HER KİM ULUKAYA ŞELALESİNDEN BİR YUDUM SU İÇERSE, BİR MENDİL ISLATIRSA YA DA YÜZÜNÜ YIKARSA DİYOR MİTOLOJİK HİKAYESİ
Doğal güzelliklerin bir diğer buluştuğu alan şelaleler. Suların dike yakın yükseklikten dökülerek aktığı böyle bir yerdeyiz. Akarsuların ve yer şekillerinin oluşturduğu şelalelere de ev sahipliği yapıyor Bartın diğer doğa güzelliklerine ev sahipliği yaptığı gibi. Bedeninize ve ruhunuza verilebilecek en güzel mola. Kattığı enerjisi de bambaşka.

Bartın’ın şalelerinden biri olan Ulukaya Şelalesi de ismini almış olduğu Ulukaya Köyü’nde. Ulus ilçesi merkezine yaklaşık 17 kilometre uzaklıkta bulunan, Küre Dağları Milli Parkı sınırları içinde yer alan, yaklaşık 25 metrelik yükseklikten ve 1-1,5 metre derinliğinde bir dev kazanına dökülen Şelale, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 13.11.1998 gün ve 6015 sayılı kararı ile “Doğal Sit Alanı” ilan edilmiş.

Bartın’dan Ulus ilçesinden Ulukaya Şelalesine giderken yeşilin her bir tonu, o yeşilliklerin arasındaki köyler ve çimenlerle, çiçeklerle bezenmiş toprak selamlıyor sizi.
Girişte şelalenin gölet oluşturup küçük bir çağlayan gibi aktığı yerde ulu bir ağacın altında birkaç masaya eşlik eden ahşap sandalyeler, o eşsiz manzarayı oturarak seyretmeye davet ediyor. Temiz havasını soluyorsunuz sağlığınızı beslercesine. Ağaçların arasından süzülerek gelen güneşin ışıklarıyla parlıyor göletin suyu. Dağın zirvesinden eteğine doğru esen hafif bir rüzgar, ağaçların yapraklarını dans ettirmekte. Dallarındaki kuşların cıvıltıları, etrafta uçuşan kelebekler, ileride bir köy bahçesi insana huzur veren bir tablo. O ulu ağacın altında devamlı akan bir kaynak suyu. Kaynak suyun yanında bir kuzene, kuzinenin üstünde bir çaydanlık. Su çaydanlığın içinde yerini almış. El açması gözleme sininin içinde sanki göz kırpıyor. Burası meşhur gözlemecinin yeri. Şelale yürüyüşüne başlamadan önce böyle bir ortamda çayları yudumlarken sizi etkileyen o güzel manzaranın tadı taçlandırıyor ruhunuzu. Yaşamın bir parçası olduğunuzu duyumsuyorsunuz.

Ruhunuzu o güzel tablonun karşısında taçlandırdıktan sonra şelaleye ulaşmak üzere kanyonun girişine ilerliyorsunuz.

Kısa bir süre sonra şelaleye ulaşıyorsunuz. Şelalenin coşkulu akışını seyre dalıyor, döküldüğü dev kazanındaki o suların coşkusuna odaklanıyorsunuz.

Yüksek kayaların arasında yürümeye başlıyorsunuz. Yürüyüş sırasında taşların kayaların görkemli güzelliği, taşların aldığı şekiller ve sularla bütünleşmesi.



Kanyon boyunca ulu kayanın altında ilerliyorsunuz. İleride patika yolun kayaların arasından kıvrıldığını görüyorsunuz. Sanki bir gizem sizi oraya çekiyor, patikayı takip ediyorsunuz.



Kıvrıldığı yerdeki alana geldiğinizde muhteşem gizlenmiş bir bahçe çıkıyor sanki karşınıza. Ağaçların arasından süzülen ışınlar çimenlerin üzerinde, taşlarla çevrili çayın üzerinde. Doğanın gücünün, güzelliğinin yansımaları başka bir huzurla tanıştırıyor sizi.



