BİR YOLCULUKTU
Bir yolculuktu bu ve yolun sonunda
Ulaşmak istediğim kendimdi
Yalnızlığımın parmak izlerini
Bırakarak geçtiğim yollara
İçimde gitmek mi kalmak mı duygusu / Ataol BEHRAMOĞLU
YOLDAN GEÇEN BİRİ
Yıllar geçti üzerinden. Düşünüyorum, su doldurmaya giderken yolda bulduğum gazete parçasını yutar gibi okuduğumu fark etmeseydim, o gazete parçasındaki Nurhayat Öğretmen’in hikayesini okumasaydım; o zaman karar vermeseydim yeniden sınava girmeye, tercihlerimi kendi istediğim gibi yapmasaydım neleri değiştiremezdim? Sanırım bizim köye yakın bir köyde bir çiftçinin beş altı çocuklu karısı olur, “Ben okuyamadım, hiç olmazsa kızlarım okusun!” diye başka türlü mücadele ederdim. Ama yine kendimi sever, yine kendimi onaylar, içinde bulunduğum koşulları güzelleştirmeye, şiirler okumaya, hikâyeler yazmaya devam eder, yaşama sevdamı anlatır dururdum.
"Yaşamımı bütünüyle değiştirmek istedim. Bir serüven yaşamak, daha önce hiç yapmadığım şeyler yapmak değildi niyetim. Okumaktan başka çıkışım yoktu çünkü köyden.
Her yaz Safranbolu’dan köye geldiğimiz halde alışamamıştım tarlaya, çifte çubuğa. Hiç inek sağmadığım gibi yanına bile yaklaşmadım ki hiçbir hayvanın. Tarlaya gidip çapa yapmadım, ekin biçmedim, fasulye dikmedim, biber ya da patlıcan fidelemedim. Bu saydıklarımın hepsini annem ve babaannem yaptı. Zonguldak’ta yaşayan halamın kızından aldığım kitapları okurdum; şiirler yazardım mavi ciltli, kalın defterime. Bir de Kemalettin Öğretmen vardı, yazın yanında getirdiği kitapları alırdım ondan. “Ana” romanını ondan alarak o yıllarda okumuştum. Kocasının baskı ve eziyetinden kendini fark edemeyen bir kadın, önce kendi içinde devrimi gerçekleştiriyor ve okuma yazmayı öğreniyordu. Kocaman bir yüreğe sahipti. Hor görülen, aşağılanan, şiddet uygulanan kadınlardan biri olmayı reddetmiş, çektiği acıları çekmesi gereken acılarmış gibi algılayan bir kadın olmaması gerektiğini görmüştü.
Ben de kendi devrimimi gerçekleştirmeliydim. Rusya’nın küçük bir köyü değildi, Anadolu’daki herhangi bir köydü ama çok da farklı değildi. Köyümdeki bütün kadınlar da çok çalışıyordu ama yoksul gibi yaşıyorlardı. Hemen hepsi de sıradan, tekdüze hayatlar yaşıyordu; çoğu okuma yazma bile bilmiyordu. Anaç, duygusal kadınlardı. Doğaya karşı da evlatlarına gösterdikleri sevgi ve şefkati gösteriyorlardı. Araba yolunda gördüğü salyangozu ezilmekten kurtarıp yol kenarında çimenlerin üzerine bırakan, sahipsiz lohusa köpeğin yavrularının hepsini tek ineğinden aldığı sütle besleyen; yağmur altında kalmasınlar, üşümesinler diyerek her yavruyu kuru otlarla yaptığı yer yatağının üzerine taşıyan anaç ruhlu kadınlardı hepsi de.
Ana Pelagoya Nilovna, oğlu hapisteyken okuma yazma öğrenmişti; hatta bildiriler ve kitaplar dağıtıyordu. Oğlunun arkadaşlarını da evladı gibi sevmişti, onların davalarını öğrenip aralarına katılınca sıradan bir kadın olmaktan çıkmış, öğrenmeye aç biri haline gelmişti. Böylece yaşamı bir maceraya dönüşmüştü. Ben de yaşamımı bir maceraya döndürmeliydim.
Yaşamak, her insan için bir kendini bulma yolculuğu. Aradıkça daha fazla bulduğum, aradıkça daha fazlasını araman gerektiğini anladığım bir yolculuk. Önüme her yokuş çıktığında onu tırmanırken duyduğum yorgunluk; sonrasında huzura, kıvanca evrildi.
Önce köyden çıkmam gerekiyordu, köyde kalırsam yazacağım hikâye beni anlatamazdı. Bizim köye göre çok büyük bir kasabaydı Safranbolu. Yaz dönemine dek gelen yaklaşık üç ay dışında hep Safranbolu’daydık. Babam memurdu ve belli bir sosyal çevremiz vardı. Kütüphanesini bana açan İffet Abla vardı. Kütüphane var mıydı bilmiyorum Safranbolu’da ama ben zaten yerli ve yabancı klasikleri komşularımızdan alıyor ve okuyordum. Oysa köyde lise yoktu, lise düzeyinde kitaplar yoktu. Romandan, şiirden konuşacağımız arkadaşlarım yoktu. Köyde tabii ki arkadaşlarım vardı ama onlarla kanaviçe işliyor, örgüler örüyorduk. Bazen bahçede anneme yardım ediyordum ama burada yaşayarak sürdüremezdim yaşamımı. Kendimi ifade edemiyordum köyde.
Üniversite okumalıydım, başka yol yoktu önümde. Köyümün en güzel kızı daha genç kız olmadan gelin olmuş, diğeri Almanya’ya gelin gitmişti daha lise yaşlarında. Lise olsaydı köyde onlar da okurdu tabii. Ben kara mara, ufacık bir kızdım; beni Almanya’ya oğluna gelin götürecek biri yoktu, kimsenin dikkatini çekmiyordum, görücü falan gelmezdi yani. Ancak okuyarak kendimi bulup anlatabilirdim. Köyde yaşadığım iki yıllık süreç belki de tüm yaşamımı etkileyecekti.
Bazı duraklamalar uzun yolculukların başlangıcıdır. Liseyi bitirdiğim yıl babam Kdz Ereğli’ye atanmıştı. Babam ve henüz lise son sınıftaki kardeşim bir süre otelde kalmışlardı, sonradan ev tutulduğunda ise annem ve ben babaannemlerin yanına, köye yerleşmiştik. Kdz Ereğli’ye seyrek aralıklarla, yaz döneminde denize girmek için gidiyorduk. Bu arada köyde bulunduğum yıl da üniversite sınavına girmiş ama yine başarılı olamamıştım. O yıllarda tercihler, sınav öncesinde yapılıyordu. Babam tercihlerimi yine okul müdürü ile birlikte yapmıştı. İlkinden farkı tıp ve ecza yerine hukuk fakülteleri sıralanmıştı tercih formuna. Oysa tıp da eczacılık da hukuk da benim yaratılışıma uygun değildi. Ben şiir okumalıydım, öyküler yazmalıydım. Okuduğum romanlar yoluyla dünyanın hiç bilmediğim ülkelerine gidebilmeli, kendimi romandaki kadının yerine koymalı, onun yaşadıklarından hareketle kendi hayatımla ilgili çıkarımlar yapabilmeliydim.
Yeni bir romana başlayarak çeşitli yolculuklara çıkmalıydım. Şimdiye kadar bilmediğim ya da bildiğim ama farkında olmadığım birçok şeyi bana öğretecek yolculuklara… Yazar; özlemlerimi, hırslarımı açığa çıkartabilmeli, doğamı, davranışlarımı veya hayatımın o anına kadar karşılaşmadığım gerçek yaşam durumlarını tanıtabilmeliydi. Lisede edebiyat hocam "Eğer psikolojiyi anlamak istiyorsan Dostoyevski oku, sosyolojiye ilgin varsa da Tolstoy oku." demişti. Okuyunca anladım neden hocamın böyle söylediğini. Çünkü roman okumak; toplumların yaşam biçimlerini, dönemin insanlarının duygu, düşünce ve psikolojik ruh hallerini yansıtır. Sözgelimi Rus edebiyatı okuyunca, aslında bir Rus ile bir Türkün ne kadar çok benzer yanları olduğunu, farklı toplumlar olmamıza rağmen birçok ortak kültürel unsurların olduğunu görebiliyoruz.
Kendime yolculuğum sürmekte. Küçücük bir mekanda başka bir evrende… Uzun yolculuğumda öğrendiklerimi içselleştirdim, kabullendim. Yolculuğum bitmedi. Artısı ve eksileriyle keşfettiğim, kocaman bavullara doldurduğum deneyimlerim ve aldığım dersler… Şimdi yüklerimi boşaltıp evimi yenileme zamanı. Artık kırmızı çizgilerimi, beyaz bayrağımı, sınırlarımı biliyorum ve potansiyelimi keşfettiğim yolculuklardan sonra şimdi minik yürüyüşler yapacağım. Çevremde bana arkadaşlık edecek bir dolu güzel insanla birlikte.
Aynur MUSLU
Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni
























Kaleminize yüreğinize sağlık..Yazılarınızı okurken içimden geçenleri anlatmak zor..sadece yüreğim kıpır kıpır heyecanla ve soluk solüğa okuyorum ..Teşekkürler öğretmenim..iyi ki yollarımız kesişmiş..
Mehtap Öğretmenim, değerli yorumunuz için çok teşekkür ederim. Sizin şiirleri bizi de ben ilgiyle okuyorum.
Çok güzel... İlgiyle ve merakla okudum. Yazmaya devam... Kalemine , yüreğine sağlık...
Çok değerli Abdullah Hocam, sizin öğrenciniz olmak gurur veriyor. Size hep müteşekkir oldum.
Bütün yazılarınızı zevkle okuyorum hayatta ki ilk öğretmenim.
En büyük şansınız babanızın memur olmasıymış, ve bir de kara mara küçük bir kız olmanız. Tabiki elinize geçen o gazete parçasını okumak ve kafanızda çakan şimşek ile geleceğiniz hakkında karar vermenizde etkili olmuş. Güzel bir hayat hikayesi okudum kaleminiz. Daim olsun hocam nicelerine inşallah
Muharrem Hocam, değerli yorumunuz için çok teşekkür ederim. Ben de sizi ilgiyle takip ediyorum.