"HAYALİNİ KURDUĞUM HER ŞEYİN GERÇEKLEŞTİĞİNİ GÖRÜYORUM"
Söyleşen: Üzeyir Karahasanoğlu
Selma Aydın’ı tanıtırken elbette kitaplarından, şarkılarından, sunuculuğundan dem vurabilir, uzun uzun konuşabilirim ama ben ona en çok “samimi” ve “çalışkan” sıfatlarını yakıştırıyorum. Öyle ki bugüne değin yaptıkları, çalışkanlığının kanıtıdeğil midir? Dahası, ne yaptıysa hep samimiyetle yaptığınaneden inanmayayım? Tabii bunlar benim düşüncelerim. Peki, Selma Aydın kendini nasıl tanıtır?
Öncelikle emeğimi görünür kıldığınız ve güzel ifadeleriniz için teşekkür ederim. Sizin de tespitte bulunduğunuz üzere samimiyet vurgusunun gereğini yerine getirerek sizi ve bu söyleşiyi okuyacak olan tüm okurlarımızı sevgiyle selamlayarak sözlerime başlamak isterim. Zira peşine düştüğüm her emeğin neticesinde hoş bir seda bırakabilmek için tüm çabam.
Selma Aydın Zonguldak doğumlu, iki erkek çocuk annesi, iki kız torunu olan kırkbir yıldır evli, gereğinden fazla duygusal, hassas, bunun yanında azimli bir Türk kadını.
Kendimi geliştirmek, üzerine daha ne kadar koyabilirim, nereden nasıl beslenebilirim bunun için kafa yoran, emek veren, sıradan, bazen de sıradışı bir insanım diyebilirim.
Kişinin kendini tanımlaması kendinden söz etmesi öyle kolay olmuyor doğrusu. Ancak beni benden daha iyi bilen birisi olmadığına göre bu aktarımı yine ben yapmak durumundayım. Kendimi övsem kibirli, kendimden yergiyle söz etsem ajitasyon yapıyor gibi önyargılı yakıştırmalara geçmişte birhayli maruz kaldığımı belirtmek isterim. Önyargı bir hastalık bence tedavisi var mıdır, emin değilim.
Çok takdir etmiştim, yıllar sonra üniversiteli olduğunuzu duyduğumda. İşte, o günler geride kaldı ve yanılmıyorsam mezuniyete birkaç aylık uzaklıktasınız. Tabii şimdi “Acaba Selma Aydın yüksek lisans da yapar mı?” diye düşünüyorum.
Bu bölüm benim için gerçekten çok önemli... Cevap kısmını biraz uzatırsam kusura bakmayın. Cinsiyet ayrımı yapmak istemem fakat bir kadın olarak yıllar içinde kurduğum tüm hayallerimi gerçekleştirmenin haklı gururunu yaşıyorum. Toplumun birçok katmanında göz önünde bir iş yaptığım için (resmi ve özel sunumlar, şiir dinletileri, sahneye koyduğum konserler, söyleşiler, TV programıvs.) çok defa incitildim, kırıldım, hatta ilkokul mezunu olduğum için işlerim elimden alındı, ekmeğimle oynandı. Sonuç mu?Asla pes etmedim.
Hayal dünyam, çocukluğumdan bugüne değin çok zengindi ve hâlâ çok zengin. Öyle ki üniversite hayali kurup elli altı yaşında onuda gerçekleştirebilmek, doğrusu kendime duyduğum saygının zirveye ulaşmasına neden oldu. Çalışkanlık ve azim ruhumun ayrılmaz parçaları, bir de ruhumun özgürlüğü var... Bütün köşelerimi zaman törpülese de ruhumun özgürlüğüne bugüne değin hiç kimse gem vuramadı, vuramayacak da.
Orta öğretim ve lise eğitimini açıköğretim metoduyla dışarıdan sınavlara girerek üç yıl gibi bir zaman diliminde bitirdim.Eğitim alt yapım olmadığı için kendi kendimin öğretmeni olarak yol yöntem bilmeden belki kısa mesafede öğrenebileceğim birçok şeyi çok zorlanarak uzun mesafede öğrenmeyi, daha doğrusu kendime öğretebilmeyi denemek birhayli zorladı beni.