Mitoloji sözlü kültürün en önemli unsurlarından biri. Mitolojik hikayeler, insanların yaşam, ölüm, aşk, nefret, kıskançlık, güç, adalet ve daha pek çok konuda düşündüklerini ve hissettiklerini yansıtmakta. Mitolojiyi sözlü olarak aktarılan hikayeler oluşturmakta ve bu hikayelerle birer efsaneye dönüşen karakterler bulunmakta.
Çoğu hikayeler de aşk duygusundan beslenmekte. Mitolojik aşk hikayelerinde de birbirinden farklı ve bir sürü aşk hikayesi bulunmakta. Ulukaya Şelalesi ile ilgili de anlatılan mitolojik bir hikâye bulunmakta ve karakterlerimizi de Selamnos ve Hera oluşturmakta.
Ulusal ve uluslararası camiada” Aşk Acısını Dindiren Şelale” olarak ün salan Ulukaya Şelalesi ile ilgili mitolojik hikaye (http://ulus.gov.tr/ulukaya-selalesi);
Selamnos bir doksan beş boyunda iri kaslı, iri vücutlu, yeşil gözlü yakışıklı bir delikanlıdır. O küçük yaştan beri, koyunları ve keçileri dağlarda otlatarak yaşamını sürdürüyordu. Hera ise yaratılırken Tanrı’nın biraz özen göstermesinden olsa gerek; mavi gözlü, uzun ve sarı saçlı, süt beyaz ten özellikleriyle, yöredeki delikanlıların iç geçirdiği bir genç kızdır. Günlerinin çoğu ormanda geçerdi. Babası ile birlikte yaşayan Hera, ormana; reçine, papatya, nergis ve ıhlamur toplamaya giderdi. Bir gün Selamnos ve Hera, derelerin çağıldayarak aktığı, güneşin ağaçların arasına girmekte zorlandığı ve orman güllerinin kızıl bir renk oluşturduğu dağın bir kesitinde karşılaşırlar. Öyle bir karşılaşma ki, Hera ve Selamnos birbirlerinin gözleri içerisinde adeta sörf yapmaya başlarlar. Bir, iki, üç buluşma derken neticede bir aşk doğar. Bu aşk seli büyür gider. Ulukaya’dan Drahna’ya ve oradan da Paflagonya’ ya sığmaz olur. Sonuçta Hera’nın ailesi pek istemese de evliliğe karar verilir. İlerleyen süreçte muhteşem bir düğün yapılır. Anlatılanlara göre; düğün giysileri gerek Hera’ya ve gerekse Selamnos’a oldukça yakışır. Selamnos’un delikanlılığı iyice ortaya çıkarken, beyaz gelinlikler içindeki Hera bir melek görünümüne bürünür. İşte böyle bir düğünle dünya evine girerler. Evliliğin ilk yıllarında çift mutluluğu doyasıya yaşamaya başlar. Ne var ki, aniden bir rahatsızlık vuku bulur ve eşlerden Selamnos yatağa düşer. Sebebi anlaşılamamıştır bu hastalığın. Birçokları nazara bağlar. Kocakarı ilaçları yapıp getirenler olmuştur. Ama hepsi boş… Günler, haftalar ve seneler su gibi akıp gider. Koskoca delikanlı zaman içeresinde erir. O iri kaslı, iri vücutlu Selamnos gitmiş, yerine zayıf çelimsiz biri gelmiştir. Dahası çok çirkin bir hale de bürünmüştür. Hera nedeni anlaşılamayan bir tavır içeresine girer. O artık seven kadın değil, kocasından ve hayattan nefret eden biri haline gelir. Bu durumu duyan herkes, çıldırır. “Olamaz” dedirtir. Bundan böyle onun yeni adı “Nankör Hera” olur. Nankör Hera, kocasına manevi destek vereceğine, ondan kaçmaya başlar...
Durdurulamayan zamanını içinde, düşündeki bütün çıkışlar kapanmıştır Selamnos’un. Yaşamak artık bir hiçtir. Bulabildiği tek çözüm intihar etmektir. Kendine ait zamanı durdurmaya karar verir. Eylemini gerçekleştirmek için bir mekân olmalıdır. Birkaç yer aklından geçse de hemen karar veremez. Öyle bir yer bulmalı ki, atladığında geriye dönüş olmasın… Öyle bir yer bulmalı ki direkt ölüme gitsin. Bu tariflere uyan bir yer aklına gelir. İşte orası Ulukaya’dır. Sabahleyin yatağından kalkıp penceresinden son defa derin bir nefes alarak, yaşamının geçtiği yerlere doya doya bakar. Güzel elbiselerini giyer. Kapısını kilitleyip yola koyulur. Nefes nefese Ulukaya’nın zirvesine çıkar. Yankı yapan dağlara “Heraaaaaaa…” diye seslenir. “Heraaaaaaa… Sesleri kayalara çarpıp geri geldikçe inadına bağırır… Bir defa daha… Bir kez daha derken Hera’nın masum yüzünün hayaliyle boşluğa bırakır kendini… Aşk Tanrıçası Eros başlangıçtan bu yana müdahale etmemiştir olaya. Göz pınarlarını dolduran facianın böyle sonuçlanmasını istememektedir. Onun için Selamnos’un bedenini, yere değer değmez akıp giden yeraltı suyuna ve ardından şelale şekline dönüştürür. Su şekline de gelse değişen bir şey yoktur Selamnos’ta. Yine başını taştan taşa vurarak akıp gider Karadeniz’e doğru. Ulus Dağları, Ulus Ovaları aşk feryatlarını almaz olur. Börtü böcek de bu ağlayışa katılır. Tanrıça Eros olayın sonlanması konusunda çözümler arar. Birilerine sorar. Diğer tanrılara danışır. Neticede Selamnos’un ıstırabını azaltmak için Ulukaya’ya bir kutsiyet verilir. Kutsamaya göre; her kim Ulukaya şelalesinden bir yudum su içerse, bir mendil ıslatırsa ya da yüzünü yıkarsa, Selamnos’un acılarının azalmasına sebep olacaktır. Bunun yanında su içen, mendil ıslatan ve yüzünü yıkayanlar, içlerinde gizemli kalmış ve tutsak oldukları sevgi kırıntılarından arınırlar. Böylece, Ulukaya'nın bu kutsiyeti Selamnos'un acılarını dindirecektir.
HABER : Nurdan Par Aslan

















