Selma Aydın’ın son romanı “Alev ve Kül” ile Mete Arif Tokmak’ın ikinci kitabı “Aylak”ı peş peşe okudum. Kurguları, olayların dizilimi ve yan öğeleri farklı olsa da kitapların dönemi, mekânı, anlatım tekniği, atmosferi ve duygusu birbiriyle neredeyse aynı. İkisi de aynı izleğin peşinde koşup ağız birliği etmişçesine, bu zamana değin hep yer altındaki "cehennemi" faaliyetlerle edebiyata konu olmuş “iki katlı hüzün dolu” kentin eşsiz panoraması eşliğinde, taşradaki sanatçıların yalnızlığını anlatmaya çalışmış. Eserlerinde şehrin entelektüel yaşamındaki o ortak "yabancılaşma" duygusunu dışa vurup aydınların, bunalımın sınırlarında dolaşan ruh dünyasına ışık tutmuş. Kim bilir, muhteşem doğal, kültürel ve tarihi birikime, olağanüstü potansiyele sahipken şaşılası biçimde her türlü çaresizliğin tam ortasında kalmış kentimizin kültürel hayatına büyük emek harcayan iki yazar, kendi iç dünyasını yazıya dökmüş belki de…
KİTAPLARIN EMEK KENTİNİN TÜM DEĞERLERİNİN HER ADIMDA KENDİNİ GÖSTERDİĞİ BİR ATMOSFERİ VAR
Yakından tanıdığım için iddiayla söyleyebilirim ki, bu kenti, kendilerini var eden temel değer olarak gören her iki yazarın da muhteşem bir Zonguldak sevgisi var. Zonguldak’ın her iki romanda da bir dekor olarak değil karakterleri kuşatan, onların yaşam biçimini belirleyip kültürel kodlarını oluşturan bir "aura" olarak karşımıza çıkması bu nedenle zaten. Bu durum kitaplara güçlü bir yerellik; emek kentinin tüm değerlerinin her adımda kendini gösterdiği bir başka atmosfer kazandırmış. Her iki romanda tüm hüznüyle Rüştü ve Muzaffer çıkıyor mesela bir anda karşınıza; kentin simge isimleri Hamit Kalyoncu, İrfan Yalçın metinlerin bir yerinde uç veriveriyor. Liman Arkası’nda dolaşıp Sahil Kafe’de çayınızı, Alt Cemiyet’te biranızı yudumlarken kentin uğultusu doluyor kulaklarınıza. Okurken “Bu uğultuya aşina olmayanlar, olayların peşinde koşarken şehrin sesinin biraz kısılmasını ister mi acaba?” sorusu çengellenip durdu aklıma. Ayağı hep yerele basan bir kitabı evrensel bir anlatıya dönüştürmek; olay örgüsünü ve karakter gelişimini bu yoğun atmosferin altında kalmadan kurabilmek maharet isteyen bir iş gerçekten...
ETKİN BİR OKUMA EYLEMİNİN GERÇEKLEŞMESİNİ SAĞLAMAK, YAZARIN, ANLATMAK KADAR ÖNEMLİ BİR BAŞKA GÖREVİ
Hemen hemen aynı zaman diliminde, aynı mekânlarda geçen iki kitapta da tercih edilen ilahi bakış açısı, karakterlerin yaşadığı içsel kırılmaları doğrudan yansıtmakta, okurun olay düğümlerini çözmesinde büyük kolaylık sağlıyor. Ancak daha çok Alev ve Kül’de hissettiğim şöyle bir durum var: Romanın Zeus’la yarışacak güce sahip bir tanrı tarafından anlatılması, hayaller kurulup anlam katmanları oluşturulabilecek boşlukları tümüyle ortadan kaldırıyor. Anlatıcının karakterlerin niyetini, duygularını, ruh hallerini ve olayların gelişimini, yalnızca tanrılara özgü bir yetiyle, gelecekten de haber vererek eksiksiz şekilde açıklamaya çalışması, insanın kendi sezgileriyle olay örgüsünü keşfetme zevkini elinden alıyor. Hep söylenir, "söylemek" yerine "göstermeyi" seçen iyi bir metin, okuru pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp olayların tanığı haline getirir. Etkin bir okuma eyleminin gerçekleşmesini sağlamak, yazarın, anlatmak kadar önemli bir başka görevidir ayrıca...
HER İKİ YAZAR DA KENDİ ÇITASINI YUKARIYA TAŞIYOR
Elbette her yolculuk gibi yazma serüveni de duraklardan oluşuyor. “Alev ve Kül” ile “Aylak”; taşrada üretmenin zorluklarıyla kimse tarafından anlaşılmamanın getirdiği o büyük sancıyı Zonguldak’ın sisli sokaklarındaki yolculuklarla anlatmaya çalışan Selma ve Mete için yeni bir aşamaya karşılık geliyor. Zaman zaman tekrara düştükleri bölümlerin, kente dair bazı yanlış bilgilerin, yazım hatalarıyla öykülemede yaşanan aksaklıkların kitap yayımlandıktan sonra farkına vardıklarına emin olduğum her iki yazarın, kurgu yapma becerisinin gözle görülür bir olgunluğa eriştiğini söylemek de mümkün. Tüm bunlar, bir yazar için kendi çıtasını yukarı taşımak gibi önemli bir adıma karşılık geliyor. Gelecek metinlerde bu çıtayı daha da ilerilere taşımaları en büyük dileğim elbette. Çok çalışıp hep üretimin içinde olan, hatta yaşamına başka bir şey sığdırmayacak kadar sanata emek harcayan Selma Aydın ile Mete Arif Tokmak’ın bunu başaracağına inanıyor, bu zorlu yolculukta kendilerine kolaylıklar diliyorum…























