Türkiye’de eğitim sistemi, neredeyse her bakan değiştiğinde, hatta aynı bakanın görev süresi içinde bile köklü "reformlara" uğrayan bir yapboz tahtası gibidir. Sınav isimlerinin değişmesi (ÖSS, YGS, LYS, TYT, AYT, LGS), müfredatların güncellenmesi veya ders saatlerinin ayarlanması, kamuoyunda sistemin "bozuk" olduğu ve tamir edilmeye çalışıldığı algısı yaratmaktadır .
Ancak radikal bir sosyolojik ve felsefi gözle bakıldığında, sistemin aslında "bozuk" olmadığı, tam aksine üzerine kurulduğu örtük amaçlara hizmet etmek üzere mükemmel bir şekilde çalıştığı görülür. Türkiye’deki eğitim krizi bir teknik arıza değil, felsefi ve yapısal bir tercihtir. Mevcut yapı; modern dünyanın ihtiyaç duyduğu özgür, eleştirel ve yaratıcı bireyi yetiştirmeyi değil; itaatkar , tek tipleştirilmiş ve kitlesel olarak elenmeye hazır bir nüfus yönetimini hedeflemektedir.
Çağdaş bir eğitim teorisi, okulun; bireyin potansiyelini keşfetme ve toplumsal faydaya dönüştürme alanı olduğunu söyler. Türkiye gerçeğinde ise eğitim, devasa bir sosyal eleme aygıtı olmaktan öteye geçemez.
Yaşantımdan 43 yılı aşkın bir süreyi çocukların LGS ve YKS gibi çoktan seçmeli kitlesel eleme sınavlarına hazırlayan bir antrenman sahasında geçirdim. Maalesef okullarımızda bilginin derinliği, felsefi arka planı veya estetik değeri tamamen önemsizleşmiş; öğretim , "doğru şıkkı en hızlı sürede bulma" pratikliğine indirgenmiştir. Bu durum, genç beyinlerde karşılaştıkları sorunları nasıl çözebileceklerine ilişkin bir açılım yaratmamakta, karar alma süreçlerine katılımlarından çok “ sürekli isteme “ ile hayatta bulunmalarını sağlamaktadır.
Son yirmi yılda taşra illeri dahil olmak üzere üniversite ve kontenjan sayılarının radikal biçimde artırılması, akademik bir sıçrama hedefinden çok ekonomik bir hamledir. Geçmişte, günümüze oranla daha uzun olan askerlik süresi boyunca genç işsizliği sayısal olarak az gösterebilme amacı olan askerlik bugün yükseköğretim aracılığı ile genç işsiz sayısını 4 ila 5 yıl boyunca erteleyen yapısal bir sürece dönüşmüştür. Piyasa gerçeklerinden ve nitelikten kopuk olarak açılan bölümler, entelektüel derinliği olmayan, ancak elinde işlevsiz bir diploma tutan milyonlarca "diplomalı işsiz" üretmektedir.
Ülkemizde eğitim, tarihsel misyonu gereği hiçbir zaman devletten ve egemen ideolojiden bağımsız bir pedagojik alan olamamıştır. Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne, dönemsel olarak Köy Enstitüleri deneyiminde olduğu gibi zaman zaman kabuk değiştirse de, sistemin özü "makbul vatandaş" üretme fabrikası olma özelliğini korumuştur.
Bizdeki eğitimin temeli ast üst ilişkileri , ezber ve koşulsuz itaate dayanır. Eleştirel düşünce, sorgulama ve kurulu düzene, dogmalara veya müfredatın sınırlarına aykırı soru sorma refleksleri sistem tarafından hoş karşılanmaz. Ancak, eğitim sisteminin her yenilenmesi ile ilgili çalışmalar “ herkese sorduk, pilot bölgelerde uyguladık, zaman içinde dönütleri değerlendireceğiz “ savunuları ile tüm kademelerce kesintisiz uygulanması istenir.
Eğitim, geçmişte fakir bir aileden çıkan çocuğun iyi bir eğitimle doktor, mühendis veya akademisyen olabilmesinin , hem sistemin devamını sağlayan hem de kamusal yaşamın benimseyebileceği bir olgu idi. Bugün ise ülkemizde eğitim, toplumsal hareketliliği sağlayan bir araç olmaktan çıkmış; aksine mevcut sınıfsal uçurumları meşrulaştıran ve kalıcılaştıran bir sisteme dönüşmüştür.
