Tahsin ve Nilgün’ün aşkı, bildiğimiz aşk ritüellerini Zonguldak, Bursa, İstanbul ve Ankara güzergâhlarında buluşturuyor.
Selma Aydın imzalı Alev ve Kül’de sade bir dil kullanımı göze çarpıyor. Konu ise Yeşilçam kıvamında iki aşığın kavuşup ayrılmaları, tekrar kavuşmalarına ve etraflarında önem verdikleri birkaç kişinin sırları, geçmişten kalanlara dair bir kurgu...
Romanın kahramanı Tahsin için yazdığı satırlar Selma Aydın’ın romanda izlediği yolu da içeriyor. Sayfa 196’da: “Bir tarih kitabı yahut siyaset gibi araştırmaya dayalı kitaplar yazmıyordu Tahsin ancak kalbi olan her insanın hayatının bir döneminde başına mutlaka bela ettiği aşkı yazıyordu. (…)”
Aşk özetle, hemen herkesin başından geçen, karnında kelebekler uçuşturan bir ruh durumu. “Herkes” derken düşünüyorum da aşka inanmadığını söyleyenler olduğunu hatırlıyorum. Bir yerlerde rastlamıştım vaktiyle, çok da önemi yok! Selma Aydın, aşkı tariflerken daha çok duygusal tarafı çok gelişmiş olan yüksek lisans öğrencisi, başarılı bir radyo programcısı ve şair Tahsin’e odaklanıp, ele alıyor. Babası gibi hayatındaki kadınlardan yaralı olan bir portre çizmeye çalışıyor. Nilgün ise üniversiteyi aşkı yüzünden odaklanamadığı için bırakan, babası etkin bir politikacı, durumu iyi bir kız. Güzel ve o da başarılı bir model oluyor vesaire…
Kendi açımdan uzak olduğum iki karakter. ‘Alev ve Kül’ romanını özellikle bizde anlaşıldığı biçimiyle melodram, romantik türe dâhil edebilirim. Edebiyat veya sanat denilince birçok yol var kuşkusuz. Toplumsal gerçekçilik mesela. Olay ağırlıklı olarak Zonguldak’ta geçince insan ağdalı toplumsal mesajlar da içermesini bekleyebilir. Selma Aydın, roman kahramanlarının çok sevdiğini belirttiği Zonguldak’ı konunun çoğunun geçtiği mekân olarak kullanıyor. Örneğin Yeşilçam döneminde Zonguldak’ta çekilmiş Türk filmlerinde de Zonguldak’ın doğası fonda görünür. Ancak hikâyeyi alıp Sinop’ta da çekseniz hikâye anlamında çok bir şey değişmez sanki. Dolayısı ile Selma Aydın, aşkı ve onun içerdiği cinselliği ortalama bir okur için zorlaştırmıyor. Alışageldiğimiz bir tarzda anlatmayı seçiyor. Bir düş gibi akıyor roman. Karışık değil. Yazlıkta dinlence için okunabilecek pembe roman dizisinden bir parça gibi.
Romanı okuyanların tepkisi kolay okunurluğu üzerindenmiş gibi geldi bana ilk. Ahmet Öztürk’ün bir şeyler yazmasa olmaz cümlelerinden romanı Çaycuma dolmuşlarında okumanızı tavsiye etmem. Japonya’ya veya Almanya’ya gidip metroda filan okuyun. Veya Bodrum’da bir yatın güvertesinden denize atlamadan önce mesela. Başkanı, Çaycuma dolmuşlarını da biraz düzelttiğinde o güzergahta da okursunuz. Yani daha doğrusu kafanızı sarsa sarsa zorla okumak için okumayın demek istiyorum.
En doğrusu ve konforlusu evde telefonu bir kenara koyup, hatta kapatıp sakin bir ortamda okunduğunda gayet dinlendirici olacaktır. Romanın kahramanı Tahsin’in radyo programından konuyu sizinle paylaştığını düşünün. Birkaç güzel parçayı üst üste dinlerken, Selma Aydın’ın şiirleri arasında, ılık bir yaz akşamının sakinliğinde okumak keyifli gider.
