Biliyorsunuz, bu köşe yazılarında hiçbir konu dört dörtlük anlatılamaz; eksik kalır. O yüzden bu iddiayla değil, günün anlam ve önemine mealen değinmek amacıyla yazılmış, hafızamda dolaşan satırlardır bunlar. O hâlde vakit kaybetmeden… Öncelikle tiyatroyla uğraşan, emeği geçmiş, kalbi atan herkesin Tiyatro Günü kutlu olsun. Bazı isimleri yazı da ansam da o kadar çok değinilecek tiyatrocu arkadaş var ki, bağışlasınlar şimdiden.
Tiyatrocu Fahri Bozbaş’ı önce gazeteci olarak tanıdım. Batı Karadeniz diye Zonguldak’ta büyük iddiayla kurulan bir gazetede… Tesadüfen… Soğuksu’da birkaç katlı bir yeri ve her çalışanın kendi masası olmak üzere, gerçekten de iddialı bir gazetede olması gereken havası vardı. Beni de karikatürlerim için çağırmışlardı. Lise kaçta olduğumu bile hatırlamıyorum. Karikatürlerimden para kazanırım umuduyla gittiğimi hatırlıyorum. Öyle bir şey olmadı tabii. Bir arkadaşımla gitmiştik ve yetkili birini beklerken, o zamanlar çok genç olan Fahri Bozbaş’ın oltasına yakalanmıştık. Çünkü beklememiz istenmişti; tüm masalarda ciddiyet hâkimken bir tek Fahri bize takılmaya başlamıştı. Yani Fahri Bozbaş, o günlerde de bildiğimiz tiyatrocu kişiliğini üstünde taşıyordu. Bize bir espri yapmıştı; karikatürlerimi alıp gitmek üzereyken… Sanırım bir söz esprisiydi… Batı Karadeniz gazetesi ofsete geçti, arka sayfasında orijinal bir çizgi romanla çıktı filan ama çabuk battı, nedense… Sanırım iddiası büyük ama maddi cephanesi sınırlıydı. Ya da her neyse… Bana bazı görüntüler ile Fahri Bozbaş anısı kaldı. Espriyi hatırlamaya çalıştım ama bulamadım. Üzerinden çok zaman geçti. Dediğim gibi, genç ve iddialı bir karikatürist olarak para kazanırım umuduyla gitmiştim. Ancak görüşeceğim kişi her kimse —ki onu da unuttum— bir türlü gelmeyince, liseli gençler olarak bana destek vermek için yanımda gelen arkadaşımla birlikte, getirdiğim karikatürleri toplayıp oradan ayrıldık. Fahri Bozbaş’la yıllar sonra elbette pek çok kez karşılaştık. O, TTK’dan emekli oldu ama bildiğim kadarıyla basın-yayın mezunu. Evrensel’deki köşesi, çıkarttığı kitaplar bir yana, unutulmaz “Göçük Memet” tiplemesiyle aklıma kazındı. Sonra Tiyatro Arın ve Kömür Karası topluluğu Zonguldak’ın bir parçası oldu. Onu dekor taşırken, oyun yönetmeye giderken, Levent Özger Hoca’yla çalışırken söylediği operamsı şarkılarıyla birçok kez gördük. “Çeşmeler ve Adresler” ile ilgili bir belgeselimde, isteğim üzerine Bağlık suyunun bir kolunun yeni bulunmuş bir kaynaktan akan çeşme önünde “Asma’da Osman”ı, meşhur baretiyle hem söyledi hem canlandırdı.
*
Necdet Özsaygın tiyatrocu değildi ama arka planda, ışıkçılık ve suflörlük de olmak üzere, birçok işi sayısız kere üstlenmiş, rahmetli olmuş bir ağabeyimizdi. Serkan, Burak gibi gençlerle çalışıp oyunlar meydana getirmişlerdi. Devlet Tiyatrolarının artık atılacak dekorlarından almak üzere Ankara’ya koşturanlardandı. Muhalif bir tarafı vardı. Ama aslında kendine yer açmak ister ve faydalı olduğu zaman mutluluk duyardı Necdet Ağabey. Gençken gitaristlik yaptığını söylediğini, bazı siyah beyaz fotoğraflarını gördüğümü hatırlıyorum. Tiyatro için karşılıksız çok çabaladığını hatırlıyorum. Erken kaybettik.
