İzlediğim bir dizide şöyle diyor, 'insanlar çok konuşur, çok gezer, çok görür ama az anlar...'
Bazen ne anlattığınızın bir önemi yoktur.
Siz ne anlatırsanız anlatın, tüm anlattıklarınız insanların anladığından ibarettir.
Doğru veya yanlış olmasının da bir kıymeti harbiyesi yoktur.
Çünkü bazı insanların kendi doğruları vardır.
Peki, doğru veya yanlış insana göre anlam değiştirir mi?
Mesela Fevkani Köprüsü'nün yıkılması...
Köprüaltı esnafına göre kesinlikle yanlış bir karar.
Ama Belediye Başkanı Dr. Ömer Selim Alan'a göre ise doğru bir karar.
Şimdi biz bu durumda kimin doğrusuna veya yanlışına inanacağız?
İşte hayat böyle karmaşalarla dolu.
Fikir ayrılıkları bu nedenle çıkmış.
İdeolojiler, yaşam felsefeleri, zevk, damak tadı...
Yaradılışımız aynı olmasına rağmen, farklı düşünüyor, farklı görüşleri savunuyor, farklı tatlardan hoşlanıyor olmamız bundan.
İnsanlara doğruları, tarafsız bir şekilde iletmekle yükümlü olan biz gazeteciler bu durumda ne yapacağız?
Yine Fevkani Köprüsü üzerinden örnekleme gerekirse...
Doğruya köprüaltı esnafı penceresinden mi bakacağız?
Yoksa Belediye Başkanı Dr. Ömer Selim penceresinden mi?
Siyasi olarak CHP açısından mı bakacağız, Ak Parti açısından mı?
Fevkani Köprüsü'nü endüstriyel miras olarak mı göreceğiz, yoksa görüntü kirliliği yaratan eski, ömrünü tamamlamış bir köprü olarak mı?
Olaya nereden, hangi pencereden ve hangi açıdan baktığınıza göre doğru ve yanlış anlam değiştiriyor.
'köprü yıkılsın' dediğinizde, 'yıkılmasın' diyenleri karşınıza alıyorsunuz.
'Köprü yıkılmasın' dediğinizde ise 'yıkılsın' diyenleri.
İşte bu örnek, biz gazetecilerin ne kadar zor bir mesleği icra ettiğimizin en somut örneklerinden bir tanesi.
Mesleğimize başka bir açıdan bakarsak.
Herkes gibi biz de insanız.
Kültürel ve sosyolojik nedenlerle farklı siyasi görüşlerimiz, farklı zevklerimiz, farklı yaşam tarzlarımız var.
Seçimlerde herkes gibi oy kullanıyoruz.
İktidara yakın planımız var, muhalif planımız var.
Beş vakit namaz kılanımız var.
Bir oturmaya 70'lik rakı içenimiz var.
Yöresel farklılıklarımız var.
Zonguldaklı olanımız var, olmayanımız var.
Ama tüm farklılıklarımıza rağmen ortak noktamız gazetecilik.
Ortak noktamız bu mesleği Zonguldak'ta yapıyor olmak.
Az önce anlattığım etkenlerden dolayıdır medyadaki bu çok seslilik.
Kimileri buna demokrasi diyor.
Ama kimileri bu farklılıkları kabullenmekte güçlük çekiyor.
Aslına bakarsanız biz gazeteciler yaşanan bir olayı, farklı açılardan kamuoyuna iletiyoruz.
Olayın kahramanı değiliz ama her zaman olayın kahramanları tarafından hedef alınıyoruz.
Eleştiriliyoruz.
Yeri geliyor tehdite, hakarete ve hatta şiddete maruz kalıyoruz.
Tüm bunları bir gazeteci olarak anlayabiliyorum.
Çünkü farklılıklarımızın farkındayım.
Meslek hayatım boyunca çok önemli haberlere imza attım.
Mafyasıyla, tefecisiyle, arsızıyla, hırsızıyla karşı karşıya geldim.
İş adamıyla, siyasetçisiyle, sendikacısıyla, belediye başkanıyla karşı karşıya geldim.
Emniyet müdürüyle, kaymakamıyla, valisiyle de karşı karşıya geldim.
Hakkımda açılan davalardan da yüzümün akıyla, mesleğimin onuruyla çıktım.
Çeyrek asırlık meslek hayatım boyunca hakkımda hiç şantaj davası açılmadı.
Hakkımda açılan tüm davaları kazanmama rağmen, vicdanen 'keşke bu haberi yapmasaydım' dediğim zamanlar oldu.
Gazeteciliğin çerçevesini sadece kanunlarla sınırlı olmadığını düşünüyorum.
Bu meslekte vicdan da çok önemli.
Bence vicdan en önemli mahkemedir.
Kelimelerle oynayabiliriz.
Kelimelerle oynayarak, suç işlemeden de birine hakaret edip, küçük düşürebiliriz.
Ama bu doğru yaptığımız anlamına gelmez.
Son zamanlarda Elmas TV Genel Müdürü Akın Kavi ile köşe yazılarından atışıyoruz.
Meselemiz cüruf.
Kendisi beni defalarca bu konu ile ilgili yazdı.
Ben de kendisine cevap verdim.
Şimdi Akın Kavi, elinde bir 'kovuşturmaya yer yoktur' kararı ile herkese meydan okuyup duruyor.
'Ben şantaj yapmadım, tanıtım yaptım, onun için para aldım' diye bağırıp duruyor.
Oysa ben hiçbir zaman, 'Akın Kavi şantaj yaptı' demedim.
Ama o 'ben şantaj yapmadım' diye ortalığı ayağa kaldırmaya, elindeki mahkeme kararı ile de yayın politikasını meşrulaştırmaya çalışıyor.
Hala aldığı paraların faturalarını göstermiyor.
Hala geçmişte kendi deyimiyle tanıtımını yaptığı cüruf firması ile neden ters düştüğünü anlatamıyor.
Çünkü o firmadan bir kez para alınmadı.
Birçok kez para alındı.
Yani olay tanıtım haberi için alınan 200 bin liradan ibaret değil.
Farklı iban numaralarına gönderilen farklı rakamlar var ortada.
Bu para transferleri ait banka dekontları var.
WhatsApp yazışmaları var.
Ben çeyrek sırdır bu memlekette gazetecilik yapmış, Elmas TV'de de çalışmış bir gazeteci olarak, bir medya mensubu ile bu konuları kamuoyu önünde tartışmaktan keyif almıyorum.
Ama gördüğüm o ki Sayın Akın Kavi bu durumdan keyif alıyor.
Şahsen ben Akın Kavi'nin yerinde olsam, böyle bir tartışmanın içinde olmaktan hicap duyardım.
Çıkıp, 'ben şantaj yapmadım, tanıtım için 200 bin lira aldım' diye yaygara koparmazdım.
Zehirli dediği bir atığı önce tanıtıp, seyircilerine zehirli bir atığı zararsız diye anlatıp, üzerine 200 bin lira da para alıp, ardından da bu atık zehirli diye bas bas bağırmak nasıl bir yayın politikasıdır?
Nasıl bir gazeteciliktir?
Mesela benim bir tane cürufu öven yazımı bulamazsınız.
Mesela benim bir tane cüruf firması ile tanıtım röportajımı da bulamazsınız.
Ama dün cürufa zararsız deyip, cüruf firmasının müdürü ile cüruf üzerine methiyeler düzen, aylarca cüruf firmasının sahibinden düzenli olarak para alan biri çıkmış cüruf konusunda bana ahkam kesiyor.
Neymiş, şantaj yapmamış.
Neymiş cüruf zehirliymiş.
Neymiş cüruf üzerinden ERDEMİR'i dolandırıyorlarmış.
Cüruf firmasından para alırken iyiydi.
Yazımın başında da altını çizdim.
Bazen dava kazanmak sizi haklı kılmaz.
Toplum vicdanında bıraktığınız izlenim de çok önemlidir.
İşte Akın Kavi bu vicdanı yok sayıyor.
Kovuşturmaya yer yoktur kararı ile cüruf üzerinden elde ettiği rantı akladığını sanıyor.
Etik ile yasa arasındaki ince ama önemli çizgiyi görmezden geliyor.
Cürufu ekranlarında önce övüp, sonra zehirli demek yasal olabilir.
Ama etik mi?
Hele de zehirli dediği atığı, ekranlarında Zonguldak halkına zararsız diye sunup, bir de bunun için 200 bin lira aldıysan.
Aylarca cüruf tesisine sessiz kalıp, çevrecilerin eylemlerini görmezden gelip, cüruf firmasından rant elde ettiysen.
Hiç ama hiç etik değil.
O mahkeme kararı mesleki olarak seni kamuoyu vicdanında aklamaz.
Onun için kovuşturmaya yer yoktur kararını eline alıp, 'ben şantaj yapmadım' diye bağırmayı bırak.
Bizim oralarda güzel bir söz vardır, bu sözle bitirelim bu konuyu.
'KENDİNİ ÖVEN, DERDİNİ ÖVER...'























