Kitapların bizi diğer hayatlarla tanıştırıp başka dünyalara götürdüğü söylense de ben okudukça tam tersini düşünüyorum: Hepimiz öyle ya da böyle aynı hayatı yaşıyoruz galiba. Neredeyse tüm kitaplarda bir karakterle özdeşlik kuruyor, olayların bir köşesinde kendimi buluyor, atmosferinin içinde kayboluyorum çünkü. Dünyanın bütün devrimlerine yardım yataklık yapmaya teşne, tüm düşbazlar gibi “Zomguldak” kolunun da kişi başına düşen düş miktarını çoğaltan Sezai Sarıoğlu’nun önsözünde, “Tarihin ‘soluklanma taşına’ oturmuş ut çalıp şarkı söylerken yazmış,” dediği Şenol Morgül’ün “Hep O Şarkılar Geliyor Aklıma” kitabını okurken de aynı duyguya kapıldım. Yer yer kahkahalarla gülüp bazı sayfalarını gözlerim dolarak okuduğum kitap, 1970’lerin Rize’sinde değil de Zonguldak’ında geçiyordu sanki. Ya da ben o yıllarda Rize’deydim de orada okuduğum onca kitap, biriktirdiğim binlerce hikâyenin ardından madenkeşlik yapmaya Zonguldak’a geldim…ÖZVERİNİN CİSİMLEŞMİŞ SURETİ
Sezai Sarıoğlu ile birlikte “devrimci bir derviş” olarak elinde uduyla diyar diyar dolaşan Şenol Morgül, tekmil Karadeniz gibi Zonguldak kolunun da kıymetlisidir. Çağrımıza kulak vermiş, defalarca koşup kentimize gelmiş bir dayanışma ehli, kırmızı bezlere sarı boyayla yazdığımız sloganları şarkılara tahvil etmeyi beceren bir çalgı ustasıdır. Özverinin cisimleşmiş suretidir en çok da. Devrime kendi gibi çırak yazılanlardan biri ıslık çalmış da eyleme çağırmış gibi koşa koşa gittiği her yerde, inancı diri tutan şarkılar söyler. Ayağının bastığı her yer eylem alanıdır onun için; yaptığı her sohbet, okuduğu her şiir, söylediği her şarkı devrime dairdir. Kendisine ilahi varidatın gelmesini bekleyen her keşiş gibi, her dem aşk ve iştiyak sarhoşluğu içinde, gafletten fani, marşlarla bakidir. Eee, “devrimci derviş” olmak kolay değil; sosyalist ahlakla ahlaklanmış olmak gerekiyor en başta. Devrimin hikmetini bilip onunla halk arasında köprüler kurmayı becermek gerekiyor. Öznel ve nesnel şartlarının oluşması için cismani ya da ruhani gece gündüz sıdk içinde çalışmak gerekiyor. Kendi varlığından geçip çoklukta birliğe ulaşmak, devrimin bizzat kendisi olmak gerekiyor dahası da. Şahidiyim, Şenol Morgül, o mertebeye ulaşmak için vecd içinde çabalıyor yıllardır. Onca gayret yetmemiş olmalı ki 1970’lerdeki duvar yazılamalarından mülhem, tutup bir de kitap yazıyor…HEPİMİZ BİR BÜTÜNÜN AYRILAMAZ, AYRILMASI DAHİ TEKLİF EDİLEMEZ PARÇASIYIZ
Yoğun duygular içinde okuduğumu bitirdiğimde beni en çok saran “Asla yalnız değilim” hissi oldu. Karadeniz’in en doğusundan anlatılan hikâyelerin zamanı ve mekânı aşan "kolektif ruhu" ulu bir çınar olarak yeşerdi içimde. Hep aynı hayatı yaşıyormuşuz meğer. Gerçekten öyle; farklı fraksiyondan da olsa benden kilometrelerce uzakta devrim düşleri kuran bir “Goşist” ile aynı zamanlarda, aynı marşlarla heyecanlanıp aynı kitapların altını çizmiş, aynı alıntıları ezber etmişiz. O vakitlerde tanışsak beni defterine “TKP’li Revizyonist” diye kaydedip şerh düşecek olsa da, tıpkı fraksiyonlar gibi “Rize’nin Uşağu” ile “Zonguldak’ın Gıvırcığı” arasındaki kültürel ve coğrafi fark da kaybolup gitmiş. Sosyalizm ortak paydasında birleşenler olarak hepimiz bir bütünün ayrılamaz, ayrılması dahi teklif edilemez bir parçasıymışız da haberimiz yokmuş. Kendimizi rakip zannediyorduk, aynı yıllarda faşizme karşı aynı mücadeleyi verip, işçi sınıfı iktidarı için alın ve ecel teri dökerken, hayata aynı estetik ve etik pencereden bakmışız oysa. Okuduğumuz kitaplar, ezberlediğimiz alıntılar, dinlediğimiz şarkılar, söylediğimiz marşlar, ismini duyunca önümüzü ilikleyip yürek duruşuna geçtiğimiz şairler bile birbiriyle tıpkıbasım resmen.BOŞUNA ÇEKİLMEDİ BUNCA ACILAR
