İsviçre saatleri, sadece zamanı gösteren birer araç değildir; mühendislik, tarih, prestij ve yüksek zanaatkarlığın dünyadaki en somut sembolleridir. Akıllı saatlerin her yeri sardığı günümüzde bile İsviçre mekanik saatleri, değerini kaybetmek bir yana, birer sanat eseri ve yatırım aracı olarak görülmeye devam ediyor. İsviçre saatlerini özel kılan en büyük unsur, yüzlerce yıllık mekanik geleneklerdir. Bu saatler, iç içe geçmiş onlarca çark, zemberek ve minik vidanın kusursuz bir uyum içinde çalışmasıyla hayat bulur. Bir İsviçre saati aldığınızda, sadece zamanı takip etmezsiniz; bileğinizde 400 yıllık bir sanatsal mirası, kusursuz işleyen bir mühendislik harikasını ve nesilden nesile aktarılabilecek bir değeri taşırsınız. Bu kusursuz çarklar gibi bizim coğrafyamızda da bir şeyler tıkır tıkır işliyor; fakat bu işleyiş bir zanaat harikası değil, işleyen bir illüzyon ve sömürü çarkından öteye geçmiyor. Ülkemizde siyaseti dizayn etme gücünü ellerinde bulunduranlar, son günlerde yaşadığımız ağır gündemlerin ardından, bayram tatilini de fırsat bilerek derin bir nefes aldılar. Onlar, şu anda cennet parçası bir koyda demirlemiş yatlarında kendilerini ödüllendirirken yeni projelerini tartışmaktalar. Biz ise bayram diye, bilinmez umutlarla kapımızı çalacak çocukları beklerken, kendi çocukluğumuzda yaşadıklarımızın anılarında buluşuyoruz. Naylon torbaların bile çok az bulunduğu zamanlarda, bayramlaşmak için iki sokak ötedeki amca ve teyzelerin kapısını çalardık. Bir yandan ellerini öperken diğer elinde bize verecek ne olduğunu merak eder; bazen harçlık, bazen de şeker alıp, diğer yandan doğanın kirlenmesine neden olacak o naylonun işlevini hayatımıza dahil ediyorduk. Bugün, herkesin "bayramı kutlu olsun" demeyi çok isterdim. Ancak çok uzun zamandan beri yaşadığımız tatsız tuzsuz ulusal ve dini bayramlar, çocukluğumuzun o samimi bayramlarını anımsatmıyor. Bugünün çocukları "eğer böyle giderse" gelecekte bu yaşadıkları buruk bayramları bile göremeyeceklerinin farkındalarmış gibi, anlatılanları umursamıyor, dinlemiyorlar; gelecekte sanki bu bayramları bile yaşamayacaklarını bildiklerinden günün tadını çıkarmaya koşuyorlar. Yaşadığımız günlere ve toplumsal olaylara verilen günlük tepkilere bakarsak; her şey, herkes için "tıkırında" işliyor. Tıpkı mekanik bir İsviçre saati gibi… Tanık olduklarımıza bazen o kadar içerliyoruz ki, zıvanadan çıkıp galiz bir küfür savurarak, yetmezse bir daha savurarak rahatlamaya çalışıyoruz. Ettiğimiz küfürleri, belki de sorunlar ve çözümler tamamen bizim dışımızda geliştiği, kendimizi çaresiz hissettiğimiz için yolluyoruz. Yaşadığımız coğrafyaya biraz batıya giderek bakabilsek anlatılanların abartılı olduğunu sanabiliriz. Oysa tanık olduğumuz olayları gördükçe vaktiyle toplumsal zeka tahlili yapan Aysu Kayacı’yı da saygıyla anmadan geçemiyorum. Buradan muradım, herhangi bir mesleği küçümsemek değil. Kastettiğim, makarnanın bonfileden daha üstün olduğunu savunan bazı sevgili yurttaşlarımızın olduğudur. Kilosu 60 lira olan makarnanın kilosu 1200 lira civarında satılan bonfileden daha değerli olduğunu belki de benim kıt aklım almıyordur.