Akabinde eşime üniversite sınavına girmek istediğimi söyledim, şaşırdı tabii. Elbette amacım içimde uhde kalmasın, "Kazanamasamda ne kaybederim ki!" düşüncesiydi. Zaten eşimde kazanabileceğime ihtimal vermemişti ama bunu da başardığımı görünce o da çok mutlu olmuştu.
Bu arada üniversitelere devletimizin imkân sunduğu otuz yaş üstü ek kontenjanla giren öğrencilerden değil, tamamen sınavı kazanarak hak edilmiş bir üniversite öğrencisi olduğumu ve dört yıldır sınıfımda derece alarak ilerlediğimin altını özellikle çizmek istiyorum. Yine yeri gelmişken söylemek isterim gizli hayranlarımın olduğunu ve birçok kişiye başarı konusunda örnek teşkil ettiğimi de eklemek istiyorum.
Bu bir ukalalık ya da kendini beğenmişlik olarak algılanmasın rica ediyorum, o ekmeğim ile oynayan ve ilkokul mezunu olduğum için beni yerden yere vuran önyargılı insanlara bir dipnot olsun düşüncesiyle dillendirdiğim bir detay. Kırmasınlar insanları, incitmesinler...
Son olarak yüksek lisans sorusunu da cevaplamak isterim. ALES’e girdim ve yükseklisans için hak kazandım. İddialı konuşmaktan kaçınmak istiyorum. Sonuç odaklı ve temkinli olmayı önemsiyorum. Zaten hayalini kurduğum herşeyin gerçekleştiğini görüyorum bunun için çok çalıştığımı artık çevremdeki herkes biliyor.
Yanılmıyorsam Alev ve Kül üçüncü romanınız, toplamda yedinci kitabınız. Zonguldak’ta, Tahsin’in etrafında geçen bir aşk hikâyesi okuyoruz. Tabii olayların şehrimizde geçtiğinden kahramanların ne kadarının gerçek ne kadarının kurmaca olduğunu merak ediyoruz. Var mı gerçek kişiler?
Alev ve Kül, Bursa'da eğitim hayatına başlayan bir üniversite öğrencisinin Zonguldak'ta son bulan yaşam hikâyesini toplumsal meseleler üzerinden en çok da aşk duygusunun insanları nasıl aciz bırakıp ihtirasa sevk ettiği üzerinden işlemeye çalıştığım son romanım. Aile kavramının içinin boşaltılmaması gerektiğine ayrıca dikkat çekmek istedim.
Kurgu, gerçeği gizlemem gereken yerlerde başvurduğum bir yöntem. Aslında bütün kitaplarımın satır aralarında hayatın ta kendisi, yani gerçekler gizli. Okurun geri dönüşlerde sorduğu sorular hikâyelerin içinde gözyaşlarım eşliğinde gizlediğim yerlerde saklı. Alev ve Kül romanımda özellikle edebiyat bölümü öğrencileri için oldukça fazla ipucu ve bilgi aktarımı var diye düşünüyorum. Tarihin içinde bir gezintiye çıkabilecekleri bir yolculuğa davet ediyorum onları.
Tahsin sadece bir roman kahramanı değil, toplumun aile yapısını ve doğduğu coğrafyanın kimliğini kişiliğinde parmak izi gibi barındıran bir örnek. Tahsin’in üzerine yüklediğim sorumluluk ve melankolik bir kimlik aslında insana dair kaybolmaya yüz tutmuş duyguların yaşamasına fırsat vermek üzere tasarlanmış gerçek ve kurgunun iç içe geçmiş bir sentezi diyebilirim. Tahsin duygularını mantığının önüne geçiren bir genç.Bu bağlamda sevgi arsızı değil sevgiye ihtiyacı olan bir genç, tıpkı Zonguldak gibi.
Liman arkasına gidiyoruz hepimiz, Tahsin gibi. Oradan dalgalara, kayalara bakınca insan daha iyi hissediyor Tahsin’in ezilmişliğini, küskünlüğünü, içine dönmesini. Bu saydığım yönleriyle biraz da şimdilerin Zonguldak’ı gibi değil mi Tahsin karakteri? Kabuğunu bir türlü kıramayan, kabuğunun içinde döne döne kendini tüketen…
Zonguldak benim için bir annenin çocuğu ya da bir aşığın partneri gibi. Uğruna birçok şairin şiirler yazdığı, ağıtlar yaktığı bir coğrafya. Yıllar önce bestelediğim ve öksüz olarak nitelendirdiğim Zonguldak Marşımızda olduğu gibi mağrur duruşuna dikkat çektiğimiz kara sevdamız Zonguldak.
Bu yüzden Zonguldak romanın içinde çokça acısıyla tatlısıyla, kederiyle, sahip çıkılamamış olmasıyla işlenmiş bir yaşam merkezi, bir yuva. Liman arkası ise özlem duyduğumuz, nefret ettiğimiz duygularımızın muhakemesini yaptığımız, hesaplaştığımız içsel mahkememiz. Yer ve mekânın ötesinde bir zorunluluk, uğrak yerimiz, görmeden ayak basmadan edemediğimiz bir alan.
Liman arkası, insanın yalnızlığına yoldaş bir başka yalnızlık adeta. Hem zenginliğimiz hem de yoksulluğumuz. Bu bir paradoks gibi gelebilir ama coğrafya dediğimiz yerler bizi kendilerine benzetir ve içinde barındırdığı tüm duygularıyla damarlarımızda gezinir ruhumuzu biçimlendirir. Bu tamamen benim hissettiğim duygular, herkeste aynı olmayabilir elbette.
Alev ve Kül’de olduğu için söylemiyorum ama aşk için hep olumsuzluklar geliyor aklımıza. Aragon’un şiiri bu durumun izahı mı? “Bir tek aşk yoktur acıya garketmesin / Bir tek aşk yoktur kalpte açmasın yara / Bir tek aşk yoktur iz bırakmasın insanda / Ve senden daha fazla değil vatan aşkı da / Bir tek aşk yok yaşayan gözyaşı dökmeksizin / Mutlu aşk yoktur ama / Böyledir ikimizin aşkı da” dizelerini, Alev ve Kül üzerinden nasıl değerlendirirsiniz?
Kavramların tanımları deneyimlenmiş gerçekliklerle olgunlaşıyor ve sonrasında tasdikleniyor diye düşünüyorum. Aragon, "mutlu aşk yoktur" söylemi ile aşkın ne denli sıradışılık taşıdığını dillendirmemiş midir zaten?Aşk,insana en çok yakışan duygu ancak aşk aynı zamanda çok acıtan ve çok yıpratan da. Kavuşmak aşkı beslemeye, sürekliliğini sağlamaya yetmiyor. Ayrıca kavuşmak vuslata ermek aşkı öldürüyorda olabilir. Alev ve Kül romanımda dile getirdiğim gibi aşk çok çabuk büyüsü altına girdiğimiz ve çok çabuk tükettiğimiz bir illüzyon.
Bu duyguyu, yani aşkı bir de insanın deli çağlarıyla eşleştirirsek birbirleriyle aşk üzerinden çatışmaya giren âşıkların ve cephelerin izini daha iyi sürebiliriz diye düşünüyorum. Attilâ İlhan'ın dediği gibi "ayrılıklarda sevdaya dair çünkü ayrılanlarhâlâ sevdalı", işte bu dizelerde olduğu gibi buyurun bir paradoks daha... Ayrıca aşkın çalmadığı kapı, girmediği baca yoktur diye düşünüyorum. Yıkık harabe gönüller aşk ve onun açtığı savaşın izlerini taşıyan yegânemekânlar bana göre.
Sadece Zonguldak’ın değil, Türk edebiyatının en özgün kalemlerinden olan İrfan Yalçın’la güzel bir anınızı anlatmıştınız ZOKEV’in düzenlediği söyleşide. Bir daha anlatır mısınız, hem bilmeyenler öğrenmiş olur hem de bu vesileyle İrfan Yalçın’ı yâd etmiş oluruz.
Bu sorunuz bana yazarlığımın bir çırak ya da kalfa konumunda olduğunu unutmamam gerektiğini bir kez daha hissettirdi, zira sorunuzun içinde Zonguldak edebiyatının yanısıra, Türk edebiyatının bir duayeninin adı geçiyor ve insan ister istemez bir saygı duruşu pozisyonuna alıyor.
