTABAK

Hüseyin Bey 1937 yılında doğmuştur. Adını dedesinden alan Hüseyin Bey, babasının denizi olmasından dolayı Engin adını da taşımaktadır. Ailenin tek çocuğudur.

Babası makinist, annesi ev hanımıdır. Annesini küçük yasta kaybeden Hüseyin Bey, onun ölümünden sonra bocaladığını ve okulu bırakmak zorunda kaldığını aç bir şekilde şöyle dile getirir: "Her zaman okullar açıldığında benim içimde bir yangın olurdu, okula gidemediğim için." Babası çalışmaya gittiği için amcasının yanında kalmıştır. O zamanlar amcasına karşı gelmemek için okumak istediğini söyleyememiştir. Okulu bıraktıktan sonra teknik kitaplara yöneldiğini söyleyen Hüseyin Bey, tornacılık, kaynakçılık yapmıştır. Hatta askere gittiğinde de ölçme askeri olmuştur.

Hüseyin Beyin neredeyse yapamayacağı hiçbir iş yok gibidir.

Görücü usulüyle evlendiğini söyleyen Hüseyin Bey iki erkek çocuk babasıdır. Evliyken Almanya’ya gitmiştir. O zamanlar ailenin yanında olabilmesi için be sene çalışması gerektiği için ailesini yanına alamamıştır. On beş sene Almanya’da kaldığını söyleyen Hüseyin Bey, çeşitli fabrikalarda çalışmıştır.

Hüseyin Beyin fotoğrafçılığa merakı küçük yaşta başlamıştır. İlkokul ikinci sınıfa giderken harçlıklarını yemeyip biriktirerek eski körüklü bir fotoğraf makinesi almıştır. İlk filmini o küçük yaslarda çekmiştir. Zonguldak’ta eniştesinin dükkânının karşısında Foto Vedat adındaki fotoğrafçıdan bir şeyler öğrendiğini belirten Hüseyin Bey, Ereğli’ye gelince Foto Hayri ile tanışır, resim işine onunla başlar. Foto Hayri’de siyah-beyaz fotoğraf çekebilecek duruma gelir. Daha sonra Almanya’ya giderek renkli fotoğraflar içine malzemeler getirir ve Ereğli’de ilk olarak renkli fotoğraf çekimini yapar.

Bu yıllar 1976 yıllardır. Kendini geliştirerek Ereğli’de Foto Engin adında dükkân açan Hüseyin Bey, on iki sene bu işe devam ettirir. Bir çırak yetiştirmiş olan Hüseyin Bey, bu meslekle ilgili günümüzdeki gidişatı sorduğumuzda ise şu sözleri söyler: "Eskiden fotoğrafçılık çok iyiydi. Fotoğrafçılık simdi öldü. Dijital makineler çıktı, fotoğrafçılık bitti."

Bize kendinizden bahseder misiniz?

15 Ekim 1937 yılında dünyaya geldim. Babamın dedesinin adını koymuşlar. Ben yedi aylık olarak doğmuşum. O zamanlar bizim mahallede hatırı sayılır bir zat varmış, ben onu tanımıyorum. Benim yedi aylık doğduğumu duyunca adam merak edip beni görmeye gelmiş. Adını ne koydunuz diye sormuş, "Hüseyin" denilince "Şu eski isimleri bırakın, yeni bir isim koyun." demiş. Bunun üzerine sen ne istiyorsan onu koyalım demişler. O amca da bunun babası denizci. Engin denizlere açılıyor, o yüzden adi Engin olsun demiş. Ondan sonra benim adım Engin olmuş. Bir gün ilkokula giderken dedem dizine beni oturttu. "Oğlum senin adin Hüseyin." dedi. Ben ismimin Hüseyin olduğunu ilkokula giderken öğrendim. Beni tanıyan herkes adımı Engin olarak bilir. Bir ara yurt dışına çıktım, on beş sene kadar kaldım. Orada beni Hüseyin olarak bildiler. Onun haricinde ben hep Engin'im. Bartın’ın Kemer Köprü Mahallesinden ailem. Tek çocuğum. İlkbahar ve sonbahar aylarında Bartın’da at koşuları meşhurdur. Zonguldak ahalisi ve çevresi at koşuları olduğu zaman Bartın’a gelirdi.

