Masumiyet Karinesinden "Aldatıldık" Hikayesine Giden Yol
Hukukun en kutsal, en sarsılmaz yapı taşlarından biri masumiyet karinesidir. En sade tanımıyla; bir kişinin suçluluğu kesinleşmiş bir mahkeme kararıyla sabit oluncaya kadar o kişinin suçsuz sayılması ilkesidir. Ancak, bu coğrafyada aynayı kendimize tuttuğumuzda sormamız gereken bir soru vardır: Bizde gerçekten işler böyle mi yürüyor?
Ne yazık ki bizim toplumsal pratiğimizde karakola gidenin, adliye binasından çıkanın mutlaka bir suçu vardır. En mahir olduğumuz zanaat, birilerini hızlıca suçlamak ve mahkum etmektir. Toplumumuzda adeta yazılı olmayan bir adet yerleşmiştir: “Suçlanan kişinin suçu işleyip işlemediği önemli değildir; ortada bir suç varsa bir fail bulunmalıdır.” Bizim nazarımızda namlu kime doğrultulmuşsa suçlu odur; mahkemeyi de biz kurarız, hükmü de biz veririz, infazı da sosyal medyada veya sokakta biz gerçekleştiririz.
Bu kontrolsüz öfke ve gerçeklikten uzak düşünce , zaman zamantrajikomik bir cehalete dönüşür. Çin’in Uygur Türklerine uyguladığı baskıyı protesto etmek bahanesiyle, sokakta sırf çekik gözlü olduğu için Türkmenistanlı birini döverek "Uygur Türklerinin intikamını aldığını" zanneden kolektif bir cinnet kültürü barındırıyoruz. Şirazesinden çıkardığımız bu işlerin sonunda ise toplumsal vicdanı rahatlatmak için çok basit bir formülümüz vardır: Bir “Özür dileriz” ya da “Aldatıldık” der, tüm günahlartan arındığımızı varsayarız.
Peki, bu "aldatılma" sığınması sadece sokağa mı aittir? Elbette hayır. "Beraber yürünen onca yoldan sonra", pastanın bölüşümü azaldığı için girişilen 15 Temmuz darbe girişimi sonrasındaki o meşhur "Aldatıldık" savunusu, acaba gerçekten masum bir geri çekilme miydi? Yoksa günü kurtarmaya dönük bir manevra mı? Bugün görüyoruz ki 15 Temmuz sonrası gerçekleştirilen manevra bir şekilde yeniden “ menzile” dönmüş dahası açıklamalar içindeki mesajlar ile yeni ortak olarak “ menzil “ işaret edilmektedir.
Yıllarca bu ülkede ilerici, devrimci ve sosyalist insanlara uygulanan hukuksuz tutuklamalar ve yargısız infazlar, gün gelip Ergenekon ve Balyoz gibi kumpas davalarıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Atatürkçü geleneğine uzandığında, bu hukuksuzluklara göz yumanları ve meydanlarda o davaların "savcısı" olduğunu ilan edenleri de gördük. O dönem cemaatin devletin her kurumunda planlı bir şekilde örgütlendiği feryat edilirken, o yapılara "Muhterem Hocaefendi" diye sahip çıkanlar, bugün aynı yapıya "tu kaka" diyerek geçmişten sıyrılmaya çalışıyorlar.
15 Temmuz sonrasında ortaya çıkan adalet yaklaşımı ile gösterilen çifte standart ise tamamen can yakıcıdır. Meclis’e bomba atan F-16 pilotunun "aldatıldım" deme şansı yoktur, hakkı da... Çünkü o sistemin alt çarkıdır ve cezasını çeker. Ancak sistemi oraya getiren, o kadroları devletin kalbine yerleştiren "büyükler" için "aldatıldık" demek konforlu bir kaçış rampasıdır. Çünkü bu düzende büyükler hata yapmaz, sadece aldatılır. Bugün aktörler değişse de senaryo aynı kalmakta; sadece cemaatlerin adı değişmekte ama hep aynı "menzile" doğru yürünmektedir. İşler ters gittiğinde ise formül hazırdır: "Aldatıldık" de ve bu şekilde arın .
Bu hukuki ve siyasi pragmatizm sadece iktidar blokuna mahsus da değildir; muhalefetin genetiğine de sirayet etmiştir. Kemal Kılıçdaroğlu’nun son dönem hamleleri bunun en somut örneğidir. Henüz mahkeme sonuçları kesinleşmemiş, sadece iddianamelerde adı geçiyor diye birçok CHP'li isim için çoktan hüküm verdiği ve parti içinde bir "arınma" (!) hareketi başlatarak bu isimleri ihraç etme yoluna gideceği belirtilmektedir.
