Türkiye siyaseti, uzun yıllar hafızalardan silinmeyecek bir "güç ve taktik savaşına" sahne oluyor. Bir tarafta mahkemenin "mutlak butlan" kararı sonrası, ana muhalefetin kalbine, adeta bir şirkete kayyum atanır gibi polis marifetiyle yerleşen bir "Genel Müdür" figürü; diğer tarafta ise Kızılay’dan Ata’nın huzuruna uzanan yolda halkla kenetlenen seçilmiş Genel Başkan Özgür Özel…
Bu iki figür arasındaki mücadele, ilk bakışta parti içi bir iktidar kavgası gibi görünse de aslında Türk demokrasisinin ve hukuk düzeninin içine düşürüldüğü derin krizin turnusol kağıdıdır.
Sürecin en trajikomik yanı ise şüphesiz yandaş medyanın kadrolu yorumcuları ve algı operatörleridir. Kızılay’dan Anıtkabir’e uzanan o dillere destan yürüyüşü küçümsemek için başka eylemlerin videolarını "rezerv görüntü" adıyla servis edecek kadar becerikli(!) olan bu koro, atılan her kararlı adımı itibarsızlaştırma yarışında.
Aynı koro bugün çıkmış, "Anıtkabir miting alanı değildir" diye akıl veriyor. Doğrudur, değildir… Ancak sormak gerekir: Birileri o kutsal mekanda yıllardır organize sloganlarla, planlı tezahüratlarla karşılanıp uğurlanırken neden sustunuz? Neden o gün bu kuralı hatırlamadınız? Bu çifte standartlı halinizle, bir türlü sıkılamayan gevşek vidalara benziyorsunuz; ne kadar dönerseniz dönün, sistemi tutturamıyorsunuz.
Yaşanılan son 10 güne , oynanan taktik savaşlarına bakarsak Özgür Özel maça ağırlığını koymuş ve daha ilk dakikalarda 3-0 öne geçmiştir. Hakkını teslim etmek gerekir. Ancak bu oyunun en tehlikeli tarafı, düdüğün ne zaman çalacağının ve maçın ne zaman biteceğinin kimse tarafından bilinmiyor oluşudur.
Bugün itibarıyla kurultay için imza toplama çalışmaları başlamış durumda. Ancak karşı tarafın stratejisi şimdiden belli: Yeterli imza toplandığında "Mahkemeye soralım, tedbir kararının kaldırılmasını bekleyelim" diyerek süreci zamana yaymak, hukuku bir oyalama aparatına çevirmek… Süreci, o "mutlak butlan" kararından medet umanların istediği bataklığa saplamak istiyorlar. İşi biraz daha ileri götürerek , kral “giyotinleri kaldırın” dese, bunlar “olmaz, kendi kafamızı keseriz' diyecekler."
Siyaset kulisleri "salı günü grup toplantısı yapılacak mı, neler konuşulacak ?" sorularıyla çalkalanırken, asıl hayati soruyu Çarşamba günü için sormamız gerekiyor: Mayıs ayı enflasyonu kaç açıklanacak? Merak edenler için söyleyeyim yarın yapılacak grup toplantısında “olağanüstü kurultay “ için toplanan imza sayıları söylenecek ve imzalar tamamlandığında derhal kurultay kararı alınması istenecek. Enflasyon ise yerlerde sürünüyor(!) olacak ama çarşı ve pazar rakamlarında bir değişiklik olmayacak. Sanırım fiyatlar yükselirken enflasyonu düşüren (!) tek ülke olacağız. Hadi hayırlısı…Ya o koltuğuna polis zırhıyla oturan sayın Genel Müdür, bu kez ikbal kavgalarını bir kenara bırakıp enflasyon konusunda tek bir kelime edecek mi? Halkın eriyen alım gücü, mutfaktaki yangın için tek bir çözüm önerisi getirecek mi? Hep birlikte göreceğiz. Ondan umudumuz var mı? Elbette hayır. Çünkü sistem ne zaman tıkansa, ekonomi ne zaman batsa birileri hemen aynı bayat plağı koyuyor önümüze: "Stratejik konum, dış güçler, beka..."
Seçim öncesi kurgu videolarla, montaj şovlarıyla Kandil’in ortağı ilan edilen Genel Müdür’ün, bugün sistemin aksayan çarklarını perdelemek için birdenbire "ülke kurtarıcısı" ilan edilmesi, bu topraklarda tiyatronun henüz bitmediğinin kanıtıdır. Bu önemli rol belki kendisinin çok hoşuna gitmiştir ancak keşke şovmen olmak yerine gerçekten bu ülkeye bir faydası dokunan biri olabilseydi.
Mutlak Butlan karmaşası içinde, CHP tabanının önüne bir çıkış yoluymuş gibi sunulan tehlikeli bir formül daha var: "Yeni parti kurmak."
Ancak Seçim Kanunu ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 36. maddesi bu hayali kuranların önüne aşılması imkansız bir duvar örüyor. Yasaya göre yeni kurulan bir partinin seçime girebilmesi için:
En az 41 ilde (ve o illerin ilçelerinin üçte birinde) teşkilatlanması,
Büyük Kongresini (Kurultayını) yapması,
Ve bu kongrenin üzerinden en az 6 ay geçmiş olması şarttır.
2022’de yapılan değişiklikle "Mecliste grubu bulunma" avantajı da ortadan kaldırıldığı için, arkasında 20 ya da 40 milletvekili olsa dahi yeni bir parti ertesi gün seçime giremez. Dolayısıyla, yeni parti kurarak yola çıkmak seçeneklerin en sonuncusudur; çünkü iktidarın alacağı ani bir erken seçim kararı, o yeni yapıyı iyot gibi açığa çıkarır, sandık dışı bırakır.
Peki, başka bir partiyle ortaklaşa seçime girmek çözüm mü? Son genel seçimlerde listelerden meclise taşınanların , seçim biter bitmez "aslında hiç ortak yönümüz yokmuş" diyerek grup kurma ve devlet yardımı kapma telaşına düşen, her sıkışıldığında iktidara "biz göreve hazırız" şeklinde göz kırpanları gördükten sonra kiminle ortaklık yapılacaktır? Unutulmamalıdır ki, bugün o mutlak butlan kararının arkasına saklananlar, yarın "beka" söz konusu olduğunda yine bakanlık pazarlıklarına girişmekten bir an bile geri durmayacaklardır.
Peki o zaman ne yapmalı? Sorunlar tek bir paragrafla çözülecek kadar kolay olsaydı, ortada sorun kalmazdı. Fakat unutulmaması gereken çok büyük bir gerçek var: Bugün yaşadığımız bu kuşatma, bu vizyonsuz siyasi oyunlar, Mustafa Kemal Atatürk’ün ve yol arkadaşlarının Kurtuluş Savaşı’nda, o yoklukta yaşadıklarının yanında bir nokta bile olamaz!
Bu yüzden asla yılgınlığa yer yok, asla gamlanmak yok! Bu "Genel Müdür" ve tayfasının Türk siyasi tarihinde utanç sayfalarında alacakları yeri şimdiden görüp; bu ülkenin geleceğinde onurlu, dirençli ve yurtsever birer insan olarak anılmak bile hepimize yeter.
Tarihin bu kırılma noktasında, kendi ikballeri için hukuku ve halkı çiğneyenlerin suratına şu soruyu haykırabilmek, cellada atılabilecek en büyük, en asil tokattır:
“Biz çocuklarımıza onurlu bir gelecek bırakacağız! YA SİZ ?”

























