BİR İNSANLIK ÇIĞLIĞIDIR
Söylemeye bile gerek yok, kendi dilini kurmuş, biçemini oluşturmuş usta bir şairdir Mehmet ağabey. Kitaplarına bir parça teşne olan herkes, önüne gelen yeni bir şirini diğer şairlerin dizelerinden hemen ayırabilir. Hayatın tam kalbinden süzülen dizelerdir onun ki, bizzat yaşamından beslenmektedir çünkü. Karşılaştığı zorluklar, yaşadığı coşkular, ailesi, çocukluğu, dostlukları, aşkları, hayal kırıklıkları, arkadaşlık acıları, siyasal düşünceleri, tanığı olduğu olaylar, yaşam mücadelesi, yaşadığı topraklar, o topraklardaki insan hikâyeleri, oraların doğası mutlaka uç verir bir yerlerden. Avazı firuze kulelerden, sırça köşklerden, lüks lokantalardan, yıldızlı otel resepsiyonlarından değil 708. Sokak’taki gecekondudan, EKİ’nin üç vardiya üreten atölyelerinden, kültür sanat etkinliklerinden yükselir. Organik bir aydınıdır o; doğal bir sese, içsel bir söyleyişe sahiptir bu nedenle. Otobiyografik ögelere çokça yer verir ama şiiri asla otobiyografi değildir, alçak gönlü kendini bu kadar önemsemesine izin vermez zaten. “Kendini Lorca mı sandın” başta olmak üzere birçok dize ve içtenlikle yaptığı özeleştiriler bu alçak gönlün ürünüdür. Acılarını, yaralarını, çocukluğunu yaşam mücadelesi içinde biriktirdiklerini bir manivela olarak kullanıp evrensel insanlık hallerine varır; kendi sesiyle başladığı şiir, bittiğinde tüm insanlığın ortak sesidir artık. O mikro-kozmosta gözelenen lirizm, sonunda acunsal bir masala dönüşür. Demem o ki, bir insanlık çığlığıdır Mehmet ağabeyin şiiri…
RUHU VE KALEMİ EMEK KENTİNDE ŞEKİLLENMİŞ BİR ZONGULDAK ŞAİRİDİR
Hiç kuşku yok ki Mehmet ağabey, “Zonguldaklılık” ruhu ve bilincinin yapı taşı, oluşturucu ögesidir. Bugün “Zonguldak” denince yüreği gerçekten yanan ne kadar insan varsa hepsinde harcı olan hayat ve hayal bilgisi öğretmenidir. Görele doğumlu bir “Giresun uşağı” olsa da ruhu ve kalemi emek kentinde şekillenmiş, üzerindeki işçi tulumuyla yer altının uğultusunu estetik bir imge olarak gün yüzüne çıkarmış bir işçi aydındır. Kentin sahip olduğu değerleri, insani iklimini, emeğin o iklimin oluşumundaki yerini en iyi bilen kent bilgesidir. Bana sorarsanız, bir başına: "Karışır birbirine divitin pazen / yiter erzincan giresun batman yüzleri / dönüşür zonguldaklıya sırılsıklam terden" dizeleri bile Mehmet ağabeyin bu bilge kişiliğini tüm görkemiyle serer ortaya. Kitaplarında derin bir sevgiyle ele aldığı Zonguldak; taşı toprağı, isi dumanı, yükselen uğultusu, bitmeyen sisi, dinmeyen yağmuru, dost yüzlü insanlarıyla şiirini de, yaşamını da şekillendiren bir mübarek beldedir. Söylemeye ne kadar mezunum bilmiyorum, ifadem yanlışsa cehaletime sayın lütfen: Mehmet ağabey, yaşadığı coğrafyanın kederini, yeraltı insanlarının büyük meşakkatini yazınsal dile dönüştüren maden edebiyatçılarının yalnızca Zonguldak’taki değil, ülkedeki en önemli temsilcilerinden biridir. Her ne kadar o sık sık Lorca’ya vurgu yapsa da tıpkı Zola, Skipsey, Llewellyn, Sinclair gibi maden havzası kültürünü, bu kültürün insan ruhundaki izlerini, yer altı insanlarının doğayla olduğu kadar hakları için verdiği mücadeleyi en sarsıcı şekilde anlatan, belleklere kazıyan isimler arasındadır…
ZONGULDAK’IN ŞEHİR KÂTİBİDİR
