Kadir Tuncer’le aklıma gelen ilk anı, sahibi olduğu buzdolabı, çamaşır makinesi tamir dükkânında. 1978 yılı olmalı. Sempatizanı (O yıllarda üyelere “kadro”, bencileyin çaylaklara “sempatizan” denirdi.) olduğum İlerici Gençler Derneği (İGD), Sıkıyönetim Mahkemesi'nce kapatılmış ancak faaliyetleri doludizgin sürüyordu. Merkezi düzeyde basılmış afiş ya da bildiriler oraya gönderilmiş olmalı ki, alıp gelmemiz söylendi. Mevlevi Tekkesi gibi kapısı ardına kadar açık dükkâna gitmiş, biraz sonra gelen Kadir ağabeyden malzemeleri alıp çıkmıştık. Aynı zamanda Ereğli Kömürleri İşletmesi (EKİ) Karadon Bölgesi’nde işçi olarak çalışıyor, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi (TSİP) İl Başkanlığı da yapıyordu. Bir müddet sonra bizim saflara katılınca, özellikle işçi mücadelesi içinde daha çok görür olmuştum. 12 Eylül öncesi aklımda kalan son Kadir Tuncer fotoğrafıysa 30 Ağustos Mitingi'nden. Hükümet binasının hemen arkasında toplandığımız o son mitingde gençler adına Seyfi Yalçın konuşmuş, işçiler adına da o kürsüye çıkmıştı. Aklımda kalan, gayet içerikli bir konuşma yaptığıydı. Sonraki yıllarda Demokratik Sol Parti’nin (DSP) stadyum önünde yaptığı mitingde de Ecevit’ten önce seçim otobüsünün üstüne çıkmış, işçileri temsilen bir konuşma yapmıştı.
EGEMENLERİN KORKULU RÜYASI: TABANIN SESİ
Kadir Tuncer üzerine konuşurken havzanın gördüğü en nitelikli sendikal muhalefet olan Tabanın Sesi’ni özel bir başlık olarak ele almak gerekiyor. TKP İl Komitesi’nde adı bile konarak kurulmasına karşın her türlü siyasi görüşten önder işçinin bir araya gelerek oluşturduğu Tabanın Sesi hareketi, yarattığı etkiyle 65-68 olaylarının travmasını hâlâ yaşayan egemenlerin korkulu rüyası olmuştu. Derlenip toparlanan sendikal muhalefet, tüm havzada tek listeyle seçime girmiş, çok büyük sonuçlar alamasa da en azından varlığını hissettirmişti. Daha önceleri “sen-ben” çekişmesinden ibaret olan sendikal mücadele, ideolojik boyut kazanmış; “Tabanın söz ve karar sahibi olması”, “Sınıf ve kitle sendikacılığı” gibi kavramlar daha geniş bir çevrede tartışmaya açılmıştı böylece. 12 Eylül sonrası ilk operasyonun Kadir ağabeyin de oluşturucuları arasında yer aldığı Tabanın Sesi hareketine yapılması, fincancının katırlarının nasıl ürktüğünü de gösteriyordu. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, 91 Madenci Grevi’nin bu derece yığınsal, örgütlü, disiplinli ve siyasal düzeyinin bu denli yüksek olmasının nedenlerinden biri de orada yetişen kadrolardı. 12 Eylül’ün kılıç artığı o işçilerin içinde yer aldığı sendikal komiteler büyük görevler üstlenmiş, grevin coşkusunu doruklamıştı adeta…
GÖZALTINA ALINMA REKORTMENİ
