İlhamlarını yeraltı insanlarının cehennemi mücadelesinden mi aldılar, yoksa ülkenin endüstriyel süreçlerle tanışan ilk kentinde ortaya çıkan insan hikâyeleri mi zenginleştirdi kalemlerini, bilmiyorum, tarihi boyunca iyi edebiyatçıların mekânı oldu Zonguldak. Ataol Behramoğlu Cumhuriyet’teki bir yazısında “Şairler kenti” diye yazdı hatta. Gururla söylemeliyim ki, son zamanlarda da iyi yazarlar çıkıyor. Kendilerini ne kadar Zonguldaklı sayıyorlar onu da bilmiyorum ama kent dışındaki iki Can, Can Kantarcı ve Can Gürses, yayımladıkları nitelikli kitaplarla Türk edebiyatının iz bırakan isimleri arasında yer almak için emin adımlarla yürüyor. Aynı zamanda Zonguldak Kültür ve Eğitim Vakfının (ZOKEV) Yönetim Kurulu Başkanı da olan Üzeyir Karahasanoğlu, bir edebiyat karıncası gibi, ülkenin neredeyse her dergisine ürün yetiştirip art arda kitaplar yayımlıyor. Okumak için sabırsızlandığım son kitabı, “Dünya Bir Rüzgâr”ın dumanı üstünde tütüyor daha. İbrahim Tığ’ın kentimizin simge şairi Rüştü Onur’un vasiyetini görev bilip çıkarmaya başladığı “Şehir” dergisi tam 21 yıldır yolculuğuna devam ederken ZOKEV’in “AltıYedi”si büyük bir istikrarla yayımını sürdürüyor. İlk kitabı “Kambur” ile 2021 Ahmet Hamdi Tanpınar ödülünü kazanan Esra Kahya, Anadolu’daki çok az edebiyatçıya nasip olacak şekilde, kitaplarını iyi bir yayınevinden çıkarıyor. 2023’te yayımlanan “Benim Rüyalarım Hep Çıkar” adlı öykü kitabı gibi son romanı “Tepsideki Melek” de İletişim Yayınları arasında yer alan Kahya, “iyi edebiyat” denince Zonguldak’ta akla ilk gelen isimler arasında yer alıyor. Başta Osman Günay, Üstüngel Arı olmak üzere pek çok isim daha sayarım ama bu yazıda derdim başka…
SENTAKSI BOZMA PAHASINA DİL OYUNLARI YAPMIŞ
Esra Kahya'nın “Tepsideki Melek”ini henüz bıraktım elimden, “Ağzımda tadı hâlâ duruyor” desem yeri hani. Her iki kitabı okuyan herkes de aynı düşünüyordur, farklı biçem denemeleri yaptığı “Tepsideki Melek”te, ödüllü ilk romanı “Kambur”un üstüne çok şey koymuş Kahya. Okuma lezzetini artırmak için sentaksı bozma pahasına dil oyunları yapmış mesela. Kimi yerlerde gündelik dile birebir yaklaşan anlatım, kitaba müthiş bir sahicilik duygusu, insanın okurken içini ısıtan içtenlik katmış. Bazı zaman sözcükleri birleştirip üç dört kelimeden mürekkep yeni kelimeler türeterek, yeni anlam katmanları oluşturmaya çalışmış. Dahası, kalıplaşmış dilin dışına çıkarak okuyucuya yeni bir dil estetiği sunmuş zekice. Daha da ileri gidip geleneksel sentaksı kırıp kelimeleri birleştirerek, tek bir ifadenin içine çok katmanlı ve yoğunlaştırılmış anlamlar sığdırmaya çalışmış. Kitaptaki bu arayışı, Kahya’nın, “Yeni edebi kimlik inşa etme, yeni bir üslup oluşturma” çabası olarak gördüğümü söylemek isterim. Bunun güzel yanları var elbette. Okur, birleştirilmiş kelimelerin ve bozulmuş sentaksın anlamını çözmeye ve yorumlamaya çalışırken pasif okuyuculuktan çıkıp, okumayı, bir yazın işçiliğine dönüştürürken entelektüel bir faaliyetin içinde de buluyor kendini. Dilin sınırlarını zorlaması Türkçenin yalnızca bir kurallar bütünlüğünden ibaret donmuş bir nesne değil, aynı zamanda sürekli değişen, yaşayan, gelişen bir organizma olduğunu anlatıyor ki, bu da, insanı, dilin potansiyelini keşfetmeye doğru sürprizlerle dolu yolculuklara çıkarıyor.