“Zonguldak şairi” tanımı bence az gelir Mehmet ağabeye. O aynı zamanda Zonguldak’ın belleği, belgecisi, yaşananların zaptını tutan vakanüvisi, değerlerini kayıt altına alan şehir katibidir de. Bir vakanüvis olup madenci eylemleri başta olmak üzere kent hafızasında iz bırakmış olayları dize dize taşıdı şiirine. Maden işçilerinin 1965-68 eylemlerini tıpkı “90-91 Grevi ve Büyük Ankara Yürüyüşü” gibi tarihi bir veri olmaktan çıkarıp insani boyuta taşımakla kalmadı, Türk edebiyatının sınıfsal çatışmayı en yalın ve sarsıcı dille anlatan şairlerinden biri de oldu. Onun dizeleri sayesinde, Kozlu’dan, Karadon’dan, Üzülmez’den kopup Gazipaşa Caddesi'ne akan sarı baretli işçilerin ayak sesleri, sloganları, çığlıkları hâlâ kulaklarımızda yankıyor. Yetinmedi gönüllü şehir kâtipliği yapıp hem emeğin hem de günlük yaşamının yükünü çeken hafıza mekânları kayıt altına aldı. Gerçekten böyle mi yapmak istedi bilmiyorum ama muktedirlerin ya da zamanın acımasızca yıktığı kentsel mirası dizeleriyle koruma altına alıp belleklerimize kazıdı. Ah becerebilsem de Mehmet ağabeyin şiirini yalnızca bu açıdan ele alabilsem, inanın muhteşem bir kent monografisi çıkar ortaya. “Madencinin Günlüğü”ndeki şu dizeler ne demek istediğimi çok daha iyi anlatıyor : “… biliyordu / bastığı betonun üzerinde yükselen / şu koca iskelet / görkemli bir yapı olacaktı / ve vakıflar iş hanı diye anılacaktı / biliyordu / şimdi bakışlarını ayırmadığı şu köprü / bir zamanlar bu iskelet yapı gibiydi / şimdi arabalar geçiyordu üzerinden / ve bir insan selidir akıyordu / görüyordu //insanlar kaçıyordu / gazipaşa caddesinden fevkani köprüye doğru / insanlar kovalıyordu insanları / kaçanların başında baret / kovalayanların başında baret / kaçanların bareti sarı ve plastikti / kovalayanların ki ak ve çelik / sis bombaları yağıyordu / çelik baretlilerin elinden / yağıyordu da ağlatıyor aksırtıyordu…”
HER DEM HİZMETE HAZIR BİR KÜLTÜR EMEKÇİSİDİR
Onu ilk kez 70’lerin ikinci yarısında Zonguldak Halkevi’nde gördüm galiba. Ben bıyıkları yeni terlemeye başlamış bir çocuk, sol fikirlerle yeni yeni tanışan bir sempatizanken o Halkevinin başkanıydı; ulaşılmaz bir yerde gibiydi bu yüzden. Anımsadığım ilk net görüntüyse o vakitler sağlık emekçilerini bir araya toplamaya çalışan Tüm Has-İş Sendikasındaki karşılaşmamızdı. Atatürk Kültür Merkezi (Ki o bina, sıralarında okuduğum Zonguldak Merkez Ortaokuluydu) yokuşunda bulunan Tüm Has-İş’i, İlerici Gençler Derneği (İGD) kapatıldıktan sonra mesken tuttuğumuza göre 1979 sonları olmalı. Yanında birkaç kişi ile birlikte, yaklaşan Halkevi kongresi öncesi görüşmeler yapmaya gelmişti Mehmet ağabey. Elini sıkıp biraz sohbet etme imkânı bulduğum o görüşmede bir uzlaşı da sağlanmış olmalı ki seçimlere ortak liste ile gidilmişti. Her dem hizmete hazır bir kültür savaşçısıydı o. 12 Eylül faşizminin o zifir günlerinde TUSAK diye bir güneş doğdu kentte. Tam adı “100. Yıl Turizm Sanat ve Kültür Kooperatifi” olan TUSAK, Mehmet ağabeyin cin zekâsının ürünüydü. Doğrusu bu ya, insanların sokakta yan yana yürümeye çekindiği o zehirden günlerde dernek kurmak epey müşkül bir işti. Turizmi Teşvik Kanunu çıkmış, turizm geliştirme kooperatiflerinin kurulması özendirilmişti. Bir sürü belgeyle emniyete gidip manalı sorulara muhatap olmak yerine, polis denetiminin tümüyle uzağında böyle bir kooperatif kurmayı düşünmüştü…
SANATÇI ÜRETEN BİR FABRİKADIR
Tek başına bir kitabın konusu olacak TUSAK’la diğer sayfalarında ismi bolca zikredilen arkadaşlarıyla birlikte kentin kültür-sanat yaşamını ağır yasaklar içinde ayakta tutan etkinlikler yapmakla kalmadı, herkesin umudunu da diri tuttu. Kooperatif bir sanatçı fabrikası gibiydi ayrıca.
