Zaman, çarklarını her saniye üzerimizden çevirirken, bizler bir istasyonun bankında oturmuş, hiç gelmeyecek trenlerin hayali düdük seslerini dinliyoruz. Godot’yu bekliyoruz. Saatimize bakıyoruz, yollar sarkıyor, gökyüzü kararıyor ama o gelmiyor. Gelmeyecek de… Çünkü Godot, insanın kendi eylemsizliğine bulduğu en konforlu kılıftır; çünkü beklemek, acizliğin en asil maskesidir. Bu topraklarda oynanan oyun, en ters gelen bir tiyatro oyunu gibi çok daha trajik, çok daha iç kanatıcıdır.
Bizim hikayemiz, boynunda asılı bir idam fermanıyla karış karış Anadolu’yu adımlayan, sıtma nöbetlerinde titrerken bile gözlerini ufuktan ayırmayan bir adamın bıraktığı o yetim mirasta saklıdır. Bir zamanlar siperlerde ölüm emrini verdiği o gencecik çocukların gözlerinin içine bakarken, aslında kendi canını da o toprağa çoktan gömmüş bir Mustafa Kemal vardı. Bingazi’nin kavurucu kumlarından, Trablusgarp’ın işgal edilmiş sokaklarından süzülüp gelen o irade, bize sadece bir cumhuriyet değil, bir "karakter" bırakmıştı, görebilene …
Peki şimdi neredeyiz?
Meczuplar ve Muktedirler Tiyatrosunda sahnedekiler değişse bile biz oyunu izlemeye devam ediyoruz.
Bugün, o devasa mücadelenin, o dökülen kanların üzerinde yükselen ülkede, tüyler ürpertici bir kanıksama hakim. Gece yarısı puslu sokaklarda bir heykele sinsice saldıran o gölgeleri izliyoruz. Yarın sabahın manşetleri şimdiden belli ve manşetleri adalet tiyatrosunun suflörleri fısıldıyor kulağımıza:
"Yine bir meczup... Psikolojik sorunları vardı... Töre cinayetine kurban giden çocuklar gibi, sisteme kurban edilen bir piyon daha..."
Bu bir delilik hali değil; bu, kurgulanmış, sahneye koyulmuş bir trajedi. Bir yanda o heykellere "put" diyerek cehaletin karanlığını besleyenler, diğer yanda bu karanlığın gölgesinde tarikat holdinglerinin kasalarını dolduranlar... Sömürü düzeninin çarkları her döndüğünde, bu toprakları vatan yapanların kemikleri sızlıyor. Bizler ise sadece izliyoruz. Bir sonraki perdeyi, bir sonraki saldırıyı, bir sonraki adaletsizliği bekliyoruz.
Ve en acısı, bu karanlığın ortasında diz çökmüş, ellerini göğe açmış bir güruh hala bir mucize bekliyor. Ufka bakıp yeni bir Mustafa gözlüyoruz. Gelecek, kır atının üzerinde o karanlığı yırtacak ve onları bu bataklıktan çıkaracak sanıyoruz.
Oysa bilmiyoruz ya da bilmenin getirdiği o ağır sorumluluktan kaçıyoruz: Aslında o bekledikleri Mustafa, aynadaki yüzün ta kendisidir.
Ne yeni bir peygamber gelecek bu dünyaya ne de sarı saçlı, mavi gözlü o lider küllerinden yeniden doğacak. Kurtarıcı, yüzyıl önce vazifesini yaptı, reçeteyi aklın ve bilimin mürekkebiyle yazıp önümüze koydu ve gitti. Meşaleyi bıraktığı eller, şimdi o meşalenin gölgesinde uyuyor.
Zaman hızla geçiyor. Toprak, ayaklarımızın altından sessizce kayarken, rüzgar artık bizim lehimize esmiyor. Şimdi, dizlerimizdeki dermanı toplama, o konforlu bekleme salonlarından dışarı çıkma zamanıdır. Tam da şimdi "Adam olmak" zamanıdır . Geç kalmış bir özümsemenin , son pişmanlığa faydası olmayacak. Eğer bugün kendi karanlığımızın Mustafa'sı olamazsak; korkarım ki tarih bizi, kendi kurtuluşunu beklerken yok olan, iş işten geçtikten sonra uyanan o zavallı figürler olarak yazacak.
Ve sahne tamamen kapanacak. O sahne kapanmadan Bayramımız kutlu olsun.

