BİR TÜR METİNLERARASILIK DENEMELERİ YAPARAK BİZLERİN OKUMA DENEYİMİNİ DE ZENGİNLEŞTİRİYOR
Yeni biçem arayışının ürünü diyebileceğimiz “Tepsideki Melek”te yazım tekniğinde de yeni denemeler yapmış Kahya. Roman belirgin bir olay örgüsü yerine, bilinç okumaları, sezgiler, anımsamalar, iç konuşmalar şeklinde dağınık bir havada ilerliyor. Karakterlerin zihninden akıp giderken kâğıda dökülen düşüncelerde mantıksal bağ, çoğu zaman, kopuyor bu yüzden. Çağrışımlar, gramer kurallarını yok sayan duyumlar ve imgeler şeklinde akıyor. İlk romandan farklı olarak postmodern ya da deneysel edebiyatta sıkça rastladığımız kelime ve sentaks oyunlarıyla, okura, yer yer, anlamsızlığın anlamını ya da bilincin kaotik akışını yansıtan Kahya’nın, bu teknikleri kullanması yukarıda yazdığım yeni biçem kurma iddiasını güçlendiriyor. Yetinmiyor, başka bir şey daha yapıyor, romanında, ana anlatı dışında, masal, rapor, günce, hatta halk edebiyatı gibi farklı formlardaki metinlere yer verip bir tür metinlerarasılık denemeleri yaparak, okurun, okuma deneyimini de zenginleştiriyor. Yalnızca anlatıyı desteklemekle kalmayan bu bölümlerle, çok sesli katmanlar yaratıp farklı sesler ve bakış açıları eklerken, kitaba dinamizm de katıyor.
DEVLETİN KAHHAR YÜZÜ: BİZCİLEYİN HER SOLCUNUN KARŞILAŞTIĞI KLASİK HİKÂYE
Arka kapağında, “İnceliklerle örülü bir aile tarihi romanı. Durup durup güldüren deli bir ağlama gibi.” yazsa da, bitirip kapağını kapadığımda, “Bir travmalar kitabı” dedim “Tepsideki Melek’”e. Nasıl olmasın? 30-40 yıl denebilecek bir zaman diliminde, üç kuşak kadının ruhunda kalan izleri anlatan kitaptaki anne Nevra, ilk çocuğu Can’ı emzirirken boğularak ölümüne neden olmuş bir yaralı kişi örneğin. Tüm ömrü suçluluk duygusuyla geçiyor bu yüzden. Hep o sesleri duyuyor içinde; suçlayan, korkutan, kahreden o seslerin vicdanında açtığı derin yara ile fırlıyor uykularından. Gündüz düşü, gece kâbusu oluyor o sesler. Büyük bir aşkla anneye bağlı baba Aydın’ın hayatı ise bir başka travma. Sesini, 60’lı yıllarda, “Başka dünya isteriz” haykırışlarıyla meydanları dolduran bahar yüzlü insanların sesine katmak için çıktığı yol, ömrü boyunca ödeyemeyeceği ağır bedele dönüşüyor. Bizcileyin her solcunun yaşadığı klasik hikâye yani. Cezaevi koşullarında geçirdiği zor yıllar, gördüğü ağır işkenceler sonu, tüm hayatını, yarım soluk yaşıyor. Hukuk fakültesi mezunu olduğu halde, mesleğini de yapamayan Aydın, diplomalı bir terzi olarak sürdürdüğü yaşamını, aksıra öksüre tamamlıyor. Doktor raporunda yazan, “Hastanın fizik muayenesinde göğüs ön duvarı sol tarafta dermo abrozyon, vücudunun muhtelif bölgelerinde farklı zamanlarda oluştuğu düşünülen yara izleri (sırtında mültipl), olası sigara yanığı olarak düşünülmüştür. Hastanın karın bölgesinde ray şeklinde ekimoz mevcuttur.” tümcesi, ölümünün ardındaki kök nedeni tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Bir kez daha devlet denen kahhar gücün cezalandırıcı, dışlayıcı, intikamcı yüzüne tüm çıplaklığıyla tanık olurken, çeşitli bahanelerle geliştirilen güvenlikçi, baskıcı politikaların, birileri tarafından, hayatımızı zindan eden bahaneye nasıl dönüştüğünü de görüyoruz. O politikalar ki, yaşam enerjimizi yok edip umudunu, hayallerini, inancını çalıyor her birimizin.
ÖLÜMLERDEN GELİP ÖLÜMLERE GİDEN HATIRALAR
Romanın ana karakteri ve anlatıcılarından biri olan ve ele avuca sığmaz haşarı bir çocuk olarak peşinden, soluk soluğa bir koşuya çıktığımız Güliş, ölümlerden gelip ölümlere giden hatıralarında, hep çocukluk travmalarının izlerini taşıyor. Hangi izler mi bunlar, buyurun kitaptan okuyalım, Baba Aydın uykusuz gecelerinin kâbuslarını anlatıyor: “Hay Allah. Ah Nevra! Aklımı aldı yine. Bir urgan, tiz bir kahkaha, bebek elleri, memeden taşan süt olup. Kâbuslarımız nasıl da farklı birbirinden. Ben hep bir tekerlek içinde yokuş aşağı… Kusa kusa… O ise avaz avaz. ‘Bebeğimi öldürdüm.’ Sarılsam geçse. Tüm kâbuslar bitse. Bir bebek başı okşar gibi, hiş ile piş arası, ş’nin baskın olduğu bir makamla uykuya dalana kadar onu sevsem. Acziyetin Allah belasını versin. Güce yetmemek ne zıkkım şey. ‘Ben yapmadım!’ diye çığlık çığlığa…” Yalnızca bu alıntı bile ailenin kolektif travmalarını taşıyıp ortak hafızasını temsil eden Güliş’in, taşınması gerçekten çok zor bir yükü omuzladığını anlatıyor ki, travmanın dibi gerçekten…
YALNIZCA BİREYSEL DEĞİL, KOLEKTİF OLARAK DA YARALIYIZ HEPİMİZ
Buna bir de hayatın acımasızlığı eklenince, tablo büsbütün kararıyor. Çocuk günlerinde platonik aşkla bağlandığı Ferit, askerde intihar edince, daha el ele bile tutuşmadan biten kırık bir aşk hikâyesine dönüyor örneğin. Güliş romanın sonunda, geçmiş denen hayaletten kurtulmak için büyük çaba harcıyor, onu kuyuya çeken ne varsa hepsiyle vedalaşmaya çalışıyor ama kaçması ne mümkün? Durduk yerde kulağına yükselen bir ses, gözüne çarpan bir renk, burnuna dolan bir koku, beliren bir görüntü yılar öncesinden gelen acı bir hatıra olarak yayılıyor içine. “Derinlemesine bir travma anlatısı” olarak okunması gereken “Tepsideki Melek”, hepimizin yalnızca bireysel değil, kolektif olarak yaralı olduğuna kalın çizgilerle vurgu yapıyor. Öyle bir yara ki bu, insanların sevgi dolu ortamlarda yaşaması bile ondurmuyor, hayat denen şey sevgi ile yıkım arasında gidip gidiyor çünkü. Öyle bir kötü hayat ki bu, annelikle ölümü, yani hayatın başlangıcı ve sonunu yan yana getirebiliyor. Kahya’nın kitapta yaptığı oksimoron bunlarla da bitmiyor, yer yer mizaha da yöneliyor. Derin soluk alıyorsunuz o bölümlerde, onca acı içinde, yüzünüze bir gülüşün yayıldığını hissediyor, onun şaşkınlığı bitmeden, diğer sızının içinde buluyorsunuz kendinizi...
HAYATIN ANLAMSIZLIĞI YA DA BÜYÜK ANLAMI ÜZERİNE DÜŞÜNMEK
“Annem bir fotoğrafa bakıp yıllarca ağladı.” çarpıcı tümcesiyle başlayan romanın belki de düğüm çözeni olan bir alıntıyla sonlandırayım yazıyı. Okumayanlar için sürprizbozan (spoiler) gibi olacak ama derdimi anlatacak başka sözcükler bulmayı beceremeyince Esra Kahya’nın usta işi tümcelerine sığındım ne yazık ki. Güliş anlatıyor: “…Kaçan eşek olsun. Çekmeceyi açtım. Dizimin üstünde bir bohça. Bohçanın içinde mor bir çiçek, yapraksız, gövdesi yalınkat ve özensiz, çocuk işi. Bohçanın katlarını bir bir araladım. Babamın yüzündeki kaynar gülümseme görününce kalbimin özlek yanları kudurdu. Foku fokur. Bir fotoğrafa bakıp ağlanırmış. Annemi anladım ve ağladım. Sonra. O bebek çıktı, babamın fotoğrafına sarılmış siyah beyaz bebek. Yaşlı gözlerimde öfke. Sarılmış da babama öylece, yüzünde melekli bir gülücük, yanaklarının iki yanında çukurlar. Belki de dünyanın en güzel bebeği. Kalbimin bir yanı ona doğru akarken kıskançlığın, öfkenin bastırılamaz kudurganlığıyla onu yırtmak, paramparça etmek arzusu duydum. Rüzgâr sokakta ne varsa öfkeyle yere serdi. Sesler, şeyler, renkler, duygular, kokular… Sokak karıştı. Bakkalın önündeki taburenin, plastik topların, ipteki çamaşırların, balkon demirlerindeki paspasların uçtuğunu duydum. ‘Hey deli rüzgâr, ne istersin benim gibi garibandan!’ Rıza Amca’nın Mikail’in çocuğuna sitemi, gökleri iyice kızdırdı. Kapı çarptı, çatılar uçtu, akasyanın dalları kırıldı. Bizim mahalleden havalanan toplar kim bilir hangi mahallede kimlerin düşüne kondu? ‘Zambak zumbak dön arkana iyi bak…” Teşekkürler Esra Kahya. Şeker şerbet bir anlatımla beni bambaşka konular üzerine düşündürtüp, hayatın anlamsızlığını ya da büyük anlamını bir kez daha sorgulattığın için…
Not: Bu yazı, AltıYedi sanat edebiyat dergisinin Mart 2026 tarihli 24. sayısında yayımlanmıştır.























