Gençlik yıllarımın en kendine has insanlarından biriydi Yaşar. TTK Karayol Motor Atölyesine 1982 Kasım’ında işbaşı yaptım. Sonralarda ayrılmaz dörtlü olduğumuz Metin Genç’le çırak kursundan arkadaştık. Kare aslardan biri Engin Çöl askerden gelmemişti daha. İlk günlerde dikkatimi çeken Muammer Ayçiçek ve Yaşar Kara ile arkadaş oluverdik hemen, ortak yanımız solculukla kitapların dünyasıydı. Yakın isimler arasında benden önce de zaten grubun içinde olan Aydal Akyol, Fikret Sinoplu, İskender, Cafer Çelikdal da vardı. İsmini zikretmediğim diğer arkadaşlarım alınmasın lütfen, hem anımsadıklarımı yazıyorum, hem de hepinizin gönlümdeki yeri ayrı kesinlikle…
Adı üzerinde, “Şeytan” Muammer’le yarışabilir miydi bilmiyorum, içimizdeki en kıvrak zekâlılardan biriydi Yaşar, en safları da bendim herhalde. Dayanışma duygusunun her şeyin üstünde olduğu ömrümün o en beyaz günlerinde, kurulacak bir çay sofrası kurmak için hiçbirimizde yeterli para olmayınca, o gün dağıtılan iş ayakkabılarımı sattırdılar bana. Dört, beş kişilik o masanın hesabını ödedikten sonra, Yaşar, benden çok önce ayakkabılarını satıp parasını ceplerine koyduklarını itiraf etti.
İş çıkışlarında mutat ziyaretler yaptığımız GMİS Merkez Servisleri Şubesinin Erdem Ercan, Zeki Kefeli, Ziya Toplaoğlu, Arslan Özgen, Selahattin Gündoğdu gibi gerçekten efsane sendikacılarıyla yaptığımız sohbetlerle, rahmetli Murat Aksoy’un başında olduğu sendikal komitelerdeki faaliyetlerden arta kalan zamanlarda kahvehaneye gitmek ritüeldi adeta. Oyun oynamaktan hoşlanmadığım için genellikle kenarda oturur, günlük gazeteleri okurdum. Allem kallem cambazlık yapıp aralarında hır çıkarır, hesabı bana ödetirlerdi. Uygulayıcıları başta Engin Çöl, Hüseyin Açıkgöz, İbrahim Zor ve diğer zevat olsa da planı kuran Yaşar’dı kesinlikle…
İçimizde ilk iş amiri (postabaşı) olan gibi ilk evlenenlerden biri de Yaşar oldu. Hiç unutmuyorum, Çaydamar’da büyük bir marangozhanede yaptık düğününü. Aman Allah’ım, orada bulduğumuz tahtalarla imece usulü oturma yerleri oluşturup misafirleri yerleştirdiğimiz o düğün, ne muhteşemdi. Ne çok eğlenmiş, ne çok gülmüştük. Yaşar’ın Süreyya Hanım ile dünya evine girdikleri o günün, tadı ağzımdan hiç gitmemiş nedense…
Karaelmas’taki evine gidip gelirdik zaman zaman. Düz rakılara henüz dadanmadığımız o günlerde, demlikler dolusu çay içerdik. Misafir çayını, kesme şekerle ikram etmek adettendi nedense. Bunlardan birinde, Yaşar, uzun bir diskur çekerek kesme şekerin zararlarını anlatmış, neredeyse bizi nefret ettirdikten sonra çaylarımızı toz şekerle servis etmişti. Evden çıkarken, yüzüne hınzır bir gülüş yaymış, çektiği diskurun, evde kesme şekeri kalmadığı için uydurduğu bir hikâye olduğunu söylemişti. Bize de katıla katıla gülmek kalmıştı sadece…
Yaşar, bir hafta sonu köyüne davet etti bizi. O gariban günlerimizde, hiçbirimizin aracı yoktu, ama EKİ’nin, (TTK’nin adı, EKİ idi o zaman) kamyondan bozma, tahta sıralı sözde yolcu otobüsü düzenli olarak servis yapıyordu Gaca’ya. Asfalt yüzü görmemiş yollarda hoplaya zıplaya yaptığımız yolculukta içimiz dışımıza çıkmış, Yaşar’a “Bu ne lan” demiştim, “şoför görmüyor mu bu çukurları?” Yakışıklı yüzüne yine o hınzır gülüşünü yaymış, “Lan oğlum sen ne karışıyorsun. Şoför insan taşıdığının farkında değil, bunlar insan olduğunu bilmiyor, geçinip gidiyorlar aralarında.” demişti. Çok güzel geçen bir hafta sonunun en çok iz bırakan sözü olarak kalmış hâlâ aklımda…
İskender’le Fikret işi bırakıp yurtdışına gitti zaman içinde, Muammer’se, emekliliğini, yerleştiği Ege’de tamamladı. Ben biraz sürgün kokan bir nakille önce İş Makineleri servisine, sonra da kendi isteğimle Kozlu’ya gittim. Ama hiç kaybetmedik birbirimizi, eskisi kadar sık olmasa da arkadaşlığımız da, bir araya gelince yükselttiğimiz kahkahalar da bakiydi yine. Engin ve Metin’in başlatıp Hamit Verim’in gayretleriyle devam eden buluşmalarımız o güzel günleri kahkahalarla andığımız, hasret giderdiğimiz günlerin adıydı.
Başta 91 grevindeki cenk günlerimiz olmak üzere anlatacak o kadar çok şey var ki, yazmakla bitip tükenmez. Yüreğim yetmiyor ayrıca. İnanın, içime dolan kederden bildiğimi de unutuyorum. Yaşar kimliği, duruşu olan bir insandı. Her biri zekâ pırıltısı taşıyan sohbetini dinlemekle doyamazdınız. Değerlerine bağlı, iyi bir solcu, çok değerli bir dosttu. Güven veren bir sıcaklık yayardı etrafına. Yanıyorum, Metin’le beraber kaç hafta sonu ziyaret etmek için uğraştık. Her defasında bilincinin kapalı olduğunu öğrenip vaz geçtik. Dün de ölüm haberi geldi ve ben Çaycuma’daki görevim nedeniyle uğurlamasında da bulunamadım ne yazık ki, kederime keder eklendi. Ah Yaşar! Ah kardeşim! Ah gençlik yıllarımın güzel rengi! Niye acele ettin bu kadar? Neden soyadın gibi Kara yaptın ömrümün en güzel günlerini…

























