Bülent Ecevit Üniversitesinde Zonguldak üzerine çalışan bilim insanlarından biri olan İbrahim Gündoğdu hocam, nezaket gösterdi; Sadık Kılıç ile birlikte yayına hazırladığı, “Büyük Madenci Yürüyüşü Sonrası Zonguldak – Geleneksel Bir Sanayi Kentinin Neoliberalizmle İmtihanı” adlı kitabı, “Sevgili Ahmet Öztürk’e, Zonguldak’ın tarihsel, toplumsal ve ekolojik mücadele tarihine küçük bir katkı olması dileğiyle” ithafıyla ulaştırdı. Büyük bir mutlulukla elime aldığım kitabı, altını çize çize hacamat ettim resmen. Zonguldak üzerine yapılmış tüm çalışmaları önemsediğim bir gerçek ama bu kitap içimde umut filizleri de doğurdu. Nasıl doğmasın? Çoğunluğu sosyal bilimler bölümünün farklı disiplinlerinde çalışmalarını sürdüren sevgili hocalarım, kentin değerlerini korumayı yaşam düsturu yapmış bencileyin muhaliflerin sözünü çoğaltan bir bilgi hazinesi çıkarmış ortaya. Dahası, kentin bu zamana değin etliye sütlüye karışmayan üniversitesindeki genç bir akademik çevre, eleştirel bir pencereden bakan yaklaşımla “Başka Zonguldak”ın ipuçlarını vermiş. Maden bölümündeki bazı hocalarıma haksızlık etmek istemem; geçmişte onlar da özellikle egemenlerin maden politikalarına itiraz eden makaleler yazıp raporlar hazırlamıştı ama kitap boyutunda bir itiraz ilk kez yükseldi üniversiteden. Bunu çok önemsiyorum. Akademisyenler, kampüsün dikensiz bahçesine kendini hapsedip kente sırtını döndü yıllarca. Kentsel tartışmaların uzağındaki sığ sularda bilim yapmayı(!) yeğleyen akademi; yetinmedi, bilimsel etiğe de aykırı biçimde egemenlerin Zonguldak’a biçtiği donun fikri altyapısını oluşturmakla görevli saydı kendini. Hazırladıkları raporlarla bir bilim kuruluşundan ziyade, kenti çöküntü merkezine çeviren politikaları olumlamaya çalışan bir aparat işlevi üstlenen üniversite, kenti yaşanmaz kılan zebanilerle adeta suç ortaklığı yaptı. En kötüsü de, birkaç hocanın bireysel çabası dışında üniversitedeki eleştirel bakış, kentsel dinamiklerle bağ kuramadığı için başka ufuklara yelken açacak bir sinerji de çıkamadı ortaya. Bu doğrultuda atılmış muhteşem bir adım olan kitap, tüm bu yönleriyle bir ilki de oluşturuyordu ayrıca…
YAZARLARIN TAMAMI ZBEÜ’DE GÖREV YAPIYOR
Olayın güzelliğine bakın: BEÜ Sosyal Bilimler Bölümünün farklı disiplinlerinde kente eleştirel perspektifle yaklaşan Sadık Kılıç, Zeynep Başak, Atilla Barutçu, Figen Uzar Özdemir, Caner Özdemir, İsa Demir, Fatih Cüre, Mehmet Eroğlu ve İbrahim Gündoğdu yaptıkları çalışmaları birbirleriyle paylaşmak için düzenli toplantılar yapmaya başlamış. Bu buluşmalarda neredeyse herkesin Zonguldak’ın yakın dönemini çalıştığını fark eden hocalar, ayrı ayrı çalışmaları bir kitapta toplamaya karar vermiş. Kitabın editörlüğünü üstlenen Sadık Kılıç ve İbrahim Gündoğdu bir çerçeve metin hazırlamış. Bir atölye çalışmasında gün boyu yaptıkları tartışma ile metinlerini olgunlaştıran hocalar, Türkiye Sosyal Bilimler Derneğinin Ankara’da düzenlediği kongrenin özel Zonguldak oturumunda da sunmuş. Burada son şeklini alan makaleler yayıma hazır hale gelmiş. Gündoğdu ve Kılıç, “Büyük Madenci Yürüyüşü” sonrası Zonguldak’ta ortaya çıkan özgün durumu farklı boyutlarıyla ele almaya çalıştıkları derleme kitabın sunuşunda, “İçinde bulunduğumuz akademik koşullarda eleştirel perspektiften çalışmaları verimli biçimde paylaşacak ve geliştirecek kanallar bulma yönündeki arayışımız somut bir çıktıya, elinizdeki kitaba dönüştü” diyor.
