Bir araba hayal edin; fabrikadan ilk çıktığında tıkır tıkır çalışan, her parçası ahenkle dönen bir mekanizma. Ancak zaman geçtikçe bu kıymetli aygıt, ehliyetsiz ve liyakatsiz ellerin insafına terk edilmiş; bakımsızlıktan, hor kullanılmaktan adeta tarumar olmuş. Artık ne yürüyor ne de bir adım öteye gitmeye gücü var. İşin acı tarafı, direksiyon başında oturanın da bu arabayı yürütmek gibi bir derdi yok. O, bozulan parçaları onarmak yerine, eldeki işe yarar ne varsa onu nasıl elden çıkarırım, nasıl ranta çeviririm derdinde.
Arada bir şoför koltuğuna geçip gülümseyerek fotoğraflar çektiriyor ve sanki her şey yolundaymış imajı veriyor. Etrafında ise şaseye yapışmış yosunlar misali, bu çöküşten bedava nemalanmaya çalışan bir asalak kitlesi var. Yol kenarında bekleyenler mi? Onların durumu daha da içler acısı. Araba göz göre göre devrilip yuvarlanırken, onlar bagajdan savrulacak bir kırıntının özlemiyle, geriye gidişi alkışlayan bir körlük içindeler.
Ne kadar ağır bir tablo içinde olduğumuzun farkında mıyız? Düşünün bir kere; ülkenin mali kalbi olan, tüm bankaların kararlarına uymak zorunda olduğu o en merkezdeki kurum, değil bir yılı, önümüzdeki üç ayı bile öngöremiyor. Enflasyon tahminlerini dahi tutturamayan bir yapıdan söz ediyoruz. Ancak bu tutmayan "hayali" tahminler üzerinden toplu sözleşmeler imzalanıyor, asgari ücretler dayatılıyor, emekli maaşları belirleniyor. Sonuç? Nüfusun büyük çoğunluğu yine aç, yine sefil.
Bazıları ekranlarda güllük gülistanlık tablolar çizse de evdeki gerçek pazarla uyuşmuyor. Temel ihtiyaçlarınızı ne kadar karşılayabiliyorsunuz? Bugün sanal medyada "makarna bana yeter" diyenlerin vicdanı rahat olabilir ama vücudun gerçeği farklı. Her insanın protein hakkı vardır. Ama ne garip tecellidir ki; çiftçiyi korumakla görevli kurumun başındaki zat, yurt dışında kurduğu şirket üzerinden et ithal edip bu ticaretten milyonlar vuruyorsa, orada büyük bir çürüme var demektir.
Şunu da unutmamak gerekir: Hesaplarınız parayla dolup taşsa da, günde beş vakit namazın yanına beş vakit daha ekleseniz de eğer içinizde ahlak yoksa, insan sevgisi ve yurt sevgisi barınmıyorsa, o kazandıklarınızın hepsi boştur. Ahlakın ve liyakatin olmadığı yerde insan sadece "insan görünümlü bir mahlukat" tan ibaret kalır.
Soruyorum , kazın ayağı hiç de onların anlattığı gibi değil, öyle değil mi?

























