Güney Amerika’nın darbeler ve siyasi istikrarsızlıklarla anılan bir ülkesinde ders niteliğinde bir diyalog anlatılır. Ülke vatandaşlarından birine, "Sizin ülkenizde darbeler ne zaman sona erecek?" diye sorduklarında, hiç tereddüt etmeden şu yanıtı verir: "Herkes bir kez yönetici olduğunda."
Bu ironik ve sarsıcı cevap, aslında otoriterleşen ve kurumsallığını yitiren yapılardaki en büyük çürümeyi işaret eder. Gücü eline geçiren ya da geçirmeye heveslenen bireyin aklına, "Ben bu göreve layık mıyım, bu yükü taşıyabilir miyim?" sorusu gelmez. Çünkü liyakatin yerini sadakat ve biatın aldığı sistemlerde, yöneticinin etrafında hızla bir dalkavuklar çemberi örülür. "Padişahım çok yaşa" kültürüyle beslenen bu yapılar, lider ne kadar büyük hatalar yaparsa yapsın, ona her adımı kusursuzca attığına dair bir telkinde bulunur. Ne yazık ki Türkiye siyaseti, her dönem olduğu gibi bugünde ikiyüzlülüğün yarattığı ağır bedelleri ödemektedir.
Tarihsel Bir Dönemeç ve İçimizdeki Truva Atları
Bugün içinden geçtiğimiz günler, sıradan bir siyasi takvimin ötesinde, her kuşağa tanıklık etmesi nasip olmayacak tarihsel bir zaman aralığına işaret etmektedir. Belki bir Çanakkale Savaşı ya da Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi sınırları kuşatmış fiziki işgalcilere karşı verilmiyor bu mücadele; ancak memleketin sosyal, ekonomik ve siyasal bir cenderenin içinde sıkıştığı da ayan beyan ortadadır.
Bu cenderenin ortasında, tam anlamıyla kurumsal ve siyasi bir darbeler silsilesine tanıklık ediyoruz. Siyaset sahnesi, bir yanda hukuki boşlukları ve "mutlak butlan" kararlarını kendi ajandaları için fırsat bilip ellerini ovuşturanlarla; diğer yanda "ne iş olsa yaparım" oportünizmiyle makam devşirmeye çalışanların katmerli ihanetlerine sahne olmaktadır. Ancak bu arınma süreci, bir bakıma zorunlu bir yüzleşmedir. Düne kadar "yoldaş" ya da "aydın" sanılan figürlerin, aslında kaleyi içeriden çökertmeye ayarlı birer Truva atı olduklarını görmek, her ne kadar acı verici olsa da, toplumsal hafıza adına sarsıcı bir kazanımdır. Çünkü bazı tarihsel gerçekler, yaşanmadan tecrübe edilmiyor.
Ne Yapmalı? Kurumsal Krizden Toplumsal Önderliğe
Cumhuriyet Halk Partisi özelinde somutlaşan hukuki krizler ve "mutlak butlan" (kesin hükümsüzlük) kararları, parti tabanında ve yönetim kademelerinde elbette yapısal bir sendelemeye yol açacaktır. Dahası, bu hukuki kararları pusuda bekleyen odakların, partiyi kendi çıkarları doğrultusunda yeniden dizayn etme girişimleri kaçınılmaz hale gelecektir. Parti içi demokrasinin yok sayılarak, yönetimlerin mahkeme koridorlarında veya anti-demokratik müdahalelerle değiştirilmesi, kurumsal hafızaya vurulmuş büyük bir darbedir.
Atanan geçici kurulların veya tepeden inme yönetimlerin, Kurultay’a kadar delege hesapları ve yapay listelerle seçimlere girmesi, onlar için bir kurtuluş formülü olamaz. Birileri parti içindeki delege güçlerini ya da bürokratik mekanizmaları kullanarak il genel meclislerini, belediye meclislerini ve milletvekili listelerini oldu bittilerle belirleyebilir; fakat bu durum halk içinde meşruiyet krizini çözmeye yetmeyecektir.
Gerçek çare; mevcut tek adam rejiminin ve sistemin yarattığı yasal olanakları, yine o sistemi demokratikleştirmek adına halkın lehine kullanmaktan geçer. Siyasetin tıkandığı bu noktada, halkın öz gücüne güvenmek esastır:
Anayasal bir hak olan 100 bin imza ile cumhurbaşkanı adayı belirleme süreci, statükoyu kırmak için muazzam bir kaldıraçtır. Düzene ve gidişata karşı olan tüm toplumsal kesimleri ortak bir paydada örgütlemek başlangıçta zor görünse de, güçlü, kararlı ve samimi bir önderlik bunu başarabilir.
Yıllardır "oylar bölünmesin" ya da "bu seferlik emanet verelim" avunusuyla sol seçmeni dar bir koridora sıkıştıran, alternatif ve radikal bir sol siyasetin büyümesini engelleyen ana muhalefet anlayışı, artık yolun sonuna gelmiştir. Bu kriz, CHP için aslında son şanstır. Şayet parti yüzünü halka dönerse, bu süreç 100 bin imzalık barajı aşma mücadelesi değil; 10 milyon imza ile halkın kendi adayını cumhurbaşkanlığı koltuğuna taşıyacağı toplumsal bir irade beyanına dönüşebilir.
Sistem Kilidini Anayasal Meşruiyetle Açmak
Mevcut rejimin araçlarıyla sistemi demokratikleştirme stratejisinin en güçlü ayağı, seçim sonrasındaki kurucu iradede gizlidir. Bu süreç, sanıldığı kadar karmaşık ve çıkmaz sokak değildir.
Anayasa’nın 116. maddesi, Cumhurbaşkanına herhangi bir gerekçe göstermeksizin Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yenilenmesine tek başına karar verme yetkisi tanımaktadır. Halkın 10 milyon imzalık iradesiyle seçilen bir cumhurbaşkanı, bu geniş yetkiyi kullanarak hem meclis hem de cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birlikte yenilenmesi kararını alabilir. Bu hamle, mevcut otoriter sistemin mekanizmalarını kullanarak sistemi tasfiye etmek ve ülkeyi demokratik, katılımcı, parlamenter bir kurucu sürece sokmak anlamına gelir. Ancak kuşkusuz ki bu, muazzam bir siyasi irade, stratejik akıl ve örgütlü bir çaba gerektirir.
Pinokyo’yu Değil, İpleri Görmek
"Mutlak butlan" kararlarının ardına sığınarak üretilen dedikodular, "o ne dedi, bu ne yaptı" sığlığındaki kısır tartışmalar artık geride kalmalıdır. Zaman, figürlerin ötesindeki yapısal gerçekliği kavrama zamanıdır.
Masaldaki Pinokyo’nun konuştuğuna, yürüdüğüne ya da takla attığına odaklanmak bizi yanıltır; asıl görülmesi gereken, onun ahşap gövdesini hareket ettiren ipler ve o ipleri tutan odaklardır. Siyaset sahnesindeki kuklalarla vakit kaybetmeyi bırakıp, sistemin mekanizmalarına odaklandığımız gün, geleceği kendi ellerimizle ve yeniden yaratma gücüne kavuşacağız. Çözüm dışarıda değil; halkın kendi örgütlü iradesindedir.

























