İrfan Yalçın’la ilk yüz yüze nerede geldim, hatırlamıyorum, 80’lerin sonu, 90’ların başı gibi olmalı. Net hatırladığım ilk anımsa Belediye Kültür Merkezi’ndeki bir toplantıda. Artık kendisi de bir ışık olan Hamit Kalyoncu önümüze düştü festival yapacağız. Şimdi tiyatro salonu olarak kullanılan o vakitlerdeki nikâh salonunda hararetle tartışıyoruz. Anımsadığım gökyüzündeki bir başka ışık Mehmet Yılmaz ve Necdet Özsaygın ile Fahri Bozbaş, Mehmet İrtegüv, Kürşat Coşgun, Ayhan Kiraz da var...
Yanlış anımsamıyorsan hepimizin “Uzun Vali” diye anımsadığı Nurettin Turan’ın valilik yılları. Yüksel Aytaç çiçeği burnunda belediye başkanı henüz. Belediye işçileri, maaşlarını alamadığı için ilan edilmemiş bir grev yaşanıyor kentte, her yer çöp dağı. Hamit ağabey, toplantının sonunda Doğan Şadıllıoğlu ile salonun bir köşesinde oturan İrfan Yalçın’a döndü, “Sizin fikriniz nedir?” dedi. “Valla” dedi İrfan ağabey, “Bu çöp dağları arasında yapılacak festival, çok festival bir festival olur.”
OTEL KONAK’TA KALIR, LOBİSİ, EVİNİN MİSAFİR ODASI GİBİ DOLUP TAŞARDI
Onun mu geliş gidişleri arttı, yoksa ben mi sıkı takibe başladın anımsamıyorum, ama daha sık görmeye başladım İrfan ağabeyi sonrasında. Otel Konak’ta kalır, lobisi, evinin misafir odası gibi dolup taşardı. Akşamları Maden Mühendisleri Odası lokalinde kurulan masada en çok Doğan Şadıllıoğlu ve Erbil Baruönü olurdu. Yerleri ayrıcalıklıydı, çok eski arkadaştılar ne de olsa. Edebiyat konuşulsa da anılar ve eski Zonguldak en esaslı konu olurdu sofrada. O vakitlerde şaka, şamata, kıyamet kopardı…
Uzun yıllar sonra Zonguldak’a dönen Kemal Kuşhan da dahil oldu o sohbetlere. Erol Çatma, Kenan Duru, Çetin Alpdündar, Ramazan Çakıroğlu, Ali Ayaroğlu da gediklileri arasında sayılırdı. Kürşat Coşgun’la birlikte benim de payıma az şey düşmedi hani. Her gelişinde bir akşamını bize ayırmasını ister, daha çok onu dinlerdik. Dağarcığındaki bilgileri almak, aynı duyguyla yaklaştığımız Zonguldak’a onun gözleriyle bakıp, kent sevgisini daha derinden kavramaktı elbette amacımız…
ZONGULDAK’I VAR EDEN DEĞERLERİN BİLEŞKESİNDE YER ALAN EN ÖNEMLİ İSİMDİ
O emekçilerin gerçek bir dostuydu. Madencilerin zifiri karanlıkta şavkıyan alın terini, ışıldayan bir dille anlattı yapıtlarında. Kentin en sızılı zamanlarına denk gelen mükellefiyet yıllarını ele aldığı “Ölümün Ağzı” romanında, hepimizin hafızasında derin bir yırtık olarak duran bitimsiz acıyı, kitabıyla birlikte tarih sayfalarına da nakşetti. Egemenlerin, yüzlerine, paçasına sıçramış çamura bakar gibi baktığı hayatın en dibinde yaşayan yeraltı insanlarının ulu anlatıcısı olarak da kalbimize de gömüldü…
Hiç tartışmasız Zonguldak’ı var eden değerlerin bileşkesinde yer alan en önemli isimdi İrfan Yalçın. “Emeğin en derini, ekmeğin en namuslusunun piştiği kent” dediği “iki katlı hüzün dolu evinin” gerçeğini, “Ölümlerden gelip, ölümlere giden kent” imgesiyle perçinledi herkesin beynine. Bir sızı olarak içinde sakladığı Zonguldak’ı “Yüz akı Türkiye’min” diyerek kutsadı. Bahtına “Soylu bir yarış atıyken sütçü beygirine dönüştürülen” kentinin yasını tutmak düştü son demlerinde…
“Bir kelebek delirse Nuri gibi delirirdi. Ama Şükrü öyle değil, deliliğin ağır işçisi Şükrü” diyerek delilerini de anlattı, “Çiçekleri köklerinde açan ağaç” diyerek kenti tanımlayan en güzel sözcükleri de buldu. Ödüller aldı çokça, kitapları üniversitelerde tez konusu oldu; bazıları sinemaya, tiyatroya aktarıldı. O yok artık. Zonguldak bir yazarını, usta anlatıcısını, ulu bilgesini değil yalnızca ruhunu da yitirdi. Kim ne kadar farkında bilmiyorum ama hepimiz yaralı, hepimiz çok daha eksiğiz onun ölümüyle…