Oysa kendisi genel başkan olduğu dönemde, bugün suçladığı cemaate mensup olduğu iddia edilen birçok kişinin: milletvekili, danışman veya belediye başkanı olmasına zemin hazırlamışken; bayramlaşma törenlerinde "aldatıldım, özür dilerim"savunmasının arkasına sığınmaktadır. Mahkemeleri devam eden insanları, parti içi delege dengelerini kendi lehine çevirmek adına feda etmek, hukuki tabirle bir Mutlak Butlan operasyonudur.
Asıl tehlike daha büyüktür. Girdiği hiçbir seçimi kazanamamış bir figürden yeniden seçim kazanmasını beklemek saflıktır. Buradaki mühendislik, gerekirse partiyi bölüp muhalefetin yolunu kesmek ve referandumsuz bir anayasa değişikliği için iktidarın ihtiyaç duyduğu 20, 25 civarındaki milletvekiliyle destek sağlamaktır. Böylece, neredeyse "ölünceye kadar başkanlık" getirecek bir sistem değişikliğiyle mutlakiyet perçinlenecektir. Bu arada iktidarın, anayasa değişikliği için yem olarak gündeme getireceği “ parlamenter sisteme dönüş “ çağrısı ile kendine karşı çıkanları baştan mahküm etme yolunu seçeceği ve bunu kabul etmeyenleri “ demokrasi düşmanı “ gibi etiketleyebileceğini de unutmamak gerekir.
Kılıçdaroğlu’nun 30 Mayıs günü bayramlaşma için genel merkeze gelen makam aracının karanfillerle kaplanması, yol boyunca suni bir halk teveccühü yaratılması bunun ön hazırlığıdır. Liderlerin etrafındaki danışman orduları, onların duymak istediği yalanları fısıldamakla görevlidir. Ankara İl Başkanlığı önündeki mahşeri kalabalığı kamufle etmek adına, genel başkanın kulağına "Efendim, karşı tarafın bayramlaşması çok az bir kitleyle gerçekleşti, sayıları az olduğu için emniyet bile önlerini rahatça açtı" diye pohpohlama cümleleri üflemek, liderin gönlünü almaya yeter de artar bile. Bazı yandaş televizyon kanallarının CHP Ankara İl Başkanlığı önündeki kalabalığın görüntüsü ile Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuşmasını birlikte vermesi gelecekte bir arınmanın nereden başlaması gerektiğine bir büyük işarettir.
Önümüzdeki süreçte meclis grup toplantılarında ya da parti içi etkinliklerde, "Mutlak Butlan" fırsatçılığıyla yönetimde yer kapmaya çalışanların göze girmek adına yapamayacakları hiçbir şey yoktur. Provokasyonlar ve suni kavgalar kapıdadır. Sel önünden kütük kapma yarışında mutlu sona ulaşanlar olduğu gibi , “bir dahakine “ denilerek bekleme salonuna alınanlar da olacaktır. Böyle zamanlarda durumdan vazife çıkarıp efendisinin gözüne girmek adına fevri hareketlerle kendini kanıtlamak isteyenlerin pusuda olduğu unutulmamalıdır. Aklını doğrukullanmak “insan “denilen canlının en önemli görevidir. Aklını büyük insanlıktan yana kullananlar asla birilerinin payandası olmazlar. Yaşadığımız sürece bari aklımızı doğru kullanalım ve kötünün malzemesi olmayalım.
Masumiyet karinesi, toplumun bir arada adaletle yaşayabilmesinin yegane teminatıdır. Ancak bu ilke; sokaktaki vatandaştan devletin zirvesine, iktidardan muhalefete kadar herkes tarafından sadece işine geldiğinde hatırlanan bir seçeneğe dönüştürülmemelidir. Gücü elinde bulunduranların her sıkıştığında "aldatıldık" diyerek sıyrıldığı, zayıfların ise mahkeme yüzü görmeden infaz edildiği bir düzende, ne gerçek bir adaletten ne de temiz bir siyasetten bahsetmek mümkündür. Siyaset sahnesindeki oyuncular değişse de bu popülist tiyatro sürdükçe, toplum olarak asıl aldatılanın kendimiz olduğunu fark etmemiz uzun sürmeyecektir. Umarım geç olmaz. 31.05.2026

