Kitabın kapağını, okuldan öğrenci bir arkadaşı olan Aslı Gülsüm Alabaş yapmış. Sanırım genç bir yetenek. Ellerine sağlık. Yin yang, kadın ve erkek formları; romana etki eden, konuyu görsel olarak simgeleyen unsurlar gerçekten.
Editörlüğünü, son zamanlarda edebiyat söyleşileri ile dikkat çeken öğretmen Aynur Muslu yapmış. Bence Aynur Hanım biraz daha dikkatli olmalıydı. Kırmak için söylemiyorum; söylediğim, kitabın bir ekip işine dönüştüğü noktalar açısından önem taşıyor. Bütünü sarsacak önemli bir sorun yok; ancak çok sayıda harf eksikliği, bazı cümlelerde yeniden kurulabilecek küçük tekrarlar ve kolayca düzeltilebilecek, göze çarpan bozuk ifadeler için müdahale edilebilirdi.
Bizim gibi, neredeyse her şeyini yazarın kendisinin üstlendiği ve son derece zor ortaya konan kitaplarda profesyonel bir göz gerçekten çok önemli olabiliyor. Çünkü yazar, her noktasına odaklansa da insani olarak gözünden bazı şeyler kaçabiliyor. İyi bir gözün, redaksiyon ve editörlük anlamında kitaba katkı sunması, yazarın çok büyük yararınadır kuşkusuz.
Zonguldak’ta nerede kitap imzası olacağına dair oluşmuş gruplarda bir paslaşma var; ancak bu durum editörlük ve redaksiyon alanında henüz yaygınlaşmamış sanırım. Aynur Muslu, bu arada edebiyat tarihi anlatımını dinlediğim için saygı duyduğum bir yazar ve eğitmendir.
Nobel ödüllü Orhan Pamuk için, edebiyat dünyamızda Türkçe kullanımı açısından söylenmedik söz bırakılmadı. Pamuk’un kitaplarını okumayı yarıda bıraktığını söylemek, bir ara neredeyse moda olmuştu. Bu konularda yazmayı seven çok kişi var zaten. Yazım hataları kuşkusuz olabilir, mantık hataları da olabilir ya da bilinçli olarak geliştirilen tarihsel göz ardı edişler söz konusu olabilir.
Ancak yazar burada bilinçli ya da bilinçsiz bir tercihte bulunmuş mudur? Dili bozmak gibi bir meselesi mi var? Yeniden inşa için deneysel bir yol mu izliyor? Yoksa bu entelektüel amaçların ötesinde, tekrar okumalarında bir eksiklik mi söz konusu? Bunlar, bir roman ortaya koymanın emek isteyen temel sorularıdır.
Benim eleştirim şu olabilir: Değerli yazar Selma Aydın’ın, teklemeden okuduğu şiirlerindeki yoğun odaklanmayı romanında da aynı ölçüde gösterememiş olması, metnin anlatımını zedeliyor.
Romana dönecek olursak, Alev ve Kül hakkında düşüncelerimi kısaca şöyle belirteyim: Bence Selma Aydın odağa Nilgün’ü almalıydı. Nilgün, daha gerçek bir karakter gibi duruyor. Tahsin ise ekonomik olarak rahat mı değil mi, tam anlayamadığımız bir karakter. Her şey onun açısından o kadar kolay gerçekleşiyor ki bu durum, özellikle erkekler açısından, inandırıcılığı zedeliyor. Hele sanatla, şiirle, edebiyatla uğraşıp kimsenin desteği olmadan, yalnızca radyo programlarıyla bu kadar ilerlemek oldukça zor. Belki doksanlarda, radyoların popülerleştiği dönemde mümkün olmuştur; ancak günümüzde pek olası görünmüyor.
