Beş altı yaşlarında ufacık bir kız çocuğuydum. “Baban hiç sevinmedi, sen doğduğunda. Bu da başı yazmalı değil mi, bu da kaçar halaları gibi.” dedi baban. O kadar özensiz, o kadar öylesine edilmiş bu sözler benim aklımdan hiç çıkmadı. Teyzem de bilmez beni ne kadar üzdüğünü, hırpaladığını.
Babasına hayran ben ömrümdeki bütün dönemeçlerde beni yaralayan bu sözlerin etkisini gördüm. Yetmiş üç yaşındaydı babam aramızdan ayrıldığında. Karşısına çıkıp “Neden böyle söyledin?” diye sormadım. Sormadığım için üzgün ya da pişman değilim. Konu bu değil aslında.
Ben içten içe kendimle yarıştım. Babam belki de öylesine söylemiş, unutmuştu ama ben hiç unutmadım. Öyle olsun ki babam daha beni büyütmeden, beni tanımadan ettiği laftan pişman olsun, beni çok sevsin, benimle gurur duysun istedim tüm yaşamım boyunca.
Eğer bu sözler söylenmemiş olsaydı neler yaşanmamış olurdu ya da neleri yaşardım. Bilmiyorum ama “Keşke…” diyerek hayıflandığım şeyler olmazdı.
Toplumda hâlâ yaygın olan düşünceyi kabul etmez, karşı çıkar, “Ama baba!” derdim. Demedim. Lisede vasat bir öğrenci olarak okudum. Ben şiirler yazmalıydım, şiir yazanları tanımalıydım, daha çok yazmalıydım, okumalıydım. Yazmaktan hoşlanıyordum, geceleri annem “Yeter artık, kapat ışığı!” diyene kadar okuyordum. Kafiyeli sözcükler buluyordum, tekerlemeleri hızla ve çok düzgün söyleyebiliyordum. Bulmaca çözmeyi ve kelime oyunlarını seviyordum. Gramer bilgim akranlarıma göre daha iyiydi.
Oysa babamın kızı fen bilimleri okumalıydı. Edebiyatı, şiiri, sanatı bilmezdi ki babam. Ona kızmıyorum, onu eleştirmiyorum. Babamın doğrusu oydu. Kızı ya doktor olmalıydı ya da eczacı. Beycuma’da bir eczane açmalıydı.
Hâlâ öyle değil mi? Çoklu zekâyı kaç anne baba biliyordu o dönemde. Oysa insan zekâsı çok yönlü olduğu için farklı farklı zekâya sahip çocuklarımız. Hep öyleydi de biz bunu yıllar sonra öğrendik. Her çocuğun zayıf ve güçlü yanları farklıdır ve sabit değildir. Yeteneğimi geliştiren alıştırmalar yaparak sözel zekâmı o dönemde geliştirebilirdim. Benim öğrencilik dönemimde geleneksel yapıdaki eğitim sistemi; sayısal alanda çok iyi gelişmemiş öğrencilerin sahip oldukları diğer yeterliklerini görmezden gelerek, küçümseyerek ya da yok sayarak bu öğrencileri kolaylıkla olumsuz sıfatlarla etiketleyebilmekteydi. Oysa zekâ ancak kendine uygun ortam bulduğunda gelişir ve yüksek performans sağlayabilir. Bir piyanom olsaydı ya da bir kemanım belki de müziksel zekâmı desteklemiş olurdu ailem.
Edison gibi dahi olarak bilinen pek çok kişinin eğitim yaşamları araştırıldığında akademik anlamda başarılı olmadığı görülüyor. Neye ve kime göre başarı kriteri? Sanatsal alanda da çok başarılı bir çocuğun sunumunu aynı heyecan ve coşku içinde karşılamaz, onu sınıf içinde onurlandırmazsa hatta hafife alır, küçük düşürürse büyük olasılıkla o öğretmen, öğrencisinin görsel zekâ alanındaki gelişmesini sonlandırır. Tıpkı müzik aleti çalmaya çalışan çocuğa ailesinin “Kes gürültüyü!” tepkisi de o çocuğun ilerde herhangi bir müzik aletinin yanına bile yaklaşmasına engel olur. Mozart, zamanın Avrupa’sında müzik dahil bütün sanat etkinliklerinin, eserlerin maddi ve manevi her yönden desteklendiği bir dönemde yaşadı. Yaratılışından getirdiği yetenek, ailesinin ve toplumun etkisiyle doruğa ulaştı. Öyle olmayıp da “müzik özürlü” ya da müziği çok hafife alan bir aileye doğsaydı herhalde ondan “müzik dehası” diye söz edemezdik.