Bu ülkede birileri salt kendi çıkarları için yaşar ve her fırsatı bunun için kullanırken; diğer yanda kendinden öte, büyük insanlığı düşünerek yaşamaya çalışan bir azınlık var. Ve ne yazık ki, basit çıkarları kutsayan büyük çoğunluğa derdimizi anlatamıyoruz. Aslında mesele anlatamamak da değil; mesele karşı tarafın ısrarla anlamamak üzerine bir duvar örmesidir. Siyasetin çarkları da bu düzene göre dönüyor. Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) grup toplantı günü gelip çatıyor ancak o toplantı yapılmıyor. Çünkü Genel Başkan Özgür Özel, grup toplantısı salonunda benim gibi mesaj bekleyenleri aydınlatmak yerine, partisinin en güçlü olduğu yerden; İzmir’den halka ve Türkiye’ye seslenmeyi tercih ediyor. "E, ne var bunda?" diye soruyorsanız, tam da sıkıştırılmaya çalışıldığınız o dar siyasi alandasınız demek istiyorum, neden mi? Arkadaş, siz yurttaşların oylarıyla seçilen milletvekilleri değil misiniz? Faşizm partinizin kapısına dayanmış; gazla, plastik mermiyle sizi partiden sokağa, sokaktan da tarihin çöplüğüne atmaya çalışıyor. Siz ise “ tahliye edilmeniz ” ile ilgili yazılmış A4 kağıtlarından hırsınızı alarak yola revan oluyorsunuz. “Oğlum Almanya’dan gelecek, evden çıkın“ denilen hiçbir kiracı bu kadar çabuk evini terk etmez. Üstelik gerçek ev sahibi kendisi iken, böyle bir aymazlığın içine düşmez. Yoksa siz de tıpkı kayyım ekibinin aktörleri için dediğim gibi; sizin de danışıklı dövüşçüleriniz böyle mi istiyor ve siz, size dikte edilen bu senaryoyu mu oynuyorsunuz? Allah aşkına söyler misiniz , siz neden halk iradesini savunmak yerine genel merkez binasını terk ettiniz? Velev ki mahkeme kararı ile genel başkanlığınızı aldılar, partinin milletvekili, üyesi değil misiniz? 24 Yıllık iktidarın işleyişinden hiç mi ders almadınız? Zaman , size hiç mi bir şey öğretmedi? Neden tüm koşullara hazır değilsiniz? Soruyorum: Genel merkez binasında oturacak gücünüz yoksa halk neden sizinle birlikte olsun? Genel başkanlığınız yoksa, neden grup başkanvekili olarak toplantıyı gerçekleştirip mecliste kalmadınız? Hiç kimse "Meclis Başkanlığının bu konuda bir kararı yok" ya da "Kılıçdaroğlu grup başkanvekilliğini kabul etmedi" gibi bürokratik savunmaların arkasına sığınmasın. Artık kimse o günlerde değil ve olmayacak. Eğer her şeyi size söylenen yasalarla sınırlar, egemenlerin size izin verdiği kadarıyla adım atarsanız, hiç kimse sizin gibi bu kurgulanmış tiyatronun içinde yer almaz , bunun bilinmesini isterim. Ben Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı ya da partinin ileri gelenlerinden biri değilim. 43 yıl emeğiyle geçinmiş şimdilerde emekli maaşıyla geçinmeye çalışan halktan biriyim. Yurttaşım. Olan bitenler bir yurttaş olarak beni de ilgilendiriyor. Umutlarımızı yeşerten bir partinin saman alevi gibi söndürülmeye çalışılmasına asla gönlüm razı değil ve olmayacak. Bugünün siyasi yanlışları, üniversite vizelerinde alınan düşük notlar gibi geçici bir başarısızlık değildir; aksine insanın ve toplumun kendine çeki düzen vermesi konusunda çok ciddi uyarılardır. Eğer ölmezsek; yaşayacağımız, hayatı bir şekilde sürekli test ederek derslerini kafamıza kazıyacağımız sert bir sürece girdik. Bu süreç; aslında kurallarına hiç uyulmayan ve zaten uyulmak da istenmeyen, sadece televizyon ekranlarında sığ bir tartışma konusu olarak kullanılan bir sistemin tıkandığı yerdir. Eğer azıcık aklımız varsa ve onu egemenlere kiraya vermektense, kendi geleceğimiz için kullanmanın zamanı gelmiş hatta geçmektedir. Dipnot: Yazıyı bitirdiğimde arayan bir arkadaşımın “İzmir mitingi ne kadar kalabalıktı, izledin mi?“ sorusuna verdiğim yanıtı yazarak bitireyim. Ortak tanıdığımız birinin cenazesinden döndüğümde annem “cenaze kalabalık mıydı?” diye sorardı. “Evet kalabalıktı ama cami avlusu ne kadar kalabalık olursa olsun, ölene faydası olmadı “ derdim. Yaşamınızın her anı bayram tadında olsun. İyi bayramlar. 27.05.2026

