GREVİN SONUÇLARI BAŞARI YA DA BAŞARISIZLIK GİBİ BASİT KARŞITLIKLARLA AÇIKLANAMAZ
Üç bölümden oluşan kitabın “Büyük Madenci Yürüyüşü” başlıklı giriş bölümünde, Sadık Kılıç’ın “Mobilizasyonun imkânları ve sınırları: Büyük grev bir dönüm noktası mıydı?” adlı makalesi yer alıyor. Birinci bölüm ise Zeynep Başak’ın “Kömürün merkezindeki çelişkiler arasında: Zonguldak ve TTK” başlıklı makalesiyle başlıyor. Bu bölümde ayrıca Caner Özdemir ve Sadık Kılıç’ın “Neoliberalizmin Zonguldak’taki alacalı biçimleri: TTK’nın gölgesinde kaçak madencilik” ile Atilla Barutçu ve Figen Uzar Özdemir’in “Zonguldak’ta değişen işçi sınıfı kimliği ve maden işçisi erkek(lik)ler” adlı makaleleri de yer alıyor. Birbirinden kıymetli bu yazılar, benim gibi o tarihsel anın tanığı olmanın ötesinde rol üstlenip öznesi olmuş birine hatırlama için ipuçları kadar, farklı boyutlarda değerlendirmeler yapma imkânı da sunuyor. Grevin sonuçlarını başarı ya da başarısızlık arasındaki basit karşıtlıkları aşan diyalektik bir çerçeveden değerlendirmeyi öneren Kılıç, bu zamana değin yapılan tüm çalışmalardan farklı olarak işçi komitelerinin grevdeki o büyük rolünü de yerli yerine oturtuyor. O günlerin dünyasındaki işçi hareketlerini inceleyip Zonguldak’taki direnişin özgünlüklerini belirlemeye çalışan Kılıç, konuyu anlamanın ancak “mobilizasyon teorisi”, “çekişme repertuvarı”, “alacalı kapitalizm” gibi kavramlarla mümkün olabileceğini söylüyor. Türkiye’nin toplumsal tarihini anlama açısından bir mikrokozmosu temsil eden Zonguldak’ın barındırdığı kendine özgü dinamiklerle istisnai bir örneği oluşturduğunu da söyleyen Kılıç, “Zonguldak hem tarihsel olarak değişen emek rejimlerinin karakteristiklerini en belirgin biçimde yansıtan; hem de otoriterlik, paternalizm ve yarı proleterlik gibi uzun erimli yapısal çelişkileri yoğunlaştırarak sergileyen nadir mekânlardan biridir. Bir yandan baskıcı emek rejimlerinin en açık uygulama biçimlerine, diğer yandan –daha çok bu rejimin sınırları dâhilinde kalan– çeşitli direniş pratiklerine sahne olmuştur.” diyor.