Mademki söz 12 Eylül’e geldi, oradan devam edelim. O karanlık günlerde, faşizmin tüm kahrıyla üzerine çullandığı kişilerden biri de Kadir Tuncer’di. Önce TSİP İl başkanı olarak gözaltına alındı, ondan bırakılıp Tabanın Sesi’nden sigaya çekildi. “Bundan da yırttım” derken TKP üyesi olmaktan içeri tıkıldı. Şurada yapılan gösteri, buraya asılan pankart, oradaki toplantı, falanca yerde dağıtılan bildiri derken 12 Mart’tan bu yana polisin canı sıkıldıkça gözaltına aldığı Kadir ağabey, bu alanda kırılması zor bir rekorun sahibi oldu. En son Çaydamar’daki nezarethanede 15 gün geçirdik birlikte. 40’ı aşkın kişiydik. Bir komün kurmuştuk doğal olarak. Başındaki Murat ağabey ailelerimizin getirdiği her şeyi özenle dağıtıyordu da, elmaları tükettirmekte zorlanıyordu. Devreye Kadir ağabey girdi, “Gözaltı koşullarında” sözcükleriyle başladığı söylevlerle, başta bağırsakları çalıştırması olmak üzere bin türlü teori üretip, elma stokunu çatır çatır yedirdi bize. Dediğine hepimiz inanıyorduk, gözaltı meselesinde çok deneyimliydi çünkü…
TSİP’İN İLK TABELASINI EVİNİN KÖMÜRLÜĞÜNE ASTI
Yazmazsam eksik kalır; hayatın her alanının gerçek bir emekçisidir Kadir ağabey. Ailesi tam bir Türkiye hikâyesi: Göç var, meşakkat var, yoksulluk var, büyük ayrılıklar var. Sonradan Giresun’a göçen Tortumlu bir ailenin çocuğu olarak Zonguldak’ta doğmuş, babası genç yaşta uğradığı iş kazası nedeniyle iş göremez hale düşünce, ailenin her şeyini üstlenmek zorunda kalan annesi tarafından çok zor koşullarda büyütülmüştü. Çok az insana nasip olacak bir ayrıcalığın sahibi olarak, hâlâ Mithatpaşa Mahallesi'ndeki doğduğu evde yaşıyor, ne güzel ki. O ev, 79’larda kurşunlanmıştı bir keresinde, topluca dayanışma ziyaretine gitmiş, evin bahçesini resmen eylem meydanına çevirmiştik. Aklımda, neler konuşulduğundan daha çok Nebahat ablanın ikram ettiği ayran kalmış nedense. Çok da güzel hikâyeler var orada; yer bulamayınca, TSİP’in ilk tabelasını o evin kömürlüğüne asmış mesela. Birinci Şube’nin (Şimdiki Terörle Mücadele) Başkomiseri Mehmet Şahin, bilmem kaçıncı kez bastığı evin önünden “Kapıyı aç” ihtarı yapınca, ikide bir aynı şeyleri yaşamaktan bıkan Kadir ağabey, “Açmıyorum” demiş. Anlatıyor sonrasını: “Mehmet Şahin, o anda kapıyı tekmelemeye başladı. Birkaç tekme sonra babamın çerden çöpten yaptığı evin kapıyla beraber duvarı da çöküyordu neredeyse.” Ah dili olsa da anlatsa o fakirhane kimler konuk olarak yatıp kalktı içinde, çatısının altında hangi tartışmalar yapılıp ne kararlar alındı…
BOTANİKÇİDEN DAHA FAZLA BOTANİKÇİ
Tanıdığı herkese “Usta” diye seslenen Kadir ağabeyin, Zonguldak’ın, bu sözcüğü tüm açınımlarıyla hak eden bir emek adamı olduğunu da not etmeliyim kesinlikle. İşi kadar kavgasının, kültürel yaşam kadar kent savunmasının, sendikal mücadele kadar doğa korumanın da ustası çünkü. Herkesin burun kıvırdığı zamanlarda çok boyutlu bir ekolojist olarak çıktı mesela ortaya. 1999’da, “Zonguldak Çevre Sorunları Raporu”nu yazdı. Bana sorarsanız dile getirdiği görüşlerin birçoğu hâlâ geçerliliğini koruyor. Bir botanikçi bu kadarını becerebilir miydi bilmiyorum; bölgede yetişen ağacı, çiçeği, çalısı, meyvesiyle yüzlerce bitkiden aldığı örneği topladı Kadir ağabey. O yılların imkânsızlıkları içinde, nasıl aklına getirdiyse asetatlar arasında kurutarak büyük bir koleksiyon haline dönüştürdü. Bitkibilimcilerin üzerinde titizlikle çalışması gerekiyor; bazılarının, nesli bile tükendi belki de…