Simdi o gelenek kalmadı. Babam takalarda makinistti. Annem ev hanımıymış, ben çok küçükken vefat etmiş. O yüzden annemi tanıyamadım. Annem notayla çok güzel keman çalarmış. Hatta birçok çırak ve talebe yetiştirmiş ama bana öğretemedi. İlkokulu Bartın’da okudum. Ben ortaokul ikinci sınıfa kadar okudum, ondan sonra bıraktım.

Annem öldükten sonra ben bocaladım. Her zaman okullar açıldığında benim içimde bir yangın olurdu, okula gidemediğim için. Fevkalade başarılı bir öğrenci değildim ama fizik ve matematik derslerinde iyiydim. Öğretmenlerim beni okuldan almaması için amcama baskı yaptılar. Amcam da "Çıraklık yapacak, okumayacak." deyince konu kapandı.

Daha sonra babam ikinci bir evlilik yaptı, o evliliğinden bir kız kardeşim var. Onlar Bartın’da oturuyorlar. Babam sürekli seferlere gittiği için amcam bizimle ilgilenirdi. Amcam "Sen okumayacaksın, ben seni çıraklığa vereyim." dedi. O zamanlar "Yok amca, ben okuyacağım." diyebilme şansımız yoktu. Oto tamircisinin yanında çıraklığa başladım.

İlk ustam Hasan Torna idi. Bartın’ın eski ustalarından. Onun ustası da babamın ustasıdır. Ben tornacılığı merak ettim.

Çok eski bir tornamız vardı. Onda çalıştım. Okuldan çıktıktan sonra teknik kitaplar okumaya başladım. Tornacılığa çok emek verdim. O arada kaynakçılığı da öğrendim. Geniş bir atölyemiz vardı. Babam da denizcilikten kurtulmak için oto boya garajı açtı. Babama yardım etmek için oraya da giderdim. Macun çekmeyi, zımpara yapmayı, tabanca kullanmasını öğrendim. Çıraklık askere gidene kadar devam etti. 1957 yılında askere gittim. Burdur 58. Er Eğitim Alayında ölçme askeri oldum. Ben şube reisine "Tornacıyım, beni mümkünse ordu donat yapın." dedim.

"Oğlum, ben seni ölçme askeri yapayım." dedi. Meğer ben askerde kadastroluk yapacakmışım. Dört ay acemilik eğitimi gördüm, ondan sonra Erzurum'a gittim. Her hafta imtihan olurduk. Hoca "90 puanın üstünde not alan olursa Burdur'da izne çıkacak." derdi. İlk imtihanımdan 90, diğer imtihanlarımdan 100 aldım. Erzurum'dakiler puanlarımın iyi olduğunu görünce beni ilerletme kursuna göndermek istediler. Kursa gittim ve kursu üçüncü olarak bitirdim.

Sadece yirmi bir gün izin kullandım. Askerlik bittikten sonra Bartın’da liman inşaatında çalıştım. Açılır kapanır bir köprü yaptım. Atölye şefimiz Ereğli liman inşaatını aldı. Şef Ereğli’ye gelince beni istedi. Yapamayacağım hiçbir iş yoktu.

Ereğli’ye liman inşaatında çalışmaya geldim ve burada kaldık. Baldızımın biri burada gemici biriyle evlendi, diğer baldızımı da annesi vefat edince biz büyüttük. Kızlar burada evlenince biz de burada kaldık.

Nasıl evlendiniz?

Eskiden içki içerdim. Meyhaneye gittiğim zamanların birinde bir olay oldu. Dışarıda münakasa eden iki abimiz vardı Ahmet ve Ihan abi. Onları görünce dışarıya çıktım.