Bir de Tahsin, Tarık Akan’ın bilinçlenmeden önce canlandırdığı Yeşilçam kahramanlarının saflığında bir karakter. Hatta bunu da aşıyor; bir hayranına, Nilgün yanındayken kafede istediği şiiri okuması buna örnek gösterilebilir. Elbette bu da mümkün; ancak günümüz açısından bakıldığında, bunun sonuçlarına katlanması gerekirdi. Nilgün ise misafir olduğu evde şüphelendiği bir durum nedeniyle gizlice ortalığı karıştırıyorsa, bu kadar kolay ezilecek bir karakter gibi görünmüyor. Tahsin’in biraz daha çapkın bir yönü olmalıydı. Hamit Kalyoncu ve İrfan Yalçın’ın ardından geldiği anlaşılan tarihsel döneme göre, yani günümüze göre, bu kadar “tertemiz Anadolu çocuğu” edası havada kalıyor.
Alaaddin Kara, hem Selma Aydın hem de benimle yaptığı kitap söyleşisinin moderatörlüğünde, iki eser arasında benzerlikler bulmuştu. Selma Aydın, bana imzaladığı kitabında da, Alev ve Kül’de yer yer değindiği gibi, aynı coğrafyanın emekçileri olduğumuzu belirtiyor. Ahmet Öztürk de dolmuş sarsıntıları arasında buna benzer şeyler karalamıştı. Liman Arkası, bu kesişme noktalarının başında geliyor.
Yine de benim okuma deneyimime göre, Alev ve Kül’de Selma Aydın, bana en çok 118, 119 ve kısmen de 196. sayfalarda kurduğu bağıntılarla yakın geldi. Bu bölümlerde, Selma Aydın’ın sanat, Zonguldak ve yazma nedenlerine dair bakışını daha iyi anlıyoruz. Tüm roman bir yana, benim için bu sayfalar daha anlamlı. Çünkü mesele yalnızca kurgu oluşturmak değil; yazarı zorlayan nedenleri vurgulamak da önemli. Kalıcı bir yapıt ortaya koymaya çalışıyorsak, bunun nedenini gerçek okurun bulabilmesi gerekir. “Gerçek okur” elbette biraz soyut bir kavramdır; ancak edebiyat ve sanatın doğasında da bu sezgisel belirsizlik vardır.
Ayrıca, edebî değerlendirmeler yapmaya başladığım ilk yıllardan beri söylediğim bir şey var: Biri suyun dibindeki taşları görüp yazdı diye, biz ona kör olamayız. Aynı yerde birçok hikâye yaşanabilir. Benim karakterlerimle Selma Aydın’ın karakterleri farklı; ancak benzer duygular yaşamışlar. İkimiz de Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu’ya (Kemal Uluser’e) saygılarımızı sunmuşuz. Bunlar güzel şeyler. Zonguldak, ilham vericiliğiyle yazdıklarımızda tartışmasız bir rol oynuyor. Bu konuda Öztürk’e “hele şükür” diyelim; Zonguldak’ı seven romanlar yazmışız.
Selma Aydın’ı, şiirlerini metne bakmadan uzun süre teklemeden okuyabilmesi ve sunuculuğuyla tanıdım. Şiirin yanında sanat müziğiyle de ilgileniyor; ancak bu yönüne çok tanık olmadım. Yazılarına ve söyleşilerine bakılırsa, bu alanları oldukça ciddiye aldığı anlaşılıyor. Verdiği mücadeleyle lisans eğitimini tamamlamış ve şu sıralar yüksek lisans yapıyor. Bu süreci kitabın içeriğine de yansıtmış; karakterlerinin şekillenmesinde bu deneyimlerinden yararlanmış. Bu da eseri gerçeklik zeminine yaklaştırarak okurun özdeşlik kurmasına imkân tanıyor.
Selma Aydın üretken bir yazar. Alev ve Kül’den aldığı motivasyonla okuru şaşırtmaya devam edeceğine inanıyorum.
Not: Alev ve Kül, Selma Aydın, artshop, 232 Sayfa























