Bundan birkaç yıl öncesine kadar bu kentin sorunlarından, o derin yalnızlığından bu denli haberdar değildim. Belki de suya sabuna dokunacak cesareti gösteremediğimden kendi kabuğumdaydım. Ancak yazarlık yolculuğum başladığında (2011), bu müdanasız kentle kendimi özdeşleştirdim; onun da tıpkı benim gibi kimliğini elinde tutma çabasında olduğunu fark ettim. Kendini kimsesiz hisseden çocuklar gibi birbirimizden şefkat bekledik. Sonunda eteklerine tutundum: "Ben sana aitim, beni koruyup kollamak zorundasın!" dedim. Kendi yalnızlığında kaybolduğu için olmalı diye düşünüyorum gerektiği gibi tutunamadık birbirimize.
Gelip geçici olanların daha çok söz sahibi olduğu, hatta üzerimizde yaptırım uyguladığı tüm zorunluluklara rağmen direniyor ve kök salmaya gayret ediyoruz. Bu yüzden Zonguldak ve ben etle tırnak gibiyiz. Beni hayal kırıklığına uğratsa da ondan umudumu kesmedim. Oyunu kuralına göre oynamayı keşke biz de öğrenebilseydik.
Köşe yazarlığına başladığımda kentin nabzını tutan yazar-çizer üstatların kaleminden damlayanlar rehberim oldu. Kapalı kapılar ardında dönen dolapları, menfaatler çatıştığında dökülen kirli çamaşırları onlardan öğrendim. Bu kent arşivi benim için iyi bir okul oldu; fakat itiraf etmeliyim ki öğrenmek her zaman matah bir şey değilmiş. Bazen satırlarda tanık olduklarınız sizi derin bir hayal kırıklığına uğratabiliyor; yönetici koltuğunda oturanların liyakatsizliği şaşırtabiliyor.
Peki, o satırlarda yazılanların birçoğunu yıllar içinde birebir yaşamak zorunda kaldığınızda ne oluyor? İşte o zaman hiçbir şeyin boşuna yazılmadığını, gerçeklerin bir su sızıntısı gibi kabına sığmadığında mecburen taştığını deneyimliyorsunuz. Eliniz ne kadar güçlü olursa değeriniz de o oranda artıyor bu düzende. Aksi halde ne sözün ne de emeğin kıymetini veren çıkıyor. Susturabilmek için seslerini yükseltenlerin sesini kesmek, bir göreve dönüşüyor.
Hepimiz kendimizi ve yakınlarımızı koruma derdindeyiz, buna itirazım yok. Ancak adaleti önce kendi içinde aramalı kişi; bir başkasına zarar vermeden, aydınlanmak adına gerçekleri yazmanın bir mahsuru olmamalı. Ne bu kentin tapusu birilerine noter tasdikiyle verildi ne de verilecektir! Her kaldırımda, her duyguda, bu kentin havasında ve suyunda hepimizin hakkı ve sorumluluğu var. Ve ayrıca "kol kırılır yen içinde kalır" diye sustuklarımız var.
Bildiğini susmalı mı insan, yoksa ifşa mı etmeli? Bu konuda, kentin değerleri zarar görecekse doğru bir karar vermek gerektiğini düşünüyorum. Eğer birileri kendini diğerlerinden akıllı zannedip değerlerimizi yok sayarak kendi küpünü dolduruyorsa elbette yazılmalı, elbette ifşa edilmeli! Ama burada ince bir çizgi var: Üslup. Birbirimize belden aşağı vurmadan, seviyeyi düşürmeden yazabilmeliyiz. Ne yazık ki çoğu zaman o kantarın topuzu kaçıyor, seviye düşüyor ve birileri yok yere yanlış tavırlarla iyi niyeti zorluyor.
Kendi adıma, alın terimize yapılan haksızlıklara karşı susamadım. İçinizde bir adalet mekanizması varsa o size ister istemez bir sorumluluk yüklüyor. Sınırlarınıza tecavüz edene "Hoş geldin," diyemezsiniz, öyle değil mi?
Bu kentin çocuklarına sahip çıkmak, öz veya üvey ayırmamak gerçek vatanseverliğin gereğidir. Umarım yanlıştan dönmeyi becerebilirler! Bu kent, tüm o şaşkınlıkla izlediğimiz entrikalara rağmen, bütün değerleriyle bizim gerçek yuvamız.