ALACALI KAPİTALİZM
Kılıç’ın emek mücadelesinin eşitsiz ve çelişkili mekânı olarak gördüğü Zonguldak'ın kendine özgü yapısını "alacalı kapitalizm" üzerinden okumaya çalışması son derece isabetli bence de. Sermaye birikiminin en katı ve saf halini temsil eden madencilik ve madenciliğin etrafında örülen devletçilikle yörenin kendine has koşullarına göre oluşan mülkiyet biçimleri bir arada yaşıyor Zonguldak’ta. Kent ekonomisi TTK, Kardemir, Erdemir gibi devletin dev yapılarıyla bunların etrafında gelişen, içinde kaçak kömür üretiminin de bulunduğu vahşi kapitalist üretim biçimlerinin iç içe geçtiği bir yapıdan oluşuyor. Ayrıca topoğrafyanın zorluğu, yerleşimin maden ocaklarına göre şekillenmesi ve "mükellefiyet", “münavebe”, “mürettep köy” gibi tarihten gelen unsurlar, kapitalizme başka bir boyut kazandırıyor. Münavebeli çalışma geleneğinin yarattığı yarı zamanlı tarım, yarı zamanlı madende çalışma örüntüsü, farklı bir emek rejiminin ortaya çıkmasını sağladığı gibi kapitalist üretim ilişkilerinin diğer sanayi kentlerinden çok farklı biçimde gelişmesini sağlıyor. Yerel yönetimlerin, sendikalarla kentteki diğer çıkar gruplarının piyasa oluşturucu bir faktör olarak yer aldığı Zonguldak’ta, sınıf kültürü de klasik sanayi kentlerinden farklı bir karakter taşıyor. Madencilik, bir yerleşim yeri olmanın ötesinde kendisinin bir eklentisi haline getirdiği kentteki yaşam biçimini de belirliyor. Maden, boyutu giderek azalsa da yalnızca ekonomide değil, gündelik hayatın tamamında belirleyici olan bir faktör olarak öne çıkıyor. “Alacalı kapitalizm” kavramının yerel emek rejiminde yoğunlaşan çelişkileri, toplumsal mücadeleleri ve tutarsız devlet pratiklerini birlikte düşünme imkânı taşıdığını söyleyen Kılıç, “Böylece yerel bir emek rejimindeki özgünlükler işçi mücadelesinin arabuluculuğu üzerinden, daha ilişkisel bir yolda ve mekânsal iş bölümü dikkate alınarak analiz edilebilir.” diyor.
KÖMÜR POLİTİKASI: HEM NEOLİBERAL HEM DEVLETÇİ, HEM DIŞA BAĞIMLI HEM ULUSALCI
Birinci bölümün ilk yazısında Zeynep Başak, “Kömürün merkezinde, çelişkiler arasında: Zonguldak ve TTK” başlığı ile neoliberal politikaların kente yansımasını tartışıyor. Türkiye’de 2000’li yıllarda hız kazanan özelleştirmelerin Zonguldak’ta doğrudan özelleştirme yerine TTK’yi adım adım işlevsizleştirme şeklinde ilerlediğini söyleyen Başak, bir yandan Paris İklim Anlaşması ile kömürden çıkacağını vaat eden hükümetin hayata geçirdiği enerji politikalarıyla elektrik üretiminin %36’sını kömüre bağımlı hale getirmesindeki çelişkiye vurgu yapıyor. Yerele ve sektöre özgü dinamiklerin belirleyici olduğu bir örnek üzerinden Zonguldak ve taşkömürü özelinde Türkiye’de kapitalizmin; neoliberal ve devletçi; dışa bağımlı ve ulusalcı; çevre karşıtı ve çevre dostu politikaları iç içe bulundurduğunu söyleyen yazar, Greenpeace’in raporuna da vurgu yapıyor: “Zonguldak’ın %85’ini il dışındaki talebi karşılamak üzere ürettiği ve neredeyse tamamı kömüre dayalı olan bu pahalı elektrik üretim faaliyeti nedeniyle çevre kirliliği ve sağlık yükünü de üstlendiği bir resimle karşılaşılmaktadır.”