Başka bir şey daha var. Şenol Morgül geçmişimize bakarken zaman zaman “Akıntıya boşuna mı yürek çektik?” cümlesiyle çengellenen nida işaretlerini de siliyor kafamızdan. Okudukça anlıyorsunuz ki o mücadele dolu günler; hayatımızın, çıkarılsa büyük bir boşluğa dönüşecek anlamını da oluşturuyor. Bizi biz yaptı her şeyden önce; kimliğimizi, kişiliğimizi ve ruhumuzu oluşturdu. Daha ne yapsın? Morgül’ün cenk günlerimizi tüm canlılığı, neşesi, hınzırlığı ve yürek yakan hüznüyle anlattığı kitabı okurken “Boşuna çekilmedi bunca acılar” diyor, yarına daha bir umutla bakıyorsunuz. Edebiyat yapma iddiasından tümüyle uzak olan kitap, içten cümleleriyle dünü anlatırken yarına dair ipuçları da veriyor. Kitaptaki bir alıntıyla tamamlayayım yazıyı. O yılların Rize’sinde herkesin gittiği bir adres olan Halkevi’nde, devrimci Yol’cularla TKP üzerine bir tartışma yapılır. Kurtuluş’çuların sözcüsü Morgül’dür. Yerden yere vurur TKP’yi; ne reformistliğini ne oportünistliğini bırakır. Kürsüden iner, 1951-54 TKP tevkifatlarında hapis yatmış, eskimeyen tüfek Yusuf Ziya Örün’ün yanına gider. “Nasıldım?” der. Hiç unutamayacağı bir cevap alır Örün’den: “Biz o gada da kötü değilduk uşağum…” O bilgelik dolu cümle sol mücadele tarihinin özetidir bence: Evet, çok kırmızı yanlışımız, sayılmayacak kadar hatamız oldu. Evet, hayatı zehrettik kendimize, pek çok arkadaşımızı bayram yerine gider gibi gönderdik idam sehpasına. Hayatın kitaplarda yazılan gibi olmadığını geç anladık biraz, heveslerimize kapılıp çocukça işler yaptık. Boyumuzdan büyük işlere kalkıştık, ne kadar duvara toslasak da vazgeçmedik iddiamızdan. Ama o kadar da kötü değildik yahu…
Sezai Sarıoğlu ile birlikte “devrimci bir derviş” olarak elinde uduyla diyar diyar dolaşan Şenol Morgül, tekmil Karadeniz gibi Zonguldak kolunun da kıymetlisidir. Çağrımıza kulak vermiş, defalarca koşup kentimize gelmiş bir dayanışma ehli, kırmızı bezlere sarı boyayla yazdığımız sloganları şarkılara tahvil etmeyi beceren bir çalgı ustasıdır. Özverinin cisimleşmiş suretidir en çok da. Devrime kendi gibi çırak yazılanlardan biri ıslık çalmış da eyleme çağırmış gibi koşa koşa gittiği her yerde, inancı diri tutan şarkılar söyler. Ayağının bastığı her yer eylem alanıdır onun için; yaptığı her sohbet, okuduğu her şiir, söylediği her şarkı devrime dairdir. Kendisine ilahi varidatın gelmesini bekleyen her keşiş gibi, her dem aşk ve iştiyak sarhoşluğu içinde, gafletten fani, marşlarla bakidir. Eee, “devrimci derviş” olmak kolay değil; sosyalist ahlakla ahlaklanmış olmak gerekiyor en başta. Devrimin hikmetini bilip onunla halk arasında köprüler kurmayı becermek gerekiyor. Öznel ve nesnel şartlarının oluşması için cismani ya da ruhani gece gündüz sıdk içinde çalışmak gerekiyor. Kendi varlığından geçip çoklukta birliğe ulaşmak, devrimin bizzat kendisi olmak gerekiyor dahası da. Şahidiyim, Şenol Morgül, o mertebeye ulaşmak için vecd içinde çabalıyor yıllardır. Onca gayret yetmemiş olmalı ki 1970’lerdeki duvar yazılamalarından mülhem, tutup bir de kitap yazıyor…HEPİMİZ BİR BÜTÜNÜN AYRILAMAZ, AYRILMASI DAHİ TEKLİF EDİLEMEZ PARÇASIYIZ
Yoğun duygular içinde okuduğumu bitirdiğimde beni en çok saran “Asla yalnız değilim” hissi oldu. Karadeniz’in en doğusundan anlatılan hikâyelerin zamanı ve mekânı aşan "kolektif ruhu" ulu bir çınar olarak yeşerdi içimde. Hep aynı hayatı yaşıyormuşuz meğer. Gerçekten öyle; farklı fraksiyondan da olsa benden kilometrelerce uzakta devrim düşleri kuran bir “Goşist” ile aynı zamanlarda, aynı marşlarla heyecanlanıp aynı kitapların altını çizmiş, aynı alıntıları ezber etmişiz. O vakitlerde tanışsak beni defterine “TKP’li Revizyonist” diye kaydedip şerh düşecek olsa da, tıpkı fraksiyonlar gibi “Rize’nin Uşağu” ile “Zonguldak’ın Gıvırcığı” arasındaki kültürel ve coğrafi fark da kaybolup gitmiş. Sosyalizm ortak paydasında birleşenler olarak hepimiz bir bütünün ayrılamaz, ayrılması dahi teklif edilemez bir parçasıymışız da haberimiz yokmuş. Kendimizi rakip zannediyorduk, aynı yıllarda faşizme karşı aynı mücadeleyi verip, işçi sınıfı iktidarı için alın ve ecel teri dökerken, hayata aynı estetik ve etik pencereden bakmışız oysa. Okuduğumuz kitaplar, ezberlediğimiz alıntılar, dinlediğimiz şarkılar, söylediğimiz marşlar, ismini duyunca önümüzü ilikleyip yürek duruşuna geçtiğimiz şairler bile birbiriyle tıpkıbasım resmen.BOŞUNA ÇEKİLMEDİ BUNCA ACILAR
Başka bir şey daha var. Şenol Morgül geçmişimize bakarken zaman zaman “Akıntıya boşuna mı yürek çektik?” cümlesiyle çengellenen nida işaretlerini de siliyor kafamızdan. Okudukça anlıyorsunuz ki o mücadele dolu günler; hayatımızın, çıkarılsa büyük bir boşluğa dönüşecek anlamını da oluşturuyor. Bizi biz yaptı her şeyden önce; kimliğimizi, kişiliğimizi ve ruhumuzu oluşturdu. Daha ne yapsın? Morgül’ün cenk günlerimizi tüm canlılığı, neşesi, hınzırlığı ve yürek yakan hüznüyle anlattığı kitabı okurken “Boşuna çekilmedi bunca acılar” diyor, yarına daha bir umutla bakıyorsunuz. Edebiyat yapma iddiasından tümüyle uzak olan kitap, içten cümleleriyle dünü anlatırken yarına dair ipuçları da veriyor. Kitaptaki bir alıntıyla tamamlayayım yazıyı. O yılların Rize’sinde herkesin gittiği bir adres olan Halkevi’nde, devrimci Yol’cularla TKP üzerine bir tartışma yapılır. Kurtuluş’çuların sözcüsü Morgül’dür. Yerden yere vurur TKP’yi; ne reformistliğini ne oportünistliğini bırakır. Kürsüden iner, 1951-54 TKP tevkifatlarında hapis yatmış, eskimeyen tüfek Yusuf Ziya Örün’ün yanına gider. “Nasıldım?” der. Hiç unutamayacağı bir cevap alır Örün’den: “Biz o gada da kötü değilduk uşağum…” O bilgelik dolu cümle sol mücadele tarihinin özetidir bence: Evet, çok kırmızı yanlışımız, sayılmayacak kadar hatamız oldu. Evet, hayatı zehrettik kendimize, pek çok arkadaşımızı bayram yerine gider gibi gönderdik idam sehpasına. Hayatın kitaplarda yazılan gibi olmadığını geç anladık biraz, heveslerimize kapılıp çocukça işler yaptık. Boyumuzdan büyük işlere kalkıştık, ne kadar duvara toslasak da vazgeçmedik iddiamızdan. Ama o kadar da kötü değildik yahu…














