ORHAN ÖĞRETMENDEN DUYGUSAL VEDA MESAJI
Geçtiğimiz günlerde mesai arkadaşları ve öğrencileri tarafından yapılan törenle emekliye ayrılan Zonguldak İlkokulu öğretmeni Orhan Yılmaz, duygusal bir veda mesajı yayınladı.
İşte veda mesajını, “Giderken, her kalbe küçük bir sıcaklık, her zihne bir parça ışık bırakabilmiş olmanın huzuruyla gidiyorum” ifadeleriyle sonlandıran Orhan öğretmenin duygu yüklü satırları:
“Teşekkürler …
Tam 43 yıl, 5 ay ve 28 gün... Bu sadece takvimlerin toplamı değil; bir ömrün, binlerce umudun ve güzel ülkemin karlı / tozlu yollarından Zonguldak’ın sisli sabahlarına uzanan koca bir sevdanın çetelesidir. Benim yolculuğum, karlı dağların eteğinde , Ağrı / Patnos’un Kazlıgöl (Kazanbey) köyünde başladı. Süphan Dağının tüm heybeti camdan elimi uzatsam tutacakmışım gibi duruyordu karşımda . Henüz yolun başında, bir Cumhuriyet öğretmeni olmanın ağırlığını ve onurunu ruhuma kuşandım.
Sonra yollar yollara karıştı ; Boyabat’ın Sarıyer’inden Kastamonu’nun Kırışoğlu’na, Kastamonu/Seydiler’in Ercek köylerine kadar... Her durakta çocukların gözlerine bıraktım gülüşümü. Her köy kahvesinde bir babanın benden yana dileklerini , her kerpiç evde bir annenin ikram ettiği sıcak bir çayı azık ettim kendime.
Sislerin Ardında: Zonguldak
Nihayet geldim... Bir türlü ilkbaharlarının uğramadığı, gri sislerinden bazen gına getirdiğimiz, ama toprağının altı kadar üstü de cefakâr olan kentime; Zonguldak’a... Merkez ilçede kapısını çalmadığım okul, tahtasına tebeşir vurmadığım sınıf, yüreğine dokunmadığım kademe kalmadı. Ve finali, yaklaşık dört yıldır gözlerinin içine bakarak büyüttüğüm, evladım bildiğim o son sınıfımla yaptım. Vedalaşırken dökülen o sel gibi gözyaşları, aslında 43 yıllık bir birikmişliğin son damlalarıydı.
Gölköy’ün Işığı: Babam Sadık Yılmaz
Eğitimci olmak benim için bir meslek değil, bir miras davasıydı. 1948 yılı Gölköy Köy Enstitüsü mezunu olan babam Sadık Yılmaz’ı bu topraklarda tanımayan yoktur. Bartın ve Karabük henüz Zonguldak’ın birer ilçesiyken, o elinde çantası, yüreğinde vatan aşkıyla İlköğretim Müfettişi olarak gitmediği köy, uğramadığı mezra bırakmamıştı.
Pazartesi sabahları yola çıkar, cuma akşamları dönerdi. Bazen yorgunluktan, bazen gördüğü eksiklerin kederinden suratı asık olurdu; biz çocuklar "aman babamın tadı yok" der, yanına yanaşmaya çekinirdik. Oysa o somurtkanlığın ardında, bir dağ köyündeki okulun çatısının akması ya da bir çocuğun çorabının delik olması yatarmış, çok sonra anladım.
Annemin Perde Arkasındaki Sırrı
Ben bizi hep 5 kardeş sanırdım. Gerçeği, annemi tedavi için getirdiğim Ankara İbn-i Sina Hastanesi’nin o soğuk koridorlarında, odanın içini ikiye bölen koca bir perdenin ardında öğrendim. Annem, sağlık çalışanının sorularına o beyaz perdenin arkasından cevap verirken, aslında bir kadının sessizce neleri göğüslediğini de itiraf ediyordu:
"5 yaşayan, 3 kürtaj, iki de düşük..."
Annem , benim odadan çıktığımızı sanıyordu. Perde gerisinde fısıldanan bu "özel hayat", aslında bir annenin kaç kez canından can koptuğunun dökümüydü. Zonguldak’a dönüş yolunda ona şakayla karışık "Anne, hiç boş durmamışsınız" dediğimde bana nasıl kızdığını, o sessiz öfkesiyle Zonguldak tabelasını görene dek benimle konuşmadığını her hatırladığımda hem gülümser hem de çilekeş kadınlara derin bir saygı duyarım.