REDEVANS ŞİRKETLERİ KENDİLERİNE TAŞERE EDİLEN SAHALARI KAÇAKÇILARA TAŞERE EDİYOR
Bu bölümde Caner Özdemir ve Sadık Kılıç, adeta arı kovanına çomak soktukları “Neoliberalizmin Zonguldak’taki alacalı biçimleri: TTK’nın gölgesinde kaçak madencilik” başlıklı yazılarında son derece cesur tespitler yapıyor. Zonguldak’ın neoliberal dominant ideolojinin çok daha derin ve melez biçimlerde aşırılaştığı, yerelleştiği ve içselleştirildiği bir mekân olduğunu söyleyen Özdemir ve Kılıç, makalelerini 2019 yılı eylül-aralık ayında, kaçak madenciliğin en yoğun şekilde sürdüğü Kilimli’de 30’a yakın kişiyle yaptıkları görüşme ve saha gözlemlerine dayandırıyor. Herkesin bildiği ama bir türlü dile getirmediği redevanslı saha - kaçak kömür ocağı ilişkisini bizzat aktörlerinin ağzından gözler önüne seren yazarlar, Kilimli’nin dağlarındaki soygun ve sömürü düzenini de şu şekilde ifşa ediyor: “Redevans şirketleri, bazı durumlarda kendi sahasındaki kaçak ocaklara göz yumuyor. Saha sahibi şirket, bu ocaklardan çıkan kömürü kaçakçıdan düşük ücretle alıp resmi şirket üzerinden faturalandırarak, örneğin termik santrallere satabiliyor. Özellikle Soma faciası sonrası yaygınlaşan bu yöntemle redevans şirketleri; nispeten yüksek ücret, sosyal güvenlik primleri, iş güvenliği gibi sorumluluklar olmadan kömürü oldukça ucuza mal ediyor. Başka bir deyişle devletin redevans sistemiyle taşere ettiği kömür çıkarma faaliyetini, redevans şirketleri kaçakçılara taşere ediyor.”
KAÇAK KÖMÜRCÜLÜK: ÇOK AKTÖRLÜ BİR RIZA ÜRETİM MEKANİZMASI
Güvencesiz ve güvenliksiz çalışma koşullarıyla yüzlerce insanın canını alan kaçak ocakların devleti idare edenlerce, mevcut toplumsal sorunları geçici biçimde yönetme ve tepkileri kontrol altında tutma şansı verdiğini söyleyen Özdemir ve Kılıç şu vurguyu da yapıyor: “Ölümlü kazalarla gündeme gelmediği sürece kamusal görünürlüğü düşük olan kaçak kömürcülük, böylece çok aktörlü bir rıza üretim mekanizmasına dönüşür. Her kesim bu kırılgan düzenin bir şekilde faydalanıcısıdır.” Kentin kanayan yaralarından biri olan sorunun bir yandan devlet eliyle görünmez kılındığını söyleyen yazarlar, piyasa disiplini ve yerel toplumsal ağlar tarafından sürekli olarak yeniden üretildiğini de iddia ederken; düzenin dönüşmesinin teknik bir düzenleme olarak ele alınamayacağını, onu mümkün kılan politik ve ekonomik yönelimlerle yerel güç dengelerinin de değişmesi gerektiğini ifade ediyor.
MADENCİLİK ERKEK EGEMEN BİR SEKTÖR OLMASI NEDENİYLE KENTTEKİ GÜNDELİK HAYATI DA CİNSİYETLENDİRİYOR
Bu bölümün son yazısı Atilla Barutçu ile Figen Uzar Özdemir’in “Zonguldak’ta değişen işçi sınıfı kimliği ve maden işçisi erkek(lik)ler” başlıklı makalesinden oluşuyor. Madenciliğin erkek egemen bir sektör olması nedeniyle kentteki gündelik hayatı da cinsiyetlendirdiğini söyleyen Barutçu ve Özdemir, günümüzdeki işçi sınıfı kimliği ve maden işçisi erkekliklerinin yine günümüzün toplumsal dinamikleriyle şekillenen cinsiyet ilişkileri üzerinden inşa edildiğini ve karakter kazandığını ifade ediyor. Kuzey Şili’deki bir maden bölgesinde hizmet veren mekânlar üzerinde yapılan bir etnografik çalışmada; mini etekli ve dar kıyafetli kadınların çalıştığı, mekânlara gürültülü müzik, çeşitli görseller ve ağır bir koku eşliğinde erotik bir havanın hâkim olduğu gözlemine yer veren yazarlar, tıpkı Zonguldak’ta olduğu gibi maden sektörünün homososyalliğinin madende kalmayıp kente de yansıdığını ifade ediyor. Kır kökenli madencilerle şehirli madenciler arasındaki kültürel farkları irdeleyip düşünce ve yaşam farklılıklarını da anlamaya çalışan yazarlar, aralarındaki “zorunlu dayanışma” ilişkilerine de ışık tutmaya çalışıyor.
DÜNYADAKİ PEK ÇOK MADEN KENTİ ZONGULDAK’LA BENZER ROTALARDAN GEÇTİ
Her makalesi başka bir yazıya, tartışmaya, hatta bir toplantılar dizisine konu olabilecek kitabın ikinci bölümü “Sanayisizleşme Sürecinde Sosyal ve Siyasi Dinamikler” başlığını taşıyor. Burada Caner Özdemir’in “Büyüyen Kentten Büzülen Kente: Zonguldak’ta Doğurganlık ve Nüfusun Dönüşümü”; İsa Demir’in “Ne İktidarın Hegemonyası, Ne Muhalefetin Kalesi: ‘Emeğin Başkenti’nde Seçimler ve Seçmen Davranışları” başlıklı yazıları yer alıyor. Bölümün son yazısını Fatih Cüre’nin “Sanayisizleşme, Geride Bırakılmışlık ve Popülist Tepkiler: Avrupa Örnekleriyle Zonguldak’ın Karşılaştırmalı Okuması” başlıklı makalesi oluşturuyor. Yaşanan sanayisizleşme sürecinin sosyal ve siyasal boyutlarının ele alındığı bu bölümde Özdemir, birçok veri ile kentteki demografik değişimi ortaya koyarken bunun yeni ihtiyaçlar yaratacağını söylüyor. Dünya çapındaki pek çok maden kentinin Zonguldak’la benzer rotalardan geçtiğini de dile getiren Özdemir, yazısını “Kısa vadeli ekonomik kayıplar yerine nüfus yaşlanmasının ortaya çıkaracağı ihtiyaçlara yönelik sosyal politikalara önem vermek en doğrusu gibi gözüküyor.” diyerek tamamlıyor.
ZONGULDAK HİÇBİR ZAMAN SOLUN KALESİ OLMADI
İsa Demir ise ezber bozan yazısında, “Emeğin Başkenti” olarak anılan Zonguldak’ın oy verme davranışları açısından hiçbir zaman solun ya da CHP’nin kalesi haline gelmediğini ifade ediyor. Diğer sanayi kentlerinde olduğu gibi Zonguldak’ta da oy verme davranışlarını sınıftan ziyade topluluk kimliğinin ve muhafazakâr eğilimlerin belirlediğini iddia eden Demir, iddiasını 1963’ten bu yana yapılan seçimlerin analiziyle destekliyor. Zonguldak’ın zaman zaman sağa, zaman zaman da sola oy verdiğini belirten Demir, kamu yatırımları dışında çok fazla seçeneği olmayan şehrin mevcut sıkışmışlık ve arafta yaşamaya devam etmesinin kuvvetle muhtemel olduğunun altını çiziyor.
ZONGULDAK’TA EMEK KİMLİĞİ GÜÇLÜ KALMIŞ AMA SİYASAL BİR DİLE DÖNÜŞMÜYOR
Zonguldak'ın, küresel neoliberal dönüşümün yerel düzeyde nasıl farklılaştığını ve sanayisizleşmenin tek bir yörüngesinin olmadığını gösteren özgün bir örnek olduğunu söyleyen Fatih Cüre ise sanayisizleşmenin yalnızca ekonomik bir dönüşüm olmadığını, aynı zamanda toplumsal ve mekânsal sonuçlar doğurduğunu söylerken, “Bir zamanlar yoğun emekle anılan şehirler ve bölgeler, sanayi sonrası dönemde işsizlik, göç ve toplumsal sorunlarla karşı karşıya kalmıştır.” diyor. Sanayisizleşmenin “Geride bırakılmış bölgeler” kavramı ile doğrudan ilişkili olduğunu söyleyen Cüre, bunu ekonomik durgunluk ve işsizlik, sosyal ve insani sorunlar, demografik düşüş, mekânsal dışlanmışlık, siyasal dışlanma ve hoşnutsuzluk başlıkları altında irdeliyor. Almanya’nın Duisburg ve İngiltere’nin Teesside gibi post-endüstri bölgelerinde yaşanan ekonomik gerileme ve toplumsal hoşnutsuzluklarla Zonguldak’ı karşılaştıran Cüre, örnekler arasında dikkat çekici benzerlikler kadar farklılıklar olduğunu da saptıyor. Yazar, bu farklılıkların Türkiye ile Avrupa’nın farklı sosyoekonomik bağlamları ile Zonguldak’ın yerel özelliklerinden kaynaklandığını söylüyor. Cüre’nin bu bağlamdaki dikkat çeken saptamalarından biri de şu: “Hükümetteki parti fark etmeksizin, devlet eliyle sanayileşmiş bölgelerde emek hareketinin bağımsız bir siyasal bilinç geliştirmesi engellenmiştir. Madenciler devleti uzun süre hem işveren hem koruyucu olarak görmüş, hak mücadelesini devlet otoritesine karşı değil, onun içinde aramıştır. Zonguldak’ta da emek kimliği güçlü kalmış ama siyasal bir dile dönüşmemiştir.”
TURİZM YÖRE HALKINA DEĞİL SERMAYE GRUPLARINA HİZMET EDİYOR
Kitabın üçüncü bölümünü “Madencilik Sonrası Girişimler” başlığı oluşturuyor. Mehmet Eroğlu, “Kültür Turizm ve Sermaye: Zonguldak Turizm Projelerinin Politik Ekonomisi” başlıklı yazısında turizm sektörünün kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden üretimi ve artı değerin küresel ölçekte dolaşımı açısından stratejik bir işlev üstlendiğini söylüyor. Neoliberal politikaların ekonomik durgunluğa neden olduğu Zonguldak’ta turizmin alternatif kalkınma modeli ve yeni ekonomik alan arayışlarında ön plana çıktığını söyleyen yazar; Valilik, BAKKA, ZTSO gibi aktörlerin buna öncülük yaptığını dile getiriyor. Lefebvre’nin ücretli izin, tatil, hafta sonu gibi başlangıçta işçi sınıfının zaferi olan kazanımların kapitalist süreçler içinde bir sanayi haline geldiği saptamasını kendine referans yapan Eroğlu; turizm endüstrisinin, günümüz kapitalist faaliyetlerinin önemli bir uzantısı ve yeniden üreticisi olarak belirli destinasyonları turistik faaliyete uygun şekle dönüştürdüğünü ifade ediyor. Zonguldak’ta başta Jeopark olmak üzere son yıllarda oluşturulan kurumlarla turizm alanındaki faaliyetleri de irdeleyen Eroğlu, şu sonuç cümlesini kuruyor: “Zonguldak’taki turizm proje ve dokümanlarının turizm sektörüne entegre edilmesiyle ortaya çıkan katma değer, büyük ölçüde bu süreci yönlendiren sermaye gruplarına yönelmektedir. Bu gruplar çoğunlukla tur operatörleri, konaklama tesisleri ve alışveriş alanları gibi turizm altyapısına sahip aktörlerden oluşmaktadır. Bu süreçten doğan politik kazanımlar ise yerel, bölgesel ve ulusal düzeydeki politik karar vericilerin lehine şekillenmektedir. Ancak söz konusu ekonomik ve politik faydaların bölge halkına ne ölçüde adil ve dengeli bir şekilde yansıyacağı ciddi belirsizlik taşımaktadır.”
FİLYOS VADİSİ PROJESİ’NDE HALK YOK SAYILIYOR
Bölümün ve kitabın son yazısını, Sadık Kılıç’la birlikte kitabı derleyen İbrahim Gündoğdu’nun “Filyos Vadisi Projesi: Megaproje Kalkınmacılığı, Bölgesel Gelişme Sorunu ve Zonguldak’ın Kaderi” başlıklı makalesi oluşturuyor. İş gücünü maden ocaklarına yönlendirebilmek için uzun yıllar boyunca başka ekonomik faaliyette bulunması engellenen bölgede ocakları kapatmanın topyekûn Zonguldak’ı tasfiye etmek anlamına geleceğini ifade eden yazar, yerel düzeyde buna büyük bir itirazın olduğunu, “Büyük Madenci Yürüyüşü”nün bu itirazı ortaya koyan en büyük eylem olduğunu söylüyor. Bölgede köklü yeniden yapılanma arayışının bir parçası olarak Filyos Vadisi’nin kömüre alternatif arayanların odaklandığı yer olduğunu dile getiren Gündoğdu, gelişmeleri özetledikten sonra: “Zonguldak için ‘kömür sonrası’ bölgesel kalkınmanın kaldıracı olarak sunulan Filyos Vadisi Projesi, yine kömür üretimi gibi ekstraktivist (hafriyatçı) ve çevreye zararlı endüstri temelinde bir gelişme yolu tarif edilmiştir.” diyor. “Yatırım, üretim, istihdam” mottosuyla tanımlanan projenin tamamlandığında çok sayıda kişiye iş sunup bölgedeki ekonomik gelişmeyi tetikleyeceğinin çeşitli platformlarda dile getirilmesinin karşı çıkışları güçleştirdiğini söyleyen Gündoğdu: “Bu nedenle bu tür bir sorgulama bölgedeki muhalif sivil toplum örgütleri, çevre aktivistleri ve Filyos Vadisi Projesi’nden en yoğun etkilenecek Çaycuma ilçesinin belediye yönetimiyle sınırlı kaldı.” diyor. Projenin tamamen merkezi idare tarafından yapılıp yerel halkın yok sayıldığını da dile getiren yazar, ZTSO öncülüğündeki yerel sermaye gruplarının yeniden düzenlenmekte olan arazi tahsislerinde, merkezi aktörlerin gözetilip kendilerinin göz ardı edilmesi endişesi içinde olduğunu da ifade ediyor.
ZONGULDAK, TOPLUMSAL EŞİTSİZLİKLERLE ÇEVRESEL SORUNLARI DAHA AĞIR VE KRONİK BİÇİMLERDE YAŞAMAYA ADAY GÖRÜNÜYOR
Gündoğdu’nun dikkat çektiği bir diğer husus, kalkınmayı tetikleyeceği söylenen projenin üretken sektörlerden daha çok gayrimenkul yatırımcıları ve inşaat firmalarının yükselişini sağlaması olurken: “Filyos merkezde artan kira fiyatlarının bölgedeki yaşam maliyetlerini artırdığı sıklıkla dile getirilmekte. Kısaca projenin üretimden çok gayrimenkul ve inşaat, toplumsal refahtan çok yaşam maliyetinde artış biçiminde ‘çarpık’ ve eşitsiz biçimde somutlaşması bölgeye yönelik ekonomik kalkınma/gelişme vaadinin cazibesini azalttığı söylenebilir.” diyor. 2008 yılında gelişmiş kapitalist ülkelerde patlak veren krizin ardından otoyollar, hızlı tren hatları, köprü ve liman inşaatları şeklindeki büyük altyapı yatırımlarıyla istisnai ayrıcalıklar tanınan özel ekonomik bölgelerin mantar gibi çoğaldığını söyleyen yazar, bunun ‘yeniden kalkınmacılık’ veyahut ‘megaproje kalkınmacılığı’ olarak anılmaya başladığını söylüyor. AKP iktidarının 2010’lu yıllardan itibaren “çılgın projeler” söylemiyle toplumsal faydayı öncelemekten ziyade bölgenin doğal ve sosyal tüm özelliklerini maliyet-fayda ekseninde değerlendiren bu yönelime katıldığını ifade eden Gündoğdu, “Filyos Vadisi Projesi bu süreç içinde yeniden tanımlanmış ve ‘megaproje kalkınmacılığı’ politikasının tipik örneği olarak biçimlenmiştir.” diyor. Özel sektörün kârlılık hedefiyle şekillenip istisnai teşvikler ve ayrıcalıklı düzenlemelerle desteklendiği Filyos’un toplumsal eşitsizlikleri derinleştirmeye aday olduğunu söyleyen yazar, şu sonuç cümlesini de kuruyor: “Megaproje kalkınmacılığı; doğal ve toplumsal kaynakları, sermaye birikimi için gerekirse ekolojik ölçüleri göz ardı edecek ölçüde seferber etmeye yönelik olağanüstü ve dışlayıcı politikalar içeriyor. Megaprojeler eşliğinde yaşanan gelişme dinamiklerine artan toplumsal eşitsizlikler ve derinleşen çevresel sorunlar eşlik ediyor. Bu durum, geçmişte ulusal düzeyde gelişme süreçlerinde kömür üretimi etrafında önemli rol üstlenmiş Zonguldak bölgesinde daha ağır ve kronik biçimlerde yaşanmaya aday görünüyor.”
Tam bir fikir fırtınası olarak okuduğum kitap üzerine neler denebileceğini düşünürken beynim yandı resmen. Her bir makale üzerinde sayfalar dolusu yazı kaleme alınabilirdi çünkü. Kişisel tarihim için de önemliydi; kitaba adını da veren Büyük Madenci Grevi’ne “komiteci bir işçi” olarak katılmış, grevi ilmek ilmek ören kadrolar içinde yer almıştım. Zonguldak halkı adına kurulmuş en büyük itiraz cümlesini oluşturanlar arasında yer almak hayatımın en büyük bahtiyarlığıydı ayrıca. Tanığı olduğum, itiraz ettiğim, karşı çıktığım olayları anlatan yazıların tamamıyla bir özdeşlik kurdum mutlaka. Değişen işçi sınıfı kimliği içinde erkek(lik) halleri tartışılan kişi de bendim. 18’i yerin altındaki kör karanlıklarda olmak üzere 31 yıllık madenciliğim vardı çünkü. Hayat nelere kadir; geçimini kömürden kazanan bir kişi olarak başladığım toplumsal mücadeleyi, ekoloji mücadelesinde kömür karşıtı eylemler örgütleyerek sürdürdüm, bu da benim “alacalı” halim herhalde. Son yazıda anlatılan Filyos Vadisi Projesi ise ömrümün son dönemini hasrettiğim bir mücadele alanıydı. Her şey bana dairdi yani. Bir sivil toplum gönüllüsü olarak BEÜ’nün entelektüel birikimiyle kent arasında kurulamayan köprü hep dertti içimde. Büyük bir bilim ahlakıyla yazılmış kitabın sunuş bölümündeki şu cümleler nasıl da derman oldu derdime: “Kitabın yazarlarının hemen tamamı Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesinde akademisyen olarak görev yapıyor. Bu tarafıyla kitabı akademik bir inceleme olmasının ötesinde kente ve coğrafyaya karşı sorumluluk duygusunun bir ifadesi olarak görüyoruz. Kitabı bizim açımızdan ayrıca değerli kılan şey, yazıların akademide hâkim olan bireysel ve yalnızlaşmış bilgi üretim bağlamlarında değil, düşünsel paylaşım ve kolektif tartışma süreçleri içerisinde şekillenmiş olmasıdır.” Şapka çıkardığım bu sözlerin yazarı tüm hocalarımın beyninin ışığı önünde saygıyla eğiliyor, Zonguldaklılara, “Anlatılan senin hikâyendir” diyerek okuma çağrısı yapıyorum…