Kendisiyle övünmeli Mehmet ağabey müziğe, halkoyunlarına, tiyatroya, fotoğrafa, karikatüre ilk adımını burada atanlar, alanlarının önemli isimleri arasında şimdi. İlk eğitimlerini buradan alan zamanın tıfıl gençleri, bugün kentin kültür yaşamını şekillendiriyor. Sanatsal üretimde hiçlikle malul olan ben, kendimi daha çok emek mücadelesi içinde konumlandırdığım için TUSAK’a üye olmadım ama tüm etkinliklerine katıldım keyifle. Zaman zaman uğrayıp Mehmet ağabeyle sohbet de ediyordum. Piyasada kitabın mumla arandığı o dönemde, kitaplığımda hâlâ duran bolca şiir kitabı aldım oradan. Sonrasındaki Karya Kitabevi zamanlarında da; Sosyalist Birlik Partisi, Birleşik Sosyalist Parti, Özgürlük ve Dayanışma Partisi yıllarında da; İstanbul’la başlayıp Giresun’da tamamladığı “yürek sürgünlüğü” günlerinde de tam bir ağabey-kardeş ilişkisi oluştu aramızda. Zaman zaman görüşlerimiz farklılaşsa da onun bana sevgisi, benim ona saygım hiç eksilmedi. Sevinçle ifade etmeliyim ki en yakınındaki insanlardan biri oldum zamanla…
DOSTLUKLARIN İNSANIDIR
1967’de yayımladığı “Acunsal Masal” ile 1974 tarihli “Yılansırtı Dostluk” onda da kalmadığı için hiç geçmedi elime. 1976’da yayımladığı “Madencinin Günlüğü” Meşrutiyet Mahallesi’nde, kiracı durduğumuz kalın duvarlı Rum evinin bir camında oluşturduğum kitaplıkta yerini alan ilk eserlerden biriydi ama. O kitap gibi “Denkleyerek Hasreti” kitabının “Denkliyerek” yazıldığı tipo baskısı da hâlâ duruyor kitaplığımda. İlk sayfasına 18.05.1983 tarihini atmışım da ona imzalatmamışım nedense, başka bir yerden almışım demek ki. Tüm bunları şunun için yazıyorum: Tanıyan herkes bilir, dostlukların insanıdır Mehmet ağabey. Sıcakkanlıdır, çok kolay ilişki kurar herkesle; ne o ne de bir şekilde tanıştığı insan bir daha kopmaz birbirinden, en azından insani ilişkileri sürüp gider. Ne güzel ki, yazıyı hazırlarken hafızamı çok zorladım da onunla arkadaş olup sonrasında selamı sabahı kesen bir kişiyi bile anımsamadım, kavga edenler de dahil buna. Samimi bir insandı Mehmet ağabey, birini incittiğini düşünürse ne yapar eder gönlünü alırdı. Bunun için özel bir çaba harcamasına da gerek yoktu; incelikli davranış, içtenlik onun doğasında olan bir şeydi çünkü. Kendinden önce kitaplarıyla başlayan bir tanışıklığın süreç içinde sağlam bir ağabey-kardeş ilişkisine dönüşmesi bu özellikleri sayesindeydi kesinlikle. Bir vefa abidesiydi o. Ömründe izi olan herkese şiirler ithaf edip dizeleri arasında ismini geçirmesi, dostluklarına verdiği değerin en somut göstergesi değil mi sizce de?