*
Şenol Dönmez’i, sahnede devleştiği “Ada” oyununda hatırlıyorum. Onu, iyi bir yönetmenin yönetmesi hâlinde harika işler yapacağını düşünüyorum. Zonguldak bu bağlamda geri kalıyor, mesela. Yetenekli isimler bir araya toplanıp büyük düşünülen projeler gerçekleşmiyor. Elbette bunlar bütçe meselesi. Herkes kendi çabasıyla bir şeyler yapıyor. Şenol, Nokta Tiyatrosu’nda da bir dönem Türkiye’yi dolaştı. Sonra yine memleketi Zonguldak’a geldi ve birçok projede imzasını gördük. Hâlen tiyatroculuğunu sürdürdüğü merdivenleri çıkıp iniyor. Bir de kostümcü ve bez bebek tasarımcısı yanı var. Bu özelliklerini ta seksenlerden, TUSAK zamanından hatırlıyorum. Kendi alanında bir “Ada” Şenol Dönmez.
*
Zonguldak’ta yerel toplulukların sahnelediği çok kötü oyunlar da izledim. Özensiz veya kelimenin tam anlamıyla yetersizdiler. Bu yüzden bir dönem tiyatro seyretmekten soğumuştum. Açıkçası bir dönem AKM’ye, BKM’ye oyun seyretmek için gitmekten vazgeçtim. Sonra Devlet Tiyatroları, ardından BKM’de resim eğitmeni olarak çalışırken Fedai Madan’ın çıkardığı oyunlar fikrimi değiştirdi. Fedai Madan’ı “Şahları da Vururlar”da sahnede hatırlıyorum. Çok iyiydi. Sonra sahne arkasını hedefledi. Sayısız başarılı projeye imza attı. Elindeki olanaklar kısıtlıydı. Kendini geliştirmek için çok çabalıyordu. “Titanik” gibi, o olmasa bilmeyeceğim oyunları sahnelemeyi başardı. Elindeki oyuncu ve kostüm olanaklarından en iyi şekilde yararlanmaya çalışan bir yönetmen. Sabah akşam tiyatroyla yatıp kalkıyor. Hayatı bunun üzerine kurulu. Yaşam üslubu da öyle. Pandemi sonrası zor süreçlerden geçti. Ayakta kalmayı bildi. Oyuncu arkadaşları yönünden çok şanslı olduğunu belirtmek gerekir. Zonguldak’ta tiyatroyu sessiz sedasız çok iyi kotaran birçok oyuncuyla çalıştı. Onların da takdir edeceği gibi, yeteneklerini ortaya çıkarmakta onlara çok yardımı oldu. İyi ekiplerle, seyredilmeye değer oyunlar çıkarmaya devam ediyor. Yeniliklere açık ve sahnede sürprizler hazırlamayı da seviyor. Belki unutmuşlardır ama benim 2014’te BKM’de ilk ve tek olarak sahnelediğim, okuma tiyatrosu dediğim “Ev” oyunundan sonra Fahri Bozbaş ile ciddi atışmalarını unutamam. İkisinin de tiyatroya verdiği değeri sahne dışında da görmek beni ayrıca mutlu etmiştir. Aslında sözünü ettiğim olay, bildiğiniz sözlü bir kavgaydı. Ama tiyatrocuların kavgaları da başka oluyor. İkisi de sanki ellerine metin verilmiş gibi konuşuyorlardı. Müthiş bir kavgaydı. Keşke her kavga böyle anlık yaratıma dayalı olsa, derim!
*
Şimdi kimleri eklesem buraya? Engin, Şenay Çöl mesela. Apayrı bir ekol ve yazılması gereken tonlarca söz var. Ne var ki köşe yazısı kısıtlı. Birçok tiyatro sevdalısı arkadaş var elbette. Yoğun çalışmalar, görülmeyen emekler var. Yetersizliklerin ve zorlukların içinde inanılmaz çabalar var. Hepsinin Tiyatro Günü’nü kutlarım. Bu yazıyı çok hızlı yazdım. Hakkını vermek için defalarca prova etmem gerekir. Oysa köşe yazısı için sadece birkaç saatim var. O yüzden zihinsel bir koşturmaca oldu bu köşe yazısı… Örneğin Necdet Özsaygın Ağabey’i gerçekten özlüyorum. Önceleri çok kızardım… Sonra iyi bir sohbet arkadaşı olduk. Sahil Kafe’de tiyatrodan, kısa filmlerden konuştuk… Eve dönüş yolunda da muhabbet sürerdi. Düşününce konuşacak kişilerimizin sayısı da gitgide azalıyor…
Neydi? Tiyatro, insanı insana anlatan…























