Hukuk devleti ilkeleri ve mahkeme kararlarının bağlayıcılığı, demokratik toplumların en çok tartışılan ve üzerine en çok kafa yorulan konularından biridir. Bir hukuk sisteminin tam anlamıyla işleyebilmesi için temel ilkeler şunlardır.
Mahkeme kararları, özellikle de en üst yargı organı olan Anayasa Mahkemesi'nin kararları, kişilerin, kurumların veya siyasi görüşlerin beğenisinden bağımsız olarak kesin ve bağlayıcıdır.
Yargının, yasama ve yürütme organları karşısında tamamen bağımsız ve tarafsız olması gerekir. Yüksek mahkemelerin temel görevi, çoğunluğun aldığı kararların bile anayasal sınırlar içinde kalmasını sağlamak, yani azınlıkta olanların veya bireylerin haklarını korumaktır.
Hukukta mahkeme kararları elbette tartışılabilir, bilimsel veya toplumsal olarak eleştirilebilir; hatta hakimler de hata yapabilir. Ancak bir kararı eleştirmek ile o kararı yok saymak veya mahkemenin varlığını sorgulamak arasında çok kalın bir çizgi vardır. Kararlar uygulanmadığı takdirde, anayasal düzenin temeli sarsılmış olur.
Türkiye’de mahkeme kararlarının, özellikle de Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının uygulanıp uygulanmaması meselesi, ülkenin en kritik ve derin hukuk tartışmalarından biridir. Anayasa’nın 138. maddesi çok nettir: "Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez."
Ancak pratikte yaşanan tıkanıklıkları aşmak, hukukun üstünlüğünü yeniden tesis etmek ve güven ortamını sağlamak için hem sistemsel olarak yapılması gerekenler hem de siyasilerin takınması gereken hayati tavırlar vardır.
Kesinleşmiş yargı kararlarını uygulamayan kamu görevlileri ve hakimler için ağır ve kaçınılmaz hukuki, idari ve mali yaptırımlar getirilmelidir. Kararı uygulamamanın bir "suç" ve "görevi kötüye kullanma" olduğu net bir şekilde işletilmelidir.
Hakimler ve Savcılar Kurulu'nun (HSK) yapısı, yürütme organının etkisinden tamamen arındırılmalıdır. Hakimlerin istemedikleri yere sürülmeme garantisi tam olarak sağlanmalıdır ki, siyasi açıdan hassas dosyalarda kanuna göre değil, kendilerini baskıya göre karar vermek zorunda hissetmesinler.
AYM kararlarının alt mahkemeleri kesin olarak bağladığı tartışmasızdır. Ancak yüksek mahkemeler arasında yaşanan yetki krizlerini tamamen önleyecek, gri alan bırakmayan anayasal düzenlemeler gerçekleştirilmelidir.
Hukuk devletinin kalitesi, sadece kanunlarla değil, siyasi aktörlerin kültürü ve diliyle de belirlenir. Siyasiler, göreve başlarken Anayasa’ya sadakatle bağlı kalacaklarına namusları ve şerefleri üzerine yemin ederler. Dolayısıyla, hoşlarına gitmeyen bir yargı kararı çıktığında ilk refleksleri mahkemeyi tehdit etmek veya kapatmayı savunmak değil, kararın gereğini yerine getirmek olmalıdır.
Yargı, siyasi rakipleri tasfiye etme veya cezalandırma aracı olarak görülmemelidir. Siyasilerin mahkeme kararlarına yönelik "tanımıyorum", "saygı duymuyorum" gibi ifadeleri, toplumdaki adalet duygusunu altüst eder ve vatandaşın da hukuka uymama eğilimini körükler.
Bir siyasi lider, bir mahkeme kararını hukuken yanlış bulabilir ve bunu sert bir dille eleştirebilir; bu ifade özgürlüğüdür. Ancak siyasinin görevi orada durmaktır. Eleştiriyi, "kararı uygulatmamak" aşamasına taşımak anayasal suçtur.
Peki yaşadığımız ülkede işler nasıl gidiyor diye soracak olursak elbette,
-Kör müsün? Olan biteni görmüyor musun ? Dediğinizi duyar gibiyim…
Gelelim istifanın kelimeden öteye gidemeyişine …
Siyasi ve kamusal sorumluluk açısından istifa, demokrasinin en temel özelliklerinden biridir. Gelişmiş demokrasilerde istifa bir "lütuf" ya da zayıflık değil; kamuya hesap vermenin, makama duyulan saygının ve siyasi ahlakın en somut dışavurumudur. Bizim gibi toplumlarda ise istifa kurumu genellikle hakkıyla işletilmez; koltuğu bırakmak bir "yenilgi" veya "güç kaybı" olarak algılanır. Oysa kamusal sorumluluk açısından istifanın çok hayati temelleri vardır.
Batı demokrasilerinde bir bakanın veya bürokratın istifa etmesi için hatayı bizzat kendisinin yapması gerekmez. Alt kademede yaşanan büyük bir ihmal, bir tren kazası, maden faciası veya yolsuzluk skandalı doğrudan en üstteki ismin istifasını getirir. Buradaki mantık şudur; "O makamda oturuyorsan, altındaki sistemin düzgün işlemesinden de sen sorumlusun."
Büyük bir kriz veya hata sonrası hiçbir siyasi veya bürokrat görevden ayrılmazsa, toplumda cezasızlık algısı ve adaletsizlik duygusu kökleşir. Vatandaş, "Ne olursa olsun kimseye bir şey olmuyor" diye düşünmeye başlar. İstifa, devlete ve adalete olan güvenin sarsılmasını önleyen kamusal bir onarım mekanizmasıdır.
Bizim Siyaset Kültürümüzde Neden İstifa Edilmiyor?
Türkiye ve benzeri siyasi kültürlerde istifa müessesesinin çalışmamasının arkasında derin yapısal ve psikolojik sebepler yatar: Siyaset, hizmet aracı olmaktan ziyade bir güç, statü ve koruma kalkanı olarak görüldüğünde, o kalkandan vazgeçmek çok zorlaşır. Siyasetin bireysel iradeyle değil, tamamen yukarıdan aşağıya bir sadakat ilişkisiyle yürüdüğü sistemlerde, kişi kendi özgür iradesiyle "Ben istifa ediyorum" diyemez hale gelir.
Bir ülkede yargı kararlarına uyulmaması ne kadar büyük bir hukuk kriziyse, büyük felaketlerden veya skandallardan sonra tek bir yetkilinin bile istifa etmemesi o kadar büyük bir ahlak ve sorumluluk krizidir. İstifa kültürü oturmadıkça, kamuda liyakat ve sorumluluk bilincini geliştirmek imkansıza yakındır.
Cumhuriyet Halk Partisinde Bölge Adliye Mahkemesi’nin 38. Olağan Kurultay’ı iptal eden ve adeta partiyi iki başlılığa sürükleyen "mutlak butlan" kararı üzerinden yaşananlar, tam anlamıyla bir hukuk devleti karmaşası ve kamusal sorumluluk krizidir. Anayasa'nın 79. maddesine göre seçim işlemlerini denetleme, onaylama ve kesin karara bağlama yetkisi tek başına YSK’ya aittir ve YSK kararları kesindir. Seçim hukukunda kesinleşmiş, mazbataları verilmiş ve sonuçları onaylanmış bir kurultay sürecinin, aylar hatta yıllar sonra bir adli mahkeme tarafından "mutlak butlan" sayılması, hukuk devleti ilkelerini dinamitlemektedir. Eğer YSK’nın onayladığı bir siyasi parti seçimi adli yargı eliyle geriye dönük olarak tamamen silinebiliyorsa, bu durum gelecekte tüm genel, yerel ve parti içi seçimlerin adli mahkemeler eliyle her an iptal edilebileceği tehlikeli bir emsal yaratır. Bu, hukuk devleti değil, hukukun bir siyaset mühendisliği aracı haline gelmesidir.
"Mutlak butlan" kararı, seçilmiş parti yönetiminin imza yetkisini, aldığı kararları ve hukuki meşruiyetini kağıt üzerinde sıfırlamıştır. Mutlak Butlan ile işbaşına gelenlerin hukuk devletine zerre kadar bir inançları varsa yapması gereken ilk şey, yargı kararının arkasındaki niyet ne olursa olsun, meşruiyetini mahkeme salonlarında değil, hemen delege sandığında tazelemek olmalıydı . Alınacak kurultay kararı ile "koltuğu koruma" refleksini bir kenara bırakıp derhal seçimli kurultay kararı almak siyasi ahlakın gereği iken atanmışların kurultay kararı almaktan kaçınması ve süreci yokuşa sürmesi, kamusal sorumluluk bilincinden uzak, makam odaklı bir siyaset anlayışını gözler önüne sermektedir.
"Tepki var ama alışacaklar" ya da benzeri tepeden bakan, kitleleri ve parti içi muhalefeti yok sayan açıklamalar, tam da "güç zehirlenmesi" ve "pişkinlik" kavramlarıyla örtüşmektedir.
Demokrasilerde "alışacaksınız" cümlesi sadece seçmene veya tabana değil, doğrudan demokratik teamüllere meydan okumaktır. Parti tabanında, delegede ve kamuoyunda mahkeme kararıyla sarsılan bir güven varken, bu güveni rıza üreterek değil, "zamanla kabullenecekler" diyerek dayatmak otoriter bir siyasi refleksin dışavurumudur.
Mahkemenin verdiği "mutlak butlan" kararı, seçim hukukunun arkasından dolanan ve siyaseti dizayn etmeye çalışan hukuki bir müdahaledir. Ancak bu müdahaleye karşı CHP Genel Merkezi'nin takındığı "koltuğu bırakmama, tabana kulak asmama ve 'alışacaklar' diyerek dayatma" tavrı da en az o karar kadar antidemokratik ve sorumluluk bilincinden uzaktır. Hukuk devletini savunduğunu iddia edenlerin, kendi iç işleyişinde hukukun ve sandığın arkasından dolanması büyük bir samimiyetsizlik örneğidir. O çok sözü edilen arınmanın , bu düşünce ve bu düşünceyi savunanlardan başlaması gerekir. Bu ülkenin , ne son padişah Vahdettin ne de son sadrazam Damat Ferit Paşa gibi ihaneti kendinden menkul zavallılara ihtiyacı yoktur. Çünkü onlar tarihin kendilerine ayırdığı çöplükte yerlerini çoktan aldılar. Ve elbette bugünün hainleri de çöplükteki yerleri ile anılacaklardır

























