Fotoğrafçılık, acentelik, gazetecilik, spor yöneticiliği, idare amirliği gibi birçok işi bir arada
yürüten Tunca Par’ la tanıştığımızda kendini “Zonguldakspor sahasında kırmızı kart gören ilk gazeteci”olarak tanıttı.
Bu çarpıcı ifade Tunca Par’ ı daha fazla tanımamız gerektiğini gösterdi.
-Tunca Bey merhaba.
-Merhaba.
-Sizi daha fazla tanımak istiyoruz.
-Bartın doğumluyum, 5 yaşında ailece Kilimli’ye taşındık. 82 yıldan beri burada yaşıyorum.
-Tunca sık duyulan bir isim değil, bu ismi nasıl aldınız.
-Beni doğurtan ebe Romanya’dan göçmen gelmiş. Tunca Nehri’nin olduğu yerde oturuyormuş, benim ismimi o koymuş.
-Okul hayatınızı anlatırmısınız.
-İlkokulu Kilimli’de okudum, sonra Zonguldak Erkek Sanat okuluna geçtim. Maden Bölümü’nü pek isteyen yoktu, benden bir sene önce gelmiş Seyfi Kaptan isminde birisi vardı. O bana beraber Maden Bölümü’ne geçelim dedi. Eskiden üç ayda bir dersler değişiyordu. Tesviye, torna, demirhane atölyelerinde pratik eğitim alırken, haftanın üç günü de maden dersleri alıyorduk.
Burada okurken Asya Gribi diye bir şey çıktı. O zaman temrin adı verilen dönem ödevimi yaptım ancak öğretmene gösteremeden rahatsızlanıp hastaneye yattım. Benim temrinim okuldaki dolabımda kilitli bulunuyordu. Bir ay sonra okula geldim, baktım herkes sıralanmış, temrinlerini gösterip sınıf geçecek. Benim dolap kırılmış içinde hiçbir şey yok. Durumu hocaya söyledim kabul etmedi; “Ben anlamam, getirmezsen sınıfta kalırsın, aynı zamanda da Disiplin Kurulu’na veririm” dedi. Temrinin üzerine gizli bir işaret yapmıştım. Baktım birisinde gördüm, bi kaptım elinden; “Bu benim temrinim sen bunu nerden aldın”. Bana bi tane vurdu, sırtüstü gittim başım betona vurdu. Elimde temrinle kalktım başına doğru bi vurdum. Cırt etti, kan fırladı. Baktım cam açık, aşağı atladım doğru Bartın’a gittim. Hısım akrabaların yanında bir buçuk ay kaldıktan sonra Zonguldak’a döndüm, bu şekilde de okulu bıraktım.
-Gazeteciliğe nasıl başladınız.
-Çatalağzı’nda benim fotoğrafhanem vardı. Aynı zamanda E.K.İ. ‘de çalışıyordum. Zonguldak mahalli gazetelerinde yazı yazan Mevlût Kayhan diye biri vardı. Ben de bundan esinlenerek, Sabah Gazetesi’nde gördüğüm “muhabir aranıyor” ilanına baş vurdum. Müracaatım kabul edildi, gazete muhabir kimliğimi gönderdi. Başladım haber toplamaya. Maden işçisinin bir günlük hayatını anlatan fotoğraflarla destekli yazılarım bir ay boyunca Sabah Gazetesi’nde yayınlandı. Bu yazılardan sonra Hürriyet, Milliyet, Bizim Anadolu, Son gazeteleri ve Ziraat-Ekonomi, Kırlangıç, Karadeniz mecmuaları benden haber istediler.
Hakemden kırmızı kart gören Tunca Par Zonguldak Şehir Stadı’nda

-Acentelik işi nasıl oldu.
-Kilimli’de 13-14 yaşlarında idim, kayığım vardı. Atiktim, en büyük denizde çıkar yüzerdim. Zonguldak’ta İngilizce tercümanlık yapan Aydın Toraman, seni acente şefi yapalım dedi. Gemici Cüzdanı çıkardıktan sonra, beni Turgut Güneri’nin sahibi olduğu Zihni Denizcilik Acentası’na götürdü. Görevim Kilimli açıklarına gelen Finlandiya gemilerine kayıkla yiyecek taşımak ve karaya çıkıp gezmek isteyenleri dolaştırmaktı. Gemi başına 10 lira alıyordum. O zamanlar ocaklarda işçi yevmiyesi 2,5 lira idi. Turgut Bey deniz olduğu zaman beni Zonguldak’a çağırıyordu. Görevim 5-6 yaşlarındaki oğlu Asaf’a İngilizce, matematik öğretmek ve onu gezdirmekti. Asker gidene kadar onlarla çalıştım.
-Zonguldak Spor’un kuruluşu ne şekilde gerçekleşti.
-Sabah Gazetesi’nde bir yazı okudum; “Orhan Şeref Apak Futbol Federasyonu Başkanı oldu”. On gün sonra bir gazetede ilân çıktı; “Türkiye çapında 2. Ligde futbol oynayabilecek kulüpler müracaat etsin”. Hemen Sendika’da görevli Kemal Yıldırım’ın yanına gittim. Konuyu açtım, gazeteyi gösterdim. Hemen Sendika Başkanı ile bir araya geldik. Dediler; “bize antrenör lazım”. Dedim; “ Nezahat öğretmenin beyi Selahattin Tetik Ankara’da antrenörlük yapıyor. Gittim Ankara’ya, konuştuk, anlaştık ve takımın başına geçti. Sendikanın müracaat parasını ödemesi ile 2.lige girdik.