Günümüzde eğitim ; devlet okullarındaki personel ve bütçe yetersizlikleri, liyakatsiz yönetim kadroları ve ideolojik dayatmalarla bilinçli bir aşınmaya uğratılmıştır. Göreceli bir kaliteli ve dünya standartlarında eğitim almak, tamamen ailenin ekonomik sermayesine (özel okul ücretleri, fahiş kurs fiyatları, özel ders zincirleri) bağlıdır. Zengin ailelerin çocukları küresel dünyada rekabet edebilecek donanıma erişirken, yoksul ailelerin çocukları niteliksiz, geleceksiz ve ucuz iş gücü olmaya aday bir eğitime mahkum edilmektedir. Sistem, sınıfsal eşitsizliği ortadan kaldırmak bir yana, onu eğitim başarıları üzerinden meşrulaştırmaktadır.
İçinde bulunduğumuz çağda , bilgiye ulaşmanın maliyeti sıfıra inmiş, bilginin üretim ve işlenme biçimleri kökten değişmiştir. Sorunları çözme becerilerinin ve duygusal zekanın öne çıktığı bu dönemde, Türk eğitim sistemi ısrarla aynı yaş grubundaki çocukları aynı odalara toplamak, belirli sürelerde ders/dinlenme etkinlikleri ile hareket etmek, esneklikten uzak katı müfredatları dayatmak ve çocukları "sayısal-sözel-eşit ağırlık" gibi keskin bölümlerle ayırıp etiketlemek gibi bir çağdışılıktan öte bir şey değildir. Sorabileceğiniz en zor problemlerin bile yapay zeka ile birkaç saniyede çözülebildiği bir dünyada ülkemiz çocuklarına hala tonlarca formül, tarih ve tanım ezberletip bunu sınav kağıdına kusmalarını beklemek, gençliğin bilişsel enerjisini ve ülkenin geleceğini boşa harcamaktır.
Türkiye’de son yıllarda öğretmenlik mesleği hem ekonomik hem de toplumsal itibar açısından radikal bir çöküşe sürüklenmiştir.Yüz binlerce öğretmen adayının sistem dışı bırakılarak güvencesizliğe ve işsizliğe mahkum edilmesi, mesleğin üzerindeki en büyük yapısal tehdittir. Sistem, yoksulluk sınırının altındaki maaşlar, mülakat sisteminin getirdiği liyakat krizleri ve yetkili sendikaların etkisizliği arasında sıkışmıştır. Kendi geleceğinden, yarınından kaygı duyan, geçim derdiyle boğuşan ve fikirlerini özgürce ifade etmekten korkan bir öğretmen kadrosunun; özgür, yaratıcı, dünyayla rekabet edebilen ve sisteme meydan okuyan nesiller yetiştirmesi imkansızdır. Zaten sistemin istediği de budur.
Eğitim, her yerde aynı işleyen bir yapı değildir. Bir ülkede birkaç bin tane "yıldız öğretmen" olması veya parmakla gösterilen birkaç elit okulun bulunması, o ülkenin eğitim sistemini kaliteli yapmaz.Bir sistemin gerçek başarısı, en dezavantajlı bölgedeki, en motivasyonsuz sınıftaki çocuğa ne verebildiğiyle ölçülür.
Eğitimin kalitesi, motivasyonu en zayıf öğretmene endekslendiğinde, çocukların geleceği bir "öğretmen piyangosuna" dönüşür. Okula başlayan bir çocuğun hayatının, tamamen şans eseri karşısına çıkacak öğretmenin kişisel motivasyonuna kalması, sistemin kurumsal olarak çöktüğünün kanıtıdır. Kaliteli bir sistem, en zayıf veya en yorgun öğretmeninin bile standart bir başarı yakalamasını sağlayacak altyapıyı, materyali ve desteği sunabilen sistemdir. Buradaki “motivasyon” vurgusu çok önemlidir. Çünkü bir öğretmen dünyanın en iyi üniversitesinden mezun da olsa , eğer motivasyonunu kaybetmişse, sistemin en zayıf halkasına dönüşür. Ekonomik kaygılar, liyakatsiz yönetim, aşırı bürokrasi ve mesleki itibarsızlaşma ilk önce en idealist öğretmenleri vurur.
Ülkemizin gelecekte var olabilmesi için eğitimde radikal bir sıçrama yapmasına ihtiyacı vardır. Bu atılım ; eğitimin devlete makbul vatandaş yetiştirme, piyasaya ucuz iş gücü sağlama ve genç işsizliğini gizleme aracı olmaktan çıkarılmasıyla başlar. Gerçek çözüm; merkeziyetçiliğin yıkılarak yerelleşmenin önünün açılması, okul duvarlarının esnetilmesi, ezberci sınav mekanizmalarının tamamen tasfiye edilmesi ve her çocuğun kendi potansiyelini keşfedebileceği, kamusal ve tamamen ücretsiz bir felsefi altyapının sıfırdan inşa edilmesidir. Aksi takdirde sistem, diploma üreten ancak geleceği tüketen bir değirmen olarak dönmeye devam edecektir.

