ZONGULDAK’IN KÜLTÜR DEĞERLERİNİ GELECEK KUŞAKLARA AKTARMAYA ÇALIŞAN BİR KENT EMEKÇİSİ
Tanığıyım, 90-91 Büyük Madenci Grevi’nde bir usta sanatçı olmuş, pantomim gösterileri yapıyordu sokaklarda. Buz gibi havada, yarı çıplak vaziyette, meydanlara sığmayan kalabalığa, yeraltı insanlarının doğaya karşı verdiği amansız mücadeleyi beden diliyle anlatıyor, şaşkın bakışlarca ilgiyle izleniyordu. Nasıl hayıflanıyorum, bir tür sokak tiyatrosu da olan o gösterileri imkânımız olsaydı da kayıt altına alsaydık keşke. Hepsi bu mu? Hayır, tabii ki. Aynı zamanda, Zonguldak’ın kültür değerlerini gelecek kuşaklara aktarmaya çalışıp bilgisini üretmeye çalışan bir kent arşivcisi de Kadir ağabey. Zonguldak madenlerinde yaşanan “çocuk işçi” skandalını tüm Türkiye ondan öğrendi mesela. Öyle ki, sorunu tam anlatabilmek, her boyutuna hâkim olmak için gitti, “kelle koltukta” kaçak ocaklarda çalıştı. Kendi adıma söyleyeyim, daha bizlerin böyle bir çalışmanın neye yarayacağı konusunda en küçük fikri yokken köy köy dolaşıp insanlarla konuştu, başta “Mükellefiyet” olmak üzere yöre tarihi ve kültürünün önemli olgularını, aktörleri hayattayken kayıt altına almaya çalıştı. Eline geçirdiği bir video kamerayla çekimler yapıp sorunları tespit etmeye çalışırken, o yılların Zonguldak’ının bir panoramasını da çıkardı ortaya…
HEP ÖRGÜTLÜ MÜCADELE İÇİNDE YER ALDI, YÜKSÜNMEDEN SORUMLULUKLAR ÜSTLENDİ
Yetindi mi bunlarla? Ne mümkün. Zonguldak’ta işçi sınıfının tarihsel gelişimini ele alan bir kitap yazdı bilgece, kentin simge şairi Rüştü Onur’u başka boyutlarıyla anlatan önemli bir kitabı kaleme aldı. “Güneşe Hasret” romanlarıyla öznesi olduğu bir dönemin tarihsel kayıtlarını, önemli bir deneyim olarak gelecek kuşaklara aktarmaya çalıştı. En önemlisi de şu ki, barış, eşitlik, özgürlük kavgasının her dem emekçisi oldu Kadir ağabey. Koskoca bir ömrü savaşsız sömürüsüz dünya idealine hasretti, üstelik akıl almaz bedeller de ödedi bu uğurda. Nasıl hayran olunmaz, 1960’lı yılların ikinci yarısında Türkiye İşçi Partisi saflarında başladığı o mücadeleden çektiği onca çileye karşın bir adım bile geri atmadı. TSİP’ten TKP’ye, Türkiye Birleşik Komünist Partisinden Sosyalist Birlik Partisine, Fabrika çevresinden Haziran hareketine hep örgütlü mücadele içinde yer aldı, içine girdiği her yapıda hiç yüksünmeden sorumluluklar üstlendi. Şimdi de Sol Parti’nin üyesi olarak mücadelesini sürdürüyor. Kadir ağabey düşüncelerinin peşinde çıktığı uzun yolculuğa çok şey sığdırdı, kendini de biriktirdiği o yolda, hiç yorulmadan koştu. Her şeyi sosyalist olduğu, o bilinci taşıdığı, elde ettiği tüm deneyimin insanlığın kurtuluşuna hizmet edeceğine inandığı için yaptı. Tam da bu nedenlerle kavgamızın uzun soluklu koşucusu, hepimizin ağabeyi, Zonguldak’ın Kadir Usta’sı oldu. Bir hayata daha ne sığabilirdi ki zaten. Onu bu kavgaya kazandıran Ruşen Yaraş, Ahmet Hamdi Dinler başta olmak üzere sosyalist kavgasının tüm önderlere selam olsun. Bin yaşasın Kadir Usta…

