Selahattin Tetik çok güzel bir takım kurdu, o sene üçüncü olduk. Erdal’ın Zonguldakspor’a geldiği sene İskenderun ile maç yapıyoruz. Bi kontra atak oldu, Erdal’ın ayağından top biraz açıldı, ceza sahasında Deli Mehmet ayağına atladı, top dışarı çıktı, Erdal’ın ayağı kırıldı. Bu olay olmasaydı o sene 1.lige çıkıyorduk.
-İnternette Tunca Par’la ilgili bir arama yaptırdığımızda “Zonguldakspor’un bir maçında hakemden kırmızı kart gören gazeteci” bilgisi çıkıyor. Bu olayı anlatırmısınız.
Zonguldak’ta Galatasaray ile maçımız var. Takımlar seremoni yapıp sahaya çıktılar. Spor muhabiri olarak ben de sahaya çıktım. İzmir’den, İstanbul’dan, Ankara’dan, İzmit’ten, Sakarya’dan gelen 19 tane gazeteci saydım. Baktım bütün gazeteciler gol fotoğrafı çekmek için bizim kalenin arkasına geçti. Ben de süratle Galatasaray’ın kalesinin arkasına gittim. Kalede Yasin var. Yasin’in sağ tarafında direğin dibinde duruyorum. 9 ya da 10. Dakikada Şeref Tribünü’nün 3,5 metre önünde frikik oldu. Fotoğraf makinesini boynumdan elime aldım. Topa vuruldu, top havada giderken Turgut da hazırlandı kafa vuracak. Tam kafayı vururken gooool diye bağırdım. Yasin’in kafası benden tarafa döndü, top sol köşeden ağlarla buluştu. Hakem santrayı gösterdi. Yasin şaşkınlık içerisinde hakeme koştu bir şeyler söyledi. Hakem kırmızı kartını çıkardı, koşa koşa bana doğru gelmeye başladı, ben de içeriye doğru gitmeye başladım. Bu arada hakem kırmızı kartını gösterdi, Şeref Tribünü’ne çıkıp maçın kalan kısmını oradan izledim. Bildiğim kadarı ile Dünya’da hiç görülmemiş bir olay. Maçı 3-0 aldık. Ondan sonraki sahamızdaki maçlarda Beşiktaş’ı 5-0, Fenerbahçe’yi de 2-0 yendik.
-E.K.İ.’ de Çalıştığın yılları anlatırmısın.
-Karadon Bölgesi’nde Sosyal Bakım Amiri idim. Yemekhaneler, kantinler, yatakhaneler bana bağlı idi. Kilimli, Karadon ve Gelik’i bir araya topladık. Kâmil Ayral zamanında 15.000 çalışan işçi, Sosyal Bakım’da 800 kişi çalışıyordu. Burada çalışanlar daha çok kazalı işçiler ve engellilerden oluşuyordu. İyi bir piyasa aşçısı aldım, yemekler şahane çıkmaya başladı. Bu arada kazanların kalay durumuna çok dikkat ettim. Karnı doymayan işçi tekrar yemek alabilirdi. Kazmacı, taramacı ve tabancıların tabaklarını iyice doldurmaları için görevlilere sıkı sıkı tembihledim. Bu durumu bazıları şikâyet etmiş. Sendika benim yanımda duracağına, müdüre haber yollamışlar. Kâmil Ayral beni çağırdı; “sen ne yaptın, ta Ankara’dan haber geldi”. Maden bölümünde okuduğum için işçinin nasıl çalıştığını bilirim. Dedim; “işçi aç karnına kazmayı nasıl sallayacak, vagonları nasıl dolduracak, aç ayı oynamaz, bakın kömür nasıl çıkacak”. Gerçekten de üretimin arttığını gördüler. Ettiler edemediler, neymiş “kuru katık (öğlen yemeği yerine verilen kaşar peyniri, zeytin, ekmek, meyve suyu, helva) kalkacak” dediler. Amirleri çağırdılar herkese söz verdiler, ben karşı çıktım. Kozlu, Üzülmez, Dilâver sosyal bakım amirleri; “neyse siz bilirsiniz” dediler. Yönetimin gerekçesi; “biz onun parasını vereceğiz” idi. Ben itiraz etmeye devam ettim; “siz hiç geldiniz mi işçinin parası dağıtılırken, oraları gözlediniz mi? Kaç kişi var eşraftan, bu işçinin uçan kuşa borcu var. İşçinin elindeki parayı elinden alıyorlar. Parayı alırken yapışıyorlar, elinden parayı alıyorlar. Ne getirecek o çoluk çocuğa” gözlerini açtılar “bir deneyin” dedim. Ekipler gönderdiler durumu gördüler. Ben iki sene sonra emekliye ayrıldım. Ayrılır ayrılmaz kuru katığı kaldırmışlar.
-E.K.İ.’nin Kilimli’deki Deniz Kulübü’nü biraz anlatırmısınız.
-Kilimli Deniz Kulübü’nde iki çifte, üç çifte ve dört çifte yarış kayıkları (kick) vardı. Kicklerle balık bile tuttuk. Müdür beni buldu, deniz süt liman, palamut zamanı. Semih Bey, Turgut Bey vardı yanımda, onlara olta verdim balık tuttular.
Denizcilik Bayramları yapılırdı burada. Kayık yarışında, Ayı Orhan kürekte ben dümende diğer kayıklarla yarıştık. Bir gözümü korsan gibi bezle kapattım, Ayı Orhan’a kamçı ile vuruyorum. Birinci geldik. Herkes niye vuruyorsun diye konuşmaya başladı. Tabii bu işin şov kısmı idi. Niye vurdun dediklerinde; “bunun bana borcu var, bir senedir ödemiyor” diyordum.
Mustafa YÜCE