İçeriye davet ettim. Gelip masaya oturdular. İçki faslı bitti, eve gitme vakti geldi. Abiler çok içkili oldukları için araba çağırdım. Gelen araba şoförü de arkadaşım çıktı. Onunla beraber sarhoş abilerimizi eve bıraktık. Önce Ahmet abiyi evine bıraktık. Ahmet abi çay içmek için ısrar edince evlerine gittik. Kız kardeşi bize çay yaptı. Çay faslı bittikten sonra ilhan abiyi evine bırakmak için yola çıktık. İlhan abi "Bu kız sana çok baktı, aranızda bir şey mi var?" diye sorunca ben "Yok abi, evi bile bilmiyorum. Zor bulduk zaten." dedim.

Benim annem yok, o kızın annesi de yeni vefat etmişti. İlhan abi gidip babama durumu anlatmış. Gidip kızı istediler. O zamanlar büyükler bu işleri yapıyordu, şimdiki gibi değildi.

Böylelikle 1962 yılında evlendik. İki tane oğlum var, bir de baldızımı büyüttük.

Almanya'ya nasıl gittiniz?

Almanya’ya gitmek için İstanbul’da bir yere yazıldım. İki sene İstanbul’da bekledim. O arada da çalıştım. Baktım beni çağıracakları yok, Kütahya’ya gittim. Kütahya'da azot sanayisinde bor kaynakçılığı yaptım. Fakat verdikleri ücret yeterli değildi. Orada çalışmak istemedim ve Ereğli’ye döndüm. Ereğli’de Erdemir fabrikasında çalışmaya başladım. 1965 yılında oradan ayrıldım, iki sene dışarıda kaldım. 1967yılında tekrar fabrikaya girdim. 1969 yılında Almanya’ya kâğıdım çıktı. Tek başıma Almanya’ya gittim. Bir sene kaldıktan sonra eşimi getirttim. Almanya’ya çocuklarımı getirebilmem için beş sene çalışmam gerekiyormuş. Polis oturma izni vermedi, o yüzden eşimi geri göndermek durumunda kaldım. Bir sene sonra ben Türkiye’ye geldim, ikince kez eşimi Almanya’ya götürdüm. O zaman oğlum 1.5 yaşındaydı. On beş sene Almanya'da kaldım. Orada taşlama tezgâhlarında çalıştım. İlk gittiğim fabrikada beş tane taslama tezgâhlar vardı. O fabrikada kendimi yetiştirdim. Yedi sene fabrikada çalıştım. Buranın ücreti çok azdı. Oradan çıktım ve John Deere Traktör Fabrikasına gittim. Sekiz sene o fabrikada çalıştım. Esimin kız kardeşleri Ereğli’de olunca Ereğli’ye geri dönmek zorunda kaldık.

Fotoğrafçılığa ilginiz var mıydı?

Fotoğrafçılığa ilgim hep vardı. İlkokul ikinci sınıfta harçlıklarımı yemeyip biriktirerek eski körüklü makine olan bir fotoğraf makinesi aldım. 100-150 lira gibi bir fiyata almıştım. İlk filmimi o zamanlar yaptım. Okulun bahçesinde arkadaşlarla fotoğraf ektik. Sonra makineyi açıp filmlere baktık, hiçbir şey yok. Okuldan sonra direkt olarak Mehmet abiye gittik. Filmin karanlık odada açılıp banyo olduktan sonra ışığa çıkacağını Mehmet abiden öğrendik. Evimizin karsısında bir öğretmen abimiz vardı.

Adı Tevfik’ti. O merdiven altında kontak baskı yapardı. Bu benim çok hoşuma giderdi. Öylece fotoğrafçılığa merakım başladı. Zonguldak’ta eniştemin dükkânının karşısında Foto Vedat diye bir dükkân vardı. Yaz tatillerinde Vedat’ın yanına giderdim. Vedat'tan bir şeyler öğrenmeye başladım.

Ereğli’ye geldiğimde Foto Hayri’yi tanıdım. Resim işine onunla başladım. Beni karanlık odaya bırakırdı, resimler yapardım. Sonrasında Almanya’ya gittim. Almanya’ya gittiğimde siyah-beyaz fotoğraf yapabilecek durumdaydım.