Benim de ortaokul ve lise yıllarımda müziğe ilgim ve yeteneğim vardı. Bir akrabamızın üç erkek çocuğu bir müzik grubu kurmuştu. Prova yaparken solist kızın sesi sokakta yankılanırdı. İçim giderdi. Bir kenarda oturup izlemeyi öyle çok isterdim ki… “Çalgıcılar başladı yine!” diyen babama “Ama baba!” diyemedim. O istemiyor diye hiç dile getirmedim. Keşke şan dersi alabilseydim o yıllarda… Sayısal derslerdeki başarısızlığımdan kaynaklanan kendimi saklama, zaman içinde özgüven eksikliğine neden oldu elbette. Yıllarca kimsenin yanında şarkı söylemedim tabii.
Büyük şirketler lisans programını hangi üniversitede tamamladığınızla, diplomanızla ilgilenmiyor artık. Ya da ilk şart değil insan kaynakları için. Sizin bir ürün ortaya koyma kapasiteniz, gerçek hayatta ve kurumsal hayatta karşılaştığınız problemlere etkili ve verimli çözüm üretme becerinizle, takım çalışması yapıp yapamayacağınızla ilgileniyorlar.
Benim lise yıllarımda sayısal derslerden başarılı ise o çocuk zekidir ve doktor, eczacı, diş hekimi ya da mühendis olabilir. Babam bilmezdi ki benim özel ilgi ve beceri alanımı fark etmesi gerektiğini, potansiyelimi keşfederek beni o yönde beslemesi gerektiğini. Sözün özü lisede edebiyat dalını seçebilseydim yazma serüvenimde daha önce yola çıkardım.
İki yıl babamın isteği doğrultusunda tercihler yaparak zaman kaybetmez, üniversite sınavlarında başarısız olmanın ezikliğini yaşamamış olurdum.
Kendi yolumu bulup edebiyat öğretmeni olmak için 3 Kasım 1980’de üniversiteye başladığımda “En iyilerden olmalısın.” dedim kendime. Liseyi hiç teşekkür ya da takdir belgesi almadan, herhangi bir öğrenci gibi bitiren ben üniversitede bambaşka bir kimliğe bürünüvermiştim. Dört yıl öyle çabuk geçmişti ki…
Hayatımdaki önemli kararlar öncesinde babam hep o sözleriyle beynimdeydi. Üniversitede kalabilir, sonradan yıllarca “Keşke!” demez, akademisyen olup gençlere ders anlatma arzumu yaşayabilirdim. Oysa benim bir an önce atamamın yapılması gerekiyordu. Para kazanmalıyım, annemin ben okuyorum diye yaptığı fedakârlıkları karşılıksız bırakmamalıyım, diyerek babama üniversitede kalabileceğimden ve hocalarımın beni destekleyeceğinden hiç söz etmedim. Şimdi düşünüyorum da çocuklar anne ve babaları adına karar vermemeli, karşılarına çıkan fırsatlardan onlara mutlaka söz etmeli. Belki babam da beni desteklerdi, başka türlü gurur duyardı benimle.
Üniversitede erkek arkadaşım olmadı, beni beğenenleri ben beğenmedim, benim beğendiklerim de beni beğenmedi. Olsaydı ne derdim? Herhalde bir flörtüm olmazdı. Babamı unutsam annemin “Aman kızım! Beni babana karşı mahcup etme!” uyarıları beynimde yankılanır dururdu. Ona da “Ama anne!” demeliydim. Diyemedim.
