Siyaset, sadece sandıkta kazanılan bir güç oyunu değildir; aynı zamanda toplumun gözü önünde sergilenen bir samimiyet ve tutarlılık sınavıdır. Ne var ki, Türk siyasi tarihinin son dönemeci, bizlere bu sınavdan kalmanın ötesinde, halkın aklıyla adeta alay eden bir tiyatroyu izletiyor. Bu tiyatronun başrolünde ise mahkeme kararıyla yeniden gündeme oturan, koltuğu bırakmamak adına her yolu mubah gören bir figür var: Kemal Kılıçdaroğlu ya da güncel hukuki ifadesiyle; "Butlan Kemal".
Ankara’nın merkezinde, aylık 300 bin lira kira ile tutulan lüks bir ofis... Kapıda gazetecilerin soru sormasını engelleyen koruma ordusu ve toplumdan tamamen izole edilmiş lüks bir Mercedes cip. Bu şatafatlı çerçevenin içinden yükselen ses ise tanıdık: "En kısa zamanda kurultay kararı alacağız, partiyi birleştireceğiz."
Peki, bu sözün arkasındaki eylemler ne söylüyor? Bir yanda birlik mesajları verilirken, diğer yanda Mutlak Butlan kararına Yüksek Seçim Kurulu’nda (YSK) itiraz eden CHP YSK temsilcisi apar topar görevden alınıyor. Yetmiyor; Genel Merkez’in üç tecrübeli avukatının görevine son veriliyor. Ortaya çıkan tablo net bir tasfiyeyken, meydanlarda hâlâ "Kurultay yapacağız" şarkıları söyleniyor. Hukukun boşluklarından ve operasyonel kararlardan medet umup, ardından demokrasi havarisi kesilmek... Tabii yerseniz!
Bugün yaşananlar, aslında geçmişte sahnelenen senaryoların kötü birer kopyasından ibaret. Zamanında Deniz Baykal’a kurulan kaset kumpasının hemen öncesinde, toplum gözünde yapay bir biçimde parlatılmaya çalışılan o "sevimli" figür, bugün mahkemenin butlan kararı öncesinde yeniden piyasaya sürülmek istendi.
Ancak hafızalarımız taze. Kendi partisinin genel merkezinde posterleri indirilen, tabanından kopan bu isim, Ankara Çubuk’taki şehit cenazesinde kendisine yumruk atıp linç girişiminde bulunanların sembol ismini "helalleşme" adı altında affedebiliyor. Kendi seçmenine, kendi partilisine gösterilmeyen bu geniş müsamaha, partiyi mahkeme koridorlarına düşüren hırsa kurban ediliyor.
Gerçekten iyi niyetli, gerçekten ilkeli bir lider profili çizilmek istenseydi, süreç bu noktaya evrilmezdi. Onurlu bir siyasetçi, partisi mahkeme kapılarında tartışılırken çıkar ve şöyle derdi:
"Bu partinin kurultayı temizdir. Ben aday oldum ve kaybettim. Cumhuriyet Halk Partisi'nin geçmişini ve geleceğini mahkeme salonlarında tartıştırmam."
Fakat arkadaki beklentiler ve bir yerlerden alınan güvenceler o kadar büyüktü ki, mahkeme sürecinde edilen birkaç kerhen cümlenin ardından, yargı eliyle verilecek bir genel başkanlık koltuğuna razı olunduğu açıkça belli edildi. Bozuk saat bile günde iki kez doğruyu gösterir derler ya; bu sefer o beklenti de boşa çıktı. Tam doğru zamanı göstereceğiniz sırada piliniz bitti Kemal Bey. Durdunuz.
Şimdi çıkıp "Birlik olalım, partiyi yıpratmayalım" demenize kim inanır? Çevrenizde, size onurlu bir siyasetçi profili çizmenizi sağlayacak, aynayı yüzünüze tutacak tek bir dostunuz, danışmanınız kalmadı mı? Eğer olsaydı, kaybedilen onlarca seçimin ardından yeniden o koltuğa göz dikmez; butlan kararıyla adeta bir şelale gibi coşmuş, yenilenmek isteyen bir partinin önüne bir "takoz" gibi konmayı kabul etmezdiniz.
Eğer iddia ettiğiniz gibi halkını ve partisini düşünen bir halk adamı olsaydınız, mahkemenin size tebliğ ettiği genel başkanlık yetkisini aldığınız ilk dakika, o yetkiyle derhal kurultay kararı ilan ederdiniz. İşte o zaman genel merkezdeki posterleriniz yırtılmaz, aksine daha yükseğe asılırdı. Parti içindeki o büyük birlik de dosta güven, düşmana korku verirdi.
Fakat siz koltuğu, statüyü ve "birilerine hizmet etme" görevini seçtiniz. Şimdi ne söylerseniz söyleyin, tabanın ve tarihin cevabı tek bir kelimeden ibaret: Yersen...

























