Doğrusu ya çok geç kalmış bir yazı bu. Sözde yöre kültürü ve tarihi üzerine yoğun okumalar yapıyorum, “Kütüphanesinde bu alanda en çok kitap olan kişilerden biriyim” diye şişinip duruyorum hatta. Çocukluk yıllarımda dilimize dolan argo ile söyleyeyim: “Yemişlero havaları.” İletişim Yayınları ben derin uykulardayken, “Demir Çelik Karabük – Bir İşçi Kentinin Hikâyesi”ni ta 2018’de yayımlamış. Zonguldak’ın var edip değer üreten bir emek kenti olarak ülkeye armağan ettiği eski ilçemiz Karabük’le ilgili yazılmış kitaptan 5-6 ay önce tesadüfen haberim oldu. Şansım yaver gitti, şu an baskısı kalmayan eserin raflardaki son kitaplarından birini buldum sipariş ettim hemen. İyi ki de etmişim, hafızamı tazeleyip ufkumu açan çok güzel bir kitap okudum çünkü. Yazarı Ali Karatay’ı tanımıyorum desem yeri. Son yıllarda doğup büyüdüğü Filyos’ta yaşıyor. Ekoloji mücadelesinde yan yana geldik birkaç kere, bir kez de bir panelde birlikte konuşmacı olarak yer aldık. Kitaptaki biyografisine göre iki farklı üniversitenin “kamu yönetimi” ile “iktisat” bölümünü bitirmiş Karatay, yaşamını ise çevirmenlik yaparak kazanıyor. Bilgiler kitapta yer almasa“sosyoloji” tahsili yaptığını, hatta bir üniversitede “sosyolog” olarak çalıştığını iddia ederdim; kitabı sosyolojik değeri çok yüksek bir eser zira. Karabük özeline bakmış ama aynı dönemlerinTürkiye’sinin toplumsal, siyasal dinamiklerini; iktisadi sosyal koşullarını da ele almış. Yetinmemiş ilçedeki gelişmelerin bağlı olduğu Zonguldak’taki siyasal, sosyal süreçlerle ilişkisini kurupbence önemsenmesi gereken sonuçlar çıkarmış. Tüm bunları bir bilim insanı titizliğiyle yapmış üstelik…
KARABÜK… ÇOCUKLUĞUMUN ALTIN KENTİ
Ah Karabük… Şimdi bitkisel hayatın derin uykularındaki güzel teyzemin yaşadığı çocukluğumun altın kenti. Yazları Çatalzeytin’deki köyümüze giderken trenle Karabük’e gider, teyzemlerin 100 Evler’deki lojmanında bir, iki gün kalır, oradan Kastamonu’ya minibüslerle giderdik. Kocasının nerede çalıştığına soranlara annem “şirket”, teyzem de “fabrika” derdi. Kimse, “Hangi şirket, hangi fabrika?” diye sormazdı, herkes şirketin Ereğli Kömürleri İşletmesi (EKİ), fabrikanınsa Karabük Demir-Çelik Fabrikası (KDÇF) anlamına geldiğini bilirdi çünkü. Nasıl unuturum, annemle hiç bitmeyen sohbetlere dalan gül yüzlü teyzem bizibağrına basar, oradaki günlerimiz her yanımıza dolan sevgi seli içinde geçerdi. Çocukluğumun içimden hiç gitmeyen en mutlu zamanlarından biriydi teyzemli günler. Rahmetli Muammer eniştemse Karabük Demir Çelik Fabrikasına, “Fabrikalar kuran fabrika” unvanını kazandıran efsane isimlerden biriydi kesinlikle.1940’ların ortalarında ilkokul mezunu küçük bir çocukken gelmiş Karabük’e, girdiği çırak kursu sınavlarını kazanarak eğitime başlamış. Orayı bitirdikten sonra sanat okuluna gidip teknik ressam olarak fabrikaya işbaşı yapmış. Sohbetlerimizde makineden daha çok çelik konstrüksiyon resimleri çizdiğini söyler, sanki sıradan bir işmiş gibi “Birçok fabrikanın kuruluşunda yer aldım” derdi. Başta İskenderun olmak üzere resmini çizdiği birçok fabrikanın montajına bile gitmiş hatta. Nasıl efsane demem, birçoğu haraç mezat satılan kamuya ait İsdemir, Erdemir gibi fabrikaların kuruluşuna gücü yettiğince katkı sundu eniştem; çimento, kağıt, şeker fabrikaları, rafineriler yapan ekibin içinde yer aldı. Altyapı yatırımlarına da katkı sundu gururla; köprüler, viyadükler, limanlar, tersaneler çizip Türkiye’nin modernleşmesini sağladı. Efsane olması için daha ne yapması lazım ki?
