Birinci Dünya Savaşı’nın ardından, biraz da Sovyetler Birliği’nde hayat bulan sosyalist modelin etkisiyle kapitalist dünyada, “Sosyal Refah Devleti” anlayışı ortaya çıktı. Teknolojinin adım adım geliştiği o yıllarda, üretimle birlikte nitelikli iş gücü ihtiyacı da arttı. Binlerce insanın çalıştığı dev fabrikalar peş peşe açılırken, işçileri şirketlere bağlayıp verimi artırmak için stratejiler geliştirildi. Çekirdeğinde lojmanların olduğu büyük şirket kasabaları kuruldu fabrika çevrelerinde; içlerine sinema-tiyatro salonları, sağlık-spor tesisleri, okullar yapıldı…
Bu konjonktüre Cumhuriyetin emekleme döneminde giren Türkiye, ekonomik kalkınma için sanayileşmek isterken “Toplumu Batılılaşmak” için de mücadele verdi. Cumhuriyeti kuranlar, sanayileşmeyi sağlayacak “işçileşmenin” ancak “Batılılaşma” ile mümkün olduğunu düşünüyordu çünkü. Tam da bu nedenle başta Zonguldak olmak üzere Nazilli, Karabük, Alpullu, Kırıkkale gibi çok sayıdaki kentte kurulan sanayi tesislerine, Anadolu’nun kalkınmasının yanı sıra modern insanı inşa etme görevi de verildi...
SANAYİLEŞMEYİ İNSANİLEŞTİRİP ÇALIŞANLARI MODERN VATANDAŞA DÖNÜŞTÜREN TASARIMIN ÜRÜNÜYDÜ
Ereğli Kömürleri İşletmesi (EKİ), o dönemde yalnızca kömür çıkaran bir kurum değil, devletin modernleşme hamlelerini halka ulaştıran bir araçtı da aynı zamanda. Tıpkı Batı’daki şirketler gibi Karadon’da, Üzülmez’de, Kozlu’da, Kandilli’de lojmanlardan oluşan mahalleler kurdu EKİ; tenis kortları, sinema salonları, sağlık kurumları, okullar açtı. Çalışanlarında aidiyet duygusunu güçlendiren bu yaklaşımın sunduğu “Batılı” yaşam tarzıyla, endüstri toplumunun insan tipini de oluşturmaya çalıştı ayrıca…
Bu modelle önemli başarılar da elde edildi. Sanayiyi toplumsal kalkınmanın lokomotifi olarak gören paradigma tüm ülkeye yayılırken üretimin yanına kültür, spor, sosyal adalet gibi kavramlar eklenerek farklı şehir kimlikleri ortaya çıkarıldı mesela. Kapitalizmin “Kâr ille de kâr” açgözlülüğü içinde, sanayileşmeyi insanileştirip çalışanları modern vatandaşlara dönüştüren tasarım; yolların yapılıp elektrik ve su gibi altyapı hizmetlerinin işletmelerden şehre doğru yayılmasıyla bir “uygarlık taşıyıcısı” haline de geldi…
KENTİN HAFIZASINI YOK ETMEK KENTİ YOK ETMEKLE EŞ ANLAMLI
Yıkılan EKİ okullarının son temsilcisi olan Yayla İlkokulu, kentin en güzel yerinde, tüm bu anlattıklarımın bir prototipi olarak duruyordu. Fevkani Köprüsü’nü hiçbir planlama yapmadan yıkıp hayatımızı cehenneme çeviren zebaniler, şimdi de onu yıkıyor. Çocukluğumuz, hatıralarımız kadar geçmiş gelecek ilişkisini kurabileceğimiz bir kültür köprüsü acımasızca yok ediliyor. Hem acımasız hem de cahiller: Kentlerin hafızası olduğu kadar, onu yok etmenin kenti yok etmekle eş anlamlı olduğundan da bihaberler zira…
Ey zebaniler, o yerle yeksan ettiğiniz bina binlerce insan yetiştiren bir okuldu en başta. Sinema, tiyatro gösterileri düzenlenen, temsiller yapılan bir kültür merkeziydi. Hangi süreçlerden geçip bugünlere ulaştığımızı anlatan kent bilgesi ve bir endüstri mirasıydı en çok da. Öneriler değerlendirilebilir, pekâlâ “EKİ Okulları Müzesi” olarak korunabilirdi. Onda simgeleşen aydınlanma modeli, Zonguldaklıların ruhunda yaşıyor hâlâ. Ve siz bir yapıyı değil, kentin ruhunu yıkıyorsunuz. Kurduğunuz tiranlığın devamı için ruhunu, hafızasını kaybetmiş bir toplum istiyorsunuz. Duyduğunuz şehevi yıkım arzusu, bunu gösteriyor zaten…