Benim zorlandığım konu renkli fotoğrafı öğrenmekti. Almanya'daki okulda renkli fotoğrafı da öğrendim. On beş gün izin alıp geldim. Yaprak filtreleri, malzemeleri ve ilaçları aldım. Hayri abinin dükkânında ilk renkli fotoğrafı Ereğli’de biz yaptık. Yıl 1976-77 idi.

Unutamadığınız bir anınız oldu mu?

Bir gün Hayri abinin dükkânında tek başıma saatin farkına varmadan karanlık odada çalışmışım. Herkes beni aramış, o zamanlar cep telefonu da yoktu. Karakolları, hastaneleri aramışlar. En son Hayri abiye sormuşlar. Hayri abi de

"Dükkânda bir şeyler yapıyordu." demiş. Dükkân da içeriden kapalı. Ben de karanlık odadayım. Sonrasında çıktım. Böyle bir maceramız oldu.

Fotoğrafçılığa nasıl başladınız?

Türkiye’ye döndükten sonra Gülüç’te Foto Engin adında fotoğraf dükkânı  açtım. Ereğli’de olmayan makineleri ilk defa ben getirdim. O zaman Ereğli’de Erba 67 adında makine yoktu. Bu dükkânı 1984 yılında açtım. 1996 yılına kadar dükkan açık kaldı. On iki sene çalıştım ama iş yapmadım. Çünkü mahallenin bütün lüzumsuz işleri bendeydi. Biri gelir film alıp giderdi. Borcum var diye de bir daha uğramazdı. Ben esnaflığı beceremedim. 1996 yılında küçük oğlum Ankara’da okurken onun yanına gittik.

Ereğli’de festival olduğu zaman gelirdim. Alaplı’da festival olduğu zaman yardım ederdim. Festivalde Ereğli’nin dünü ve bugünü şeklinde eski ve yeni fotoğraflarını yaptık.

Stüdyoda bir arkadaşla bunun ayrımını yaparken yanımıza biri geldi. Gelen kişi vergi dairesindenmiş. Dükkânın kapalı olduğunu söylememize rağmen adamı ikna edemedik.

Biz festival için hazırlık yaptığımızı söyledik ama açık bir rapor tutup gitti. Ankara’ya gitmeden önce vergi dairesine gittim. Herhangi bir şey olmadığını söylediler. Daha sonra aradan birkaç yıl geçti. Beni buldular. Vergi dairesinde bir zarfım varmış. Beni mahkemeye vermişler, bir sürü de borç olmuş. 1.5 ay boyunca her gün vergi dairesine gidip geldim. En son müdürü ikna ettik, dükkânı kapatmak için.

Gide gele dükkânı kapattık. Üç sene sonra aynı şey yeniden çıktı. Bu sefer 127 liralık vergi borcu çıktı. Gittik, durumu anlattım. Her şeyi affettiler. Sonra beni bir bayan memura gönderdiler. Bayan memur bana 800 lira bor çıkardı. "Ben emekliyim, bunu hemen ödeyemem." dedim. 100 lirasını ilk taksit olarak verdim. İstanbul’daki oğlum durumu öğrenmiş, kalan taksitlerin parasını gönderdi. Borcu kapattık.

Karanlık odada dedelerimden kalma malzemelerim vardı.

Kılıç, süngü gibi bir sürü malzeme vardı. İstanbul’daki oğlum "Baba hırsız filan girerse yanarız." dedi. Oğlum onlar alıp götürdü. Biz Cemil hocayla yeniden tanzim ettik. Angarzörleri falan kaldırdık. Angarzör, filmden karta baskı yapan makinedir.

Çırak yetiştirdiniz mi?

Bir çırak yetiştirdim. O benim yanıma hobi olarak gelirdi.

Alaplı’da bir büfe aldı, sonra işini markete çevirdi. Eskiden fotoğrafçılık çok iyiydi., Fotoğrafçılık şimdi öldü. Dijital makineler çıktı, fotoğrafçılık bitti. Şimdi insanlar kendi düğününü bile kendisi çekiyor. Sadece vesikalık fotoğraf için fotoğrafçıya gidiyor.

Teşekkürler.

Hüseyin Engin Öztabak Fotoğrafçı Yaşayan İnsan Hazineleri zonguldak Zonguldak Belediyesi