İçinde yaşadığımız zamanın en belirgin özelliği belki de zeminin sürekli yer değiştirmesi. Dün sağlam sandığımız değerlerin bugün tartışmaya açıldığı, sözlerin hızla anlam yitirdiği, güvenin ise giderek kırılganlaştığı bir zaman dilimindeyiz.
Bu belirsizlik hali, yalnızca toplumsal yapıyı değil, bireyin iç dünyasını da derinden etkiliyor. İnsan zihni netlik arar; tutunacak bir anlam, sığınacak bir güven duygusu ister. Ancak sınırların flu olduğu, doğruların sık sık yer değiştirdiği bir düzende bu ihtiyaç karşılanamadığında, içsel bir yorgunluk başlar. Sessiz, görünmeyen ama bir o kadar ağır bir yorgunluk…
İşte tam da burada psikolojik dayanıklılık devreye girer. Dayanıklılık, dış dünyanın karmaşasını yok saymak değil; o karmaşanın içinde kendi iç dengesini koruyabilmektir. Kırılmadan değil, kırıldığını fark ederek ve yeniden toparlanarak yol alabilmektir.
Belirsizlik çağında en büyük tehdit, insanın kendi değerlerinden uzaklaşmasıdır. Sürekli değişen koşullara uyum sağlama çabası, zamanla kişiyi kendi merkezinden koparır. Oysa insanın en büyük gücü, dışarıdaki değişime rağmen içeride bir sabit nokta yaratabilmesidir.
Bu sabit nokta; vicdandır, etik duruştur, kendine karşı dürüst kalabilmektir. Herkesin yönünü kaybettiği anlarda bile kendi yönünü çizebilmektir.
Bugün belki hiçbir şey eskisi kadar net değil. Ama belki de mesele, dış dünyanın netleşmesini beklemek değil; iç dünyamızı netleştirebilmektir.
Çünkü psikolojik dayanıklılık, fırtınayı durdurmak değildir. Fırtınanın içinde savrulmadan kalabilmenin yollarını bulmaktır. Ve bazen en güçlü duruş, gürültünün ortasında kendi sessizliğini koruyabilmektir.























