Bu ülkede kendini "aydın", "ilerici", "devrimci", "demokrat", "hak savunucusu" olarak tanımlayan insan sayısı az değil. Fakat ne zaman bu insanların bir kısmına yakından bakma fırsatı bulsam, söylemlerinin büyüklüğü ile hayatlarının gerçekliği arasındaki uçurum dikkatimi çekiyor.
Toplumu değiştirmek istiyorlar ama kendilerini değiştirmeye yanaşmıyorlar.
Ülkenin demokrasi sorununu saatlerce anlatabiliyorlar; ancak en küçük eleştiride karşısındakini susturmaya çalışıyorlar. Adaletten söz ediyorlar ama mesele kendi çıkarlarına dokunduğunda adalet anlayışları esneyiveriyor. Liyakatsizliği eleştiriyorlar ama önlerine çıkan torpilli fırsatları değerlendirmekten geri durmuyorlar.
Paylaşmayı savunuyorlar ama paylaşamıyorlar. Dayanışmadan bahsediyorlar ama en yakınındaki insanın yükünü omuzlamaya gönüllü değiller. Birlik çağrıları yapıyorlar ama çevrelerindeki insanların büyük bölümüyle kavgalılar. Sürekli kutuplaşmayı eleştirirken, en sert kutuplaşmayı kendi ilişkilerinde üretiyorlar.
Kadın haklarını savunuyorlar ama günlük yaşamlarında kadını küçümseyen, değersizleştiren ve inciten davranışlar sergileyebiliyorlar. Şiddeti lanetliyorlar ama dilin, dışlamanın, aşağılamanın ve manipülasyonun da bir şiddet biçimi olduğunu unutuyorlar.
Okumadan yazıyorlar. Dinlemeden konuşuyorlar. Anlamadan hüküm veriyorlar.
Güvenden söz ediyorlar ama güven vermiyorlar. Sevgiden söz ediyorlar ama sevgiyi çoğaltmıyorlar. Saygı bekliyorlar ama saygı göstermiyorlar.
İşin en düşündürücü yanı ise şu: Kendi yaşamlarında çözemedikleri sorunları, büyük ideolojik cümlelerin arkasına saklayabiliyorlar. Çünkü insan bazen dünyayı kurtarma iddiasını, kendisiyle yüzleşmemek için kullanır. Toplum üzerine konuşmak, insanın kendi yaralarına bakmasından daha kolaydır.
Psikolojik açıdan bakıldığında burada karşımıza çıkan şey; farkındalık değil, çoğu zaman farkındalık yanılsamasıdır. Kişi kendisini eleştirel düşünen biri olarak görürken, aslında eleştiriyi yalnızca başkalarına yöneltmektedir. Kendisine çevrilen aynadan ise rahatsız olmaktadır.
Bu yüzden bugün ülkenin en büyük problemlerinden biri yalnızca ekonomik krizler, siyasi kutuplaşmalar ya da kurumsal sorunlar değildir. Aynı zamanda düşünce ile davranış arasındaki tutarsızlığın normalleşmesidir.
Çünkü gerçek aydınlık; çok konuşmakta değil, yaşadığını savunmakta saklıdır.
Aksi hâlde ortaya çıkan şey aydınlık değil, yalnızca aydın görünme çabasıdır.
Ve bazen insan, en çok ışık hakkında konuştuğu yerde kendi karanlığını gizlemeye çalışır.
Belki de en büyük devrim; dünyayı değiştirmeye çalışmadan önce insanın kendi gölgesiyle tanışabilmesidir.

