HAYATINI HEP ALIN TERİYLE KAZANAN BİR EMEK ADAMDIR
Onu tanımlayan en önemli sözcüklerden biri de “emek”tir kesinlikle. Hayatın her alanının emekçisiydi çünkü. Giresun’da tarımla geçimini sağlamaya çalışan bir ailenin çocuğu olarak başladığı hayatı, Zonguldak’taki maden işletmesinde çalışarak sürdürdü. Şiirlerinden biliyoruz ki, henüz küçücük bir çocukken, on nüfuslu ailesine bakan babasına omuz vermek için iskarpinlerini parlattı afili delikanlıların; okul harçlığını çıkarmak için sarhoşuna, bezirgânına çay demleyip kahve pişirdi. Gecenin çark yarılarına kadar uykusuz kaldığı, sevdaya hasret bu günlerin sonunda “Elektrikçi” olarak işe girdiği Ereğli Kömürleri İşletmesinden, “Tesellüm memuru” olarak emekli oluncaya dek hep emeğiyle kazandı hayatını; üç çocuğunu alnının teriyle büyüttü. Kentin kültür hayatının da emekçisiydi o. Şair ruhlu bir çocuk olarak geldi dünyaya. Yirmili yaşlara bile gelmeden “Acunsal Masal”ı yayımlayıp, hayattan “Şair Mehmet” olarak göçtüğüne göre hakkını da verdi bunun. Sanat ve kültür çalışmalarına Halkevi’nde başladı. Kentin o tarihlerdeki efsane tiyatrocusu Memduh Oynar ile tiyatro çalışmaları yaparak şair kimliğinin yanına “tiyatrocu”yu da ekledi. Yönetmen olarak bazı oyunları sahneye koydu, kentteki tiyatro gruplarına destek verip bu alandaki geleneğin sürmesini sağladı. Kim, sanatın hangi alanında ürün veriyorsa versin, Mehmet ağabey ona mutlaka ulaşır, gelişmesi için çaba harcardı. Gönlü öyle zengin bir insandı. Tanığıyım Karya Kitabevi günlerinde kenti kitapla buluşturacağım diye ne çok kitap taşıdı sırtında. İster tarlada güneşin, yağmurun altında olsun, ister yerin yüzlerce metre derinliklerinde hep emeğiyle geçinenleri ve onların mücadelesini anlattı. Sonunda “Emek ve Zonguldak şairi” unvanını sonuna kadar hak ederek kazandı…
ÇIKARDIĞI DERGİLERİ ZONGULDAKLI YAZARLARA OKUL OLAN YAYINCIDIR
Şimdiden bakıp o zamanki olanaksızlıkları düşününce nasıl büyük işler başardığını daha iyi anlıyor insan. Henüz yirmili yaşların eşiğine geldiği 1967’de bir grup arkadaşıyla birlikte, sanatın her dalında ürünlerin yer aldığı “Uğraş” adlı dergiyi çıkardı. Kendi deyimiyle, “Acemilik, bilgisizlik ve en önemlisi maddi yetersizlikler” nedeniyle ancak beş sayı çıkabilen Uğraş, ikinci kez 1995’te yeniden yayım hayatına başladı. Bu kez 12 sayı çıkan dergi, Zonguldaklı pek çok yazar için okul oldu adeta. Bazı yazarlar ilk ürünlerini burada yayımlarken, kimileri Uğraş’ta daha da yetkinleştirdi kendini. Birçok ile, yazın insanı ve örgütüne gönderilen Uğraş, bu yönüyle Zonguldaklı yazarları kent dışına taşıyan, tanıtan bir platform işlevi de gördü. İçinde yazınsal değeri yüksek metinlerin de yer aldığı dergide, ulusal düzeyde tanınmış birçok isim de kalem oynattı. İki Uğraş arasında bir de “Çığ” dergisi macerası var Mehmet ağabeyin. Akıl almaz bir sanat emekçisi, zorluklardan yılmayan gözü kara bir kültür insanı olarak maddi yetersizliklerin, türlü zorlukların, yoksunlukların içinde çıkardığı Çığ da ilk “Uğraş” gibi beş sayı çıksa da, iz bıraktı Zonguldak’ta. Üçüncü sayısı “Ahmet Naim Özel Sayısı” olarak yayınlanan Çığ; kendi verdiği bilgiye göre gerek Behçet Necatigil’in “Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü”ne gerekse Şükran Kurdakul’un “Şairler ve Yazarlar Sözlüğü”ne kaynaklık etti bu konuda…
KUŞAKLARI BİRBİRİNE BAĞLAYAN KÜLTÜR KÖPRÜSÜ