Üniversiteyi aceleyle bitirip kız kardeşimle Doğu görevine gitmeyi planlayan ben yine “Ama baba!” diyemedim. Benim için seçtiği, düşündüğü erkekle tanışmayı ve evlenmeyi kabul ettim. Kimse zorla “evet” dedirtmiyordu aslında. Ama küçücük bir kız çocuğuyken “Babanın istediklerini yapmalısın!” diye kodlanan beynim, şartlanan benliğim, “Hayır, olmaz!” dedirtmedi bana; bir iki ay içinde evleniverdim. Hemen anne oldum, kızımı dünyaya getirdim. İçimde okuma arzusuyla her şeyi burada, şu anda dondursam da dört yıl daha okusam gelsem arzumu da kimseye dile getirmedim. Şimdi üçüncü üniversitede kaydım var, o da bitecek elbette.
Daha üçüncü yılında bitirme kararı aldığım evliliğimi yirmi birinci yılında bitirebildim. “Dul demek, kül demekti.” Öyle diyordu babam. Çıkıp karşısına “Ama baba!” diyemedim. Babamı kaybettikten sonra yapabildim ancak. Varlıklarıyla gurur duyduğum, “İyi ki doğurdum, iyi ki anneleriyim!” dediğim çocuklarımı büyütürken geçiverdi zaman. Evliliğimde olması gerekenleri bulamayınca anneliğime ve mesleğime verdim kendimi. Öyle olmasa belki de yaklaşık kırk yıl “Hoplaya zıplaya” ve o kadar keyif alarak yapamazdım öğretmenliği. Hem eğleniyor hem öğretiyordum. Liseli gençlerle çalışmak beni genç tuttu, diyebilirim.
Bir prensip kararım var. Yaptıklarımdan pişmanlık duymamak. Kimse sana zorla yaptırmamıştır. Yapmışsan istemişsindir, istediysen bunun sorumluluğunu alabilmelisin, pişman olmamalısın. Benimki yapmadıklarımla ilgili yalnızca.
Bu yazıyı yazmadan önce düşündüm. Neredeyim, neden buradayım, neler değişik olabilirdi, neler için hayıflanıyorum.
Kurcalamanın gereği yok. Oldu ve bitti. Yaşadıklarım belki de şu andaki ben olmamı sağlamıştır. Kendimi seviyor ve onaylıyorum.
























Değerli eğitim emekçisi öğretmen arkadaşım harika bir yazı olmuş.Bizler babamıza,ailemize hayır diyemeyeceğim bir aile yapısında yetiştik.Öğretmenim yazınız için teşekkür ediyorum.
Yüreginize sağlık ,,okurken gözümü kırpmadım okudum desem yeridir ..Böyle bir yazı böyle bir anlatım harika ötesi????????
Aynur çok güzel anlatmışsın, ortaokul ve lisede çalışkan bir öğrenciydin ama, gerçekten Edebiyat a çok ilgin vardı kompozisyonları çok güzel yazardın, Türkçe edebiyat derslerinde çok mutluydun, Nihat Memik in hayranıydın, bende hiç sevmezdim Edebiyat dersini, Baban a dediğin gibi istediklerini anlatabilseydin herşey farklı olabilirdi, Geç de olsa istediklerini yapabiliyorsun, sana tüm kalbimle iyi dileklerimi gönderiyorum anılarını yaşadıklarını yaşayacaklarını çok güzel anlatıp yazacaksın.
Yazınız kendi ailenize ve size ait gibi olsa da sanırım ben dahil bir çok ailenin ortak özelliğin i böyledir. İki üniversite mezunu çocuk babası olarak bizim ailemizin de sizin ailenizden düşüncesi farklı değildi. Sırf çocukların iyiliğini düşünerek yapıyor zannettiklerimizin yanlış olduğunu ancak torun torba sahibi olduğumuzda anladık.
Yazınız kendi ailenize ve size ait gibi olsa da sanırım ben dahil bir çok ailenin ortak özelliğin i böyledir. İki üniversite mezunu çocuk babası olarak bizim ailemizin de sizin ailenizden düşüncesi farklı değildi. Sırf çocukların iyiliğini düşünerek yapıyor zannettiklerimizin yanlış olduğunu ancak torun torba sahibi olduğumuzda anladık.