Bir Öğretmenden Fazlası Olmak
Annem ve babam gibi, ben de çocukları evrensel bir aşkla sevdim. Her sabah erkenden okula gitmemin sebebi, sadece derse hazırlık değildi; onlarla iki kelime etmek, saçlarını okşamak, o küçücük omuzlarına güven aşılamaktı. Kantin önünde cüzdanı boş olduğu için arkadaşlarına gıptayla bakan o masum çocukları gördüğümde ciğerim yanardı. Onlara ufak bir çikolata, bir poğaça alıp gözlerindeki o ışığı seyretmek, benim için dünyanın en büyük servetiydi.
Belki de bu yüzden, veda vakti gelip çattığında Zonguldak’ın o meşhur yağmurları gibi gözyaşı döküldü . 43 yılın sonunda arkama baktığımda; sadece emekli bir öğretmen değil, binlerce çocuğun hayatına dokunmuş, bir babanın mirasını lekeletmemiş ve bir annenin sabrını kuşanmış bir "insan" görüyorum.
Sevgiden Başka Mirasım Yoktur
Tam 43 yıl, 5 ay ve 28 gün süren o uzun, ince ve yorucu yolun son durağına geldim. Takvimler 09 Mayıs 2026’yı gösterirken, arkama baktığımda gördüğüm tek şey, sadece geçip giden yıllar değil; bir kalpten diğerlerine kurulmuş o kopmaz bağlardır
Yolculuğum Ağrı Patnos’un Kazlıgöl köyünde, bir umutla başlamıştı. Boyabat’ın Sarıyer’inden Kastamonu’nun Kırışoğlu’na, Seydiler’in Ercek köyüne kadar ülkemin tozunu yuttum, suyunu içtim. Ve sonunda , o meşhur gri bulutlarıyla bizi bazen dert sahibi eden ama havası gibi insanı da mert olan kentime, Zonguldak’ıma demir attım. Bu şehirde nerdeyse girmediğim okul, vekil öğretmenlik, müdür yardımcılığı ve okul müdürlüğü gibi hiçbir kademe kalmadı. Son beş yılımı verdiğim Zonguldak İlkokulunda , dört yıldır gözlerinin içine bakarak büyüttüğüm sınıfımla finali yaparken, aslında kendime ait bir devrin de perdesini kapatıyordum.
Bir Enstitü Ruhunun Mirasçısı
Ben bu mesleği babamdan, 1948 yılı Gölköy Köy Enstitüsü mezunu Sadık Yılmaz’dan öğrendim. Bartın ve Karabük henüz Zonguldak’ın ilçeleriyken, o elinde müfettiş çantasıyla ayak basmadık köy bırakmazdı. Pazartesi sabahları evden çıkışını, cuma akşamları yorgun argın dönüşünü hatırlarım. Bazen omuzlarındaki memleket yükünden yüzü asık olurdu, biz çocukları yanına pek yanaşamazdık. Ama bilirdik ki o asık suratın altında, bir köy okulunun eksik kalan kiremitleri ya da bir çocuğa ait keder vardı.
Annemin o sessiz çilesini ise yıllar sonra bir hastane perdesinin ardında öğrendim. Ben “ 5 kardeş” olduğumuzu sanırken, perdenin gerisindeki annemden gelen o ; "5 yaşayan, 3 kürtaj, iki de düşük" fısıltısı , bir kadının kaç hayata can verdiğini ama kaçını toprağa sessizce gömdüğünü fısıldıyordu bana. O gün yolda bana kızsa da, annemden sabretmeyi, babamdan ise dik durmayı öğrendim.
"Anılar Para Etmez Ama..."
Bugün kendi çocuklarıma bırakabileceğim tapularım, banka hesaplarım yok. Bundan bir an olsun gocunmuyorum. Çünkü biliyorum ki veda günüme şahitlik ederken edindikleri anılar , onlara bırakacağım en büyük mirastır.
Gerçi benim anılarım para etmez: ama benim dünyamda zaten para etmeyen şeyler, benim için her zaman en değerlileridir.
Kantin önünde sırasını bekleyen, cebi boş olduğu için raflara gıptayla bakan o masum çocuğun elinden tutmanın, ona bir poğaça alıp saçını okşamanın verdiği o eşsiz huzuru hangi maddi güç satın alabilir? Ben çocukları sadece sevmedim; onlara dokunmayı, onlarla erkenden okul koridorlarında dertleşmeyi, hayatı bölüşmeyi sevdim.
Veda ederken dökülen o her damla gözyaşı, o sımsıcak sarılışlar ve "öğretmenim gitme" diyen o titrek sesler... Herkese nasip olmayacak bu sıcak uğurlama için hepinize binlerce kez teşekkür ederim. Giderken, her kalbe küçük bir sıcaklık, her zihne bir parça ışık bırakabilmiş olmanın huzuruyla gidiyorum.
Gözyaşlarınız, 43 yılın yorgunluğunu yıkayıp götürdü benden . Hakkınızı helal edin...13.05.2026
Orhan YILMAZ
Emekli Öğretmen”