O gerçek bir gönül insanı, yukarıda da ifade ettiğim gibi vefa abidesi bir kişiydi. Bu kişiliğiyle Zonguldak’taki kuşakları birbirine bağlayan bir “kültür köprüsü” de oldu. İddiayla söylüyorum, Mehmet Yılmaz olmasa genç kuşakların Ahmet Naim Çıladır gibi, Mehmet Seyda, Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu’yu bu denli tanıması çok zordu. Rüştü Onur için neler yapmadı ki: Devrek’e gitti, oradaki dostlarıyla birlikte kaymakamlığı, belediyeyi harekete geçirdi, kent meydanına büstünün yapılmasını sağladı, yaşadığı sokağa ismini verdirdi. Kitapta öyküsü anlatılıyor, Çağdaş Halk Sanatları Araştırma Derneği (Çağdaş HASAD) ile birlikte, Zonguldak’ta, Rüştü Onur anma etkinliği yaptı. Tanığı olduğum için söylüyorum, o etkinlikte görev alan birçok insan Rüştü Onur ismini ilk kez o etkinlik sırasında duymuştu. Kentin kültür insanlarına yerel gazetelerde hazırladığı kültür sayfalarında yer verdi bolca, onların çabalarını övüp eserlerini tanıttı. Bazı huysuzlukları olsa da kıskançlık nedir bilmeyen, sıfır kaprisli bir insandı. İrfan Yalçın, Behçet Kalaycı, İbrahim Yıldız, Hamit Kalyoncu gibi yerel değerlere büyük hürmet gösterdi yaşadığı sürece; onların toplumla buluşması için adeta gecesini gündüzüne kattı. Kendinden küçüklerinse gerçek bir ağabeyiydi; yetişmeleri, iyi bir sanatçı olmaları için büyük emek verdi onlara…
EFSANE KİTABEVİ KARYA’NIN KURUCUSUDUR
Karya Kitabevi yıllarıysa bir efsaneydi gerçekten. Ne çok kitap aldım oradan, ne çok insan tanıyıp ne çok varsıllaştım. Ne hayallerle kurdu o kitabevini, ayakta tutabilmek için ne çok özveri gösterdi. O zamanın coşku dolu mekânını içim burkularak anımsıyorum şimdi. Mehmet ağabey, kazanmak için bir ömür harcadığı emekli ikramiyesinin tümünü döktü oraya; çoluğunun çocuğunun nafakasını Karya’da tüketti. Maddi olarak bin bir zorluk içinde olmasına karşın, ülkenin en önemli aydın ve yazarlarını buluşturdu Zonguldaklılarla, söyleşiler, imza günleri, paneller yaptı. Yazarlara şimdiki gibi “kaşe ücreti” ödemese de otobüs biletinden yemek masrafına, konaklamadan gezilere tüm masraflarını tek başına karşıladı. Yazarken inanın sırtımdan ter boşalıyor; insanlar okusun diye sırtında taşıdığı kitaplar elinde kaldı bir de. Uslanmaz bir yazın insanı olarak Zonguldak’ta düzenlenen tüm kültür-sanat festivallerine katkı sağladı, kitap sergileri açtı. Karya’ya neredeyse her gün uğramak bir görevdi benim için. Sadece alışveriş yapmak için değil; başta Mehmet ağabey olmak üzere orada bulunanlarla fikir alışverişinde bulunmak, entelektüel düzeydeki tartışmaların içine girmek için de gittiğim Karya, kendisi yorulmadan sokakları yorulan küçük kentin kültürel sığınaydı benim için...
HEPİMİZİN MİNNET DUYDUĞU ÖZVERİLİ KİŞİDİR
Düşünüyorum da ne çok şey katmış hayatımıza... Bir kentin yapılar ve yolların yanı sıra; yer altı ve yer üstü zenginlikleri, insanı, emeği, şiiri ve dostluklarıyla yaşayan birer organizma, birer hafıza mekânı olduğunu öğretmiş hepimize. Ne mutlu ona ki ömrü hep güzelliklerin peşinde koşmakla geçmiş; düşünmüş, yazmış, örgütlemiş, mücadele etmiş. Bu özverisinin bedelini de yoklukla, yoksunlukla, yürek sürgünlüğüyle ödese de geriye silinmez bir isim bırakmış. Yüreği ve kalemiyle yalnızca bizlerin hatırasında değil, Zonguldak’ın taşında ve toprağında da imzası olan bir kent bilgesi o. Hepimizin zihninde yaktığı ışık hâlâ içimizi aydınlatıyor. Ömrünü adadığı sızılı kentten bakarken derin bir minnet kadar büyük bir mahcubiyet de duyuyorum bense. Aziz hatırasından özür diliyorum, yeterli dayanışma gösterip Zonguldak’ta tutunabileceği bir zemin oluşturamadık çünkü. Oysa o bu kent için neler yapmadı ki? Giresun yaylalarından getirdiği avazı, Zonguldak'ın kömür karasında ölümsüz bir değere dönüştürüp, emeğin ve Zonguldak’ın şairi oldu, daha ne yapsındı ki? Benim yakışıklı ağabeyim, şair ruhlu adam; şuna emin ol ki kentin hafızasına kazıdığın ismin, biz ardılların yaşadıkça anılmaya devam edecek. Her şey için binlerce teşekkürler sana... Selam olsun kentimin bilge şairine!

