SOYUT YEREL TARİH ANLATISI DEĞİL, SOMUT OLGULARLA DESTEKLENMİŞ BİR SÜREÇ OKUMASI
Uzun girizgâhın ardından gelelim sadede. “Bir yerleşim yerinin tarihini, coğrafi yapısını, demografik özelliklerini, ekonomik ve kültürel yapısını anlatan araştırma metinleri” diyoruz kent monografilerine. Kimi zaman malumatfuruşluğa kaçan klasik monografileri okur, ele aldığı kentle ilgili bilgi sahibi oluruz.Bitirdiğimizde üzerinde çokça düşünmeyiz, o monografiler coğrafi, demografik veya kronolojik verilerin sıralandığı bilgilertoplamından ibarettir sadece, hap bilgileri alır geçeriz. Ama bu kitap öyle bir şey değil, Ali Karatay ise bambaşka bir monografi yapmışçünkü. Ulaştığı bilgileri alt alta, yan yana sıralayıp grafikler ya da tablolarla sunmak yerine tartışmaya açtığı konunun sosyolojik, tarihsel temellerine inip “Neden böyle?” sorusuna yanıt aramış. Kendi bulduğu cevapları da olgulara yaslanıp süreçleri irdeleyerekoluşturmuş. Tarihsel ve sosyolojik olayları anlatmakla yetinmeyipnedensellik bağlarını da kurcalamış. Karabük’ün hikâyesini soyut bir yerel tarih olmanın ötesine taşıyıp, somut olgularla destekleyerek bir süreç okumasına dönüştürmüş böylece. Karabük’teki toplumsal veya iktisadi gelişmeleri ele alırken, neyin nasıl olduğunu bağlı olduğu Zonguldak ve Türkiye’deki gelişmelerle bağıntısını kurarak açıklamaya çalışmış. Yerelde yaşananların Türkiye’deki siyasal ve iktisadi dalgalanmalar vedünyadaki küresel eğilimlerle ilişkisini kurarak da zihin açıcı bir metin çıkarmış ortaya. Veri kaynağı da olağanüstü gerçekten. Karabük'le ilgili yazılmış birçok kitap, yayımlanmış yazı, sempozyumlara sunulmuş bildiri, akademik yayın ve bilimsel raporların yanı sıra Zonguldak ve Karabük’te yayımlanan yerel gazeteler de içinde arşivlerden yararlanmış çokça. Türkiye iktisadı ve sosyolojisi üzerine çok düşünmüş Feroz Ahmad Fikret Başkaya, Çağlar Keyder, Korkut Boratav, Mete Tunçay, Ahmet Makal gibiisimlerin bilgilerine başvurup, ilin özgün tarihi kadar ülkenin toplumsal ve siyasal panoramasını da çıkarmış ortaya. Zor, hem de çok zor olanı seçmiş yani. Hadi itiraf edeyim, kopya çektim, kaynakçada görüp de kütüphanemde olmayan bazı kitapları sipariş listeme ekledim hemen. Öğrenmek, bilgiyi çoğaltmak böyle bir süreç değil mi zaten…
MÜKEMMEL BİR ŞEHİR HİKÂYESİ
Ali Karatay 464 sayfalık kitabında sosyal, kültürel, tarihsel olgulara bakıp, bir işçi-sanayi kenti olan Karabük'ün neden bu kimliğiyle uyumlu siyasal, sınıfsal refleksleri gösteremediğini anlamaya, anlatmaya çalışmış. Altı bölüm halinde, Cumhuriyet’in Karabük ve Karabük Demir-Çelik Fabrikası’nda cisimleşen ekonomi politiğinden Karabük işçilerinin sağcılığına kadar pek çok sorunun cevabını arayarak, ortaya farklı ve son derece özgün bir kent monografisi çıkarmış. Hoş görün, bir kolaycılık daha yapıp arka kapaktaki Tanıl Bora’nın yazdığını öğrendiğim tanıtım yazısından bir pasaj ekleyeyim buraya, kitabın içeriğini benden daha iyi anlatıyor çünkü: “Karabük’ün mikro-evreninde, son yüz yıllık tarihimiz ve dönemlerin ruhu bir resmigeçit yapıyor… Karabük isminin etimolojisinden başlayan milliyetçi tarihyazımı… Askeri kaygılarla belirlenen sanayileşme kaderi… Bir işletme etrafında şekillenen bir şehir… 1980 öncesinin kanlı provokasyonları… İthal ikamecilikten neoliberalizme değişen iktisat politikalarının yine kader çizen ve bir ara ‘kapanma’ tehdidine varan etkileri… Taşra siyasetinin seyri… Bir ayağının hep köylülükte kalması istenen bir işçi sınıfı ve hep ‘kontrol’ altında tutulan bir işçi hareketinin serencamı… Mükemmel bir şehir hikâyesi…”