Konuşmanın başına dönüyorum, yola koyulduğum günler ve bugün arasında bir mukayese yapacak olursam, yani kendi kişisel yolculuğumu analiz edecek olursam, emek olarak üstüne çok şey koyduğumu söyleyebilirim. Ama haddimi bilmek konusunda asla taviz vermem hele ki duayenler söz konusu ise.
Gelelim İrfan Yalçın ile tanışmamıza. Zonguldak İl Halk Kütüphanesinde her ay gerçekleştirilen bir edebiyat söyleşisinde tanıdım İrfan Yalçın hocamızı. Ölümün Ağzı ve Genelevde Yas romanları kendisine hayranlık duymama ve karşısında edebiyat söz konusu olduğunda aciz kalmama yetiyordu aslında.
Şiir ve roman üzerine bilirkişilerin deneyimlerini aktardığı yerel yazarların ya da şöyle diyelim hevesli ama acemi yazar adaylarının görünür olabilmek, bak ben de yazıyorum ben de yapıyorum diyebilmek için fırsat kolladığı etkinliklerdi benim açımdan. Nereden beslenebilirsem, orada alıyordum soluğu çünkü.
“Sizi çok etkileyen ailevi bir olayı şiir, öykü gibi kısa metinlerle anlatır mısınız?” demişlerdi ve ben anlatmaya gitmiştim. Toplantının moderatörü edebiyat öğretmenimiz, yabancı bir yazarın şiirini okumuş, akabinde şiirin ne kadar felsefi olduğunu İrfan Yalçın hocamıza kendinden emin bir şekilde tasdikletmek istemişti. İrfan Yalçın sözünü esirgemeden edebiyat öğretmenimize katılmadığını söylemiş ve tatlı sert bir üslup ile eleştirmişti şiiri. Oturduğum sandalyeye daha bir özgüvenle yerleşmiştim ne yalan söyleyeyim.Sadece yazar heveslileri değil, ünlü yazarlarda eleştiriliyordu.
Nasıl cesaret aldımsa bilemiyorum utana sıkıla, çekingen, ürkek herkesten sonra babama yazdığım bir şiirimi okumak istediğimi söylemiştim. Bu şiirimin içinde geçen "kıç" kelimesi için daha önceden bir etkinlik kapsamında eleştirilmiş, küçük çaplı bir kamuoyu yoklaması bile yapmışlardı. Sorun günlük hayatta kullanılan fakat argoya kaçtığı için hoş bulunmayan kelime yüzündendi. Kime göre, neye göre bilmiyorum ama beni tedirgin etmeye yetmişti. Oysa daha ağır argo kelimelerde kullanıyordum kitaplarımda, şiirlerimde. Yaşadığım acıyı, çocukluğumun travmalarını ifade edebilmek adına gerekliydi bütün bunlar bana göre.
İrfan Yalçın sözü evirip çevirmeden söyleyivermiş argonun hasını, ben de işte oradan cesaret almış ve şiirimi okumak istediğimi söylemiştim.Benim sahne sunumlarıma gelenler bilir ne adımı zikrederim ne de kolay kolay kendi şiirlerimi dillendiririm.Her zaman duayenlerin şiirlerine ses veririm.
Neyse şiirimi okumuş, boğazıma bir öküz oturmuşçasına ağlamakla rencide olmak arasında sıkışıp kalmıştım. Karşımda sözünü esirgemeyen bir edebiyatçı vardı. Taki İrfan Yalçın bana dönüp “Aferin, bir duygu bu kadar yalın ve samimi anlatılabilir!” diyene kadar. Beni alnımdan öpmüştü. Öğretmeninden azar işitmeyi beklerken övgü sözü duymak, en mutlu olduğum günlerden biriydi. O gün hem kırgınlıklarım geçmiş hem de daha bir azimle yazmaya ve üretmeye niyet etmiştim.
Zonguldak ve İrfan Yalçın’dan söz edilince Hamit Kalyoncu’yu anmadan geçemeyeceğim. “Deli kız” derdi bana ve zaman zaman över, bazende kızar, özellikle köşe yazılarımı aceleye getirdiğim için azarlardı beni. “Ama umutluyum senden,” derdi,“kendine has üslubun var, kelimelerin beni şaşırtıyor, çok çalış,” derdi. Saygıyla anıyorum her iki yazarımızı.
Eğrisiyle doğrusuyla nasıl değerlendiriyorsunuz Zonguldak’ın sanat camiasını?
Biz, emeğin başkenti olarak tanımlanan bir coğrafyanın çocuklarıyız, dolayısıyla emek verilen her iş kutsal bunun aksini iddia edemeyiz. Niteliği, niceliği tartışılabilir ama emeği yok sayamayız. Bizim coğrafyamızdaki en büyük sıkıntı birbirimizi hakir görmemiz diye düşünüyorum. Ustalar egolu, çıraklar ise olmadan olmak telaşında ama bütün bunlar var olmaya engel değil. Görmezden gelmek, küçümsemek, işbilmemekle ilgili değil aslında biraz kıskançlık birazda hazımsızlık.
Bunu Alev ve Kül romanımda Tahsin karakteri üzerinden de vermeye çalıştım. Sonuçta beslendiğimiz kaynak, damar aynı. Biz karaelmasın çocuklarıyız, bilmiyorsak öğreneceğiz, öğrenmişsek paylaşacağız. Birbirimizin üzerine basarak “Altında kalanın canı çıksın,” demeyeceğiz.
İlkokul mezunu olarak çıkardığım yedi kitap ve yüzün üzerinde beste ve güftesi bana ait şarkı çalışmalarımın yanında, ayrıca bu coğrafyada TRT’ye kabul edilmiş ilk kadın bestekâr olduğumun da altını çizmek istiyorum. “Yapamazsın, senden olmaz!” denilen birçok işte boynuz kulağı geçiyormuş.
Hele ki bütün bunların yanında anlatsam zaman yetmez dediğim, örselendiğim günlerin bir özetini gözden geçiriyor, bir akademinin sıralarında son düzlükte oturmanın haklı gururuyla söze devam ediyorum.
Kendimi geliştirebilmek adına kovulduğum kapılardan bacayı kullanarak girmişliğim çoktur, tıpkı yukarıda söz ettiğim aşk gibi. Ayrıca lirik ağırlıklı yazmam, aşka hemcinslerime nazaran biraz daha fazla dokunmam altında art niyetli gerekçeler aranmasına zemin yaratıyormuş gibi algılandı zaman zaman.
Önyargılarımızdan kurtulmadan birbirimizi anlamamız mümkün değil, yoksa görüyoruz ki güneş balçıkla sıvanmıyor!
Çalışkanlığınızın süreceğine kuşkum yok ama siz söyleyin lütfen, neler var sırada?
Ben hem hayatta hem okulum BEÜ’de iyi bir öğrenci, çalışkan ve üretken bir Türk kadınıyım. Bir anneyim, eşim ve babaanneyim. Kimbilir bu yüzden olsa gerek anaçlığım, cinsiyet ayırt etmeksizin Güzin Abla gibi sorunları olan herkese zaman ayırmam, onları tereddütsüz dinlemem elimin uzandığı her şeye ve her yere yetişmeye çalışmam bana artı misyon yüklüyor. Bunun yanında bir yazar olarak beni besliyor.Okulumda,hocalarımdan torunum yaşındaki öğrenci arkadaşlarıma kadar abla, hatta teyze olarak kabul edildim, bu inanılmaz bir duygu ve keyif.
Cümle biraz alçakgönüllülük içermiş olabilir ama ne yapalım ki öyle... Şaka... Sırada üniversite sürecimin bana verdiği ipuçları ve öğretileriyle akademiyide içine katarak yazmayı hayal ettiğim yeni kitaplar, yenişarkılar var. Belki yüksek lisans yapabilirim, buna neticede hak kazandım. Okulumda çok yakında güfte ve besteleri bana ait olan kendi şarkılarımla bir konser hayal ediyorum. Plan yapmaktan ziyade hayal kuruyorum bunun yanında, hayatın bize açacağı kapıları kaçırmamak istiyorum. Malum yıllar çok çabuk geçiyor, beklenmedik bir zamandabir var, bir yok olabiliyoruz...
Nice eserler diliyorum Selma Hanım.
Teşekkür ediyor, bu vesileyle tüm okurlarımıza tekrar sevgilerimi iletiyorum.