ZONGULDAK’IN YOKTAN VAR ETTİĞİ KENT
Karatay’ın yapmadığı malumatfuruşluğu da yapayım biraz: Hiç kuşku yok ki Karabük, yazımın en başında da belirttiğim gibi Zonguldak’ın yoktan var ettiği bir kent. 3 Nisan 1937'de demir çelik fabrikasının temeli atılırken, kayıtlara, Safranbolu ilçesine bağlı Öğlebeli köyünün 13 haneli bir mahallesi olarak geçiyor. Başta güvenlik olmak üzere pek çok nedenle üzerine fabrika kurulan bu yerleşim, Cumhuriyet’in sanayi vizyonuyla büyüyerek Türkiye'nin en önemli endüstri merkezlerinden biri haline geliyor. Neresinden baksanız bir “Cumhuriyet kenti” yani. Kaderini belirleyen ilk adım, 13 Aralık 1925’te “Ankara–Ereğli Demiryolu Hattı Hakkındaki 1314 Sayılı Kanun”la atılıyor. O öykü de muhteşem: Kurtuluş Savaşı’nın ardından kalkınma savaşına başlayan Cumhuriyet kurucuları, ülkenin dört bir yanında topyekûn gelişim için kolları sıvıyor. Bunun için sanayileşme, sanayileşme için enerjiye, enerji için de kömüre gereksinim var. O meret de Zonguldak’ta bulunuyor yalnızca. Buradaki kömür ülkenin batısına (Marmara, İstanbul)denizyolu ile iyi kötü gidiyor da, sanayileşmeyi bekleyen İç Anadolu’ya nakli çok zor; taşıyacak ne yol, ne de o kapasitelerde araçla var çünkü. Bu amaçla sözünü ettiğim yasa çıkarılıp Ankara–Sivas demiryolu üzerindeki Irmak İstasyonu’ndan başlayarak Zonguldak’a ulaşan bir demiryolu hattı kurulması kararlaştırılıyor. Kömüre giden demiryolu üzerindeki küçük bir istasyon haline gelen13 haneli mahalle, bugünkü Karabük olmaya doğru ilk adımı atıyor…
“PAŞAM, DEMİR VE ÇELİK YAPMAK İÇİN BENİM ÖLÜMÜMÜ BEKLİYORLAR”
17 Mart 1926’da ülkenin sanayileşmesi için bir önemli karar daha alınarak 786 Sayılı “Demir Sanayinin Tesisine Dair Kanun”çıkarılıyor meclisten. Uygulamaya ise ancak 1934’te yapılan 1. Sanayi Planı’nda kurulmasına kesin karar verilmesinin ardındanbaşlanıyor. Planlanan tesis için Sümerbank’a bağlı uzmanlarla Erkan-ı Harbiye Başkanlığı temsilcilerinden oluşan bir komisyon kuruluyor. Dünyanın yeni ve çok daha büyük bir savaşa hazırlandığıo sıralarda yer arayışına başlayan komisyonun başat kaygısı güvenlik oluyor elbette. Diğer kaygı da malzeme nakli: 1 ton demir için 6 ton hammadde gerekiyor çünkü. Divriği’deki demir yatakları henüz keşfedilmediğinden kömürün bulunduğu Zonguldak çevresi,yer seçiminde, ilk akla gelen yer oluyor. Komisyondaki uzmanlar, hammaddenin suyolu ile en ucuza nakli yapılabilecek denizin kenarındaki Zonguldak, Ereğli ya da Çaycuma’yı önerirken Erkan-ı Harp temsilcileri kesinlikle karşı çıkıyor bu fikre. Savaş gemilerinin en uzun atış menzilinin 70 kilometre olduğu göz önüne alınıp, denizden en az 100 kilometre uzağa kurulmasında ısrar ediyor. Bu ısrar denizin çok uzağında, bir demiryolunun kenarına konuşlanmış 13 haneli mahalleyi öne çıkarıyor, etrafındaki geniş çeltik tarlaları arazi sorununu da kolayca çözüyor ayrıca. İktisat Bakanlığı bunun maliyetleri çok artıracağını söyleyip “Oraya kurmaktansa başlamamak daha uygundur” diye görüş bildirince Erkan-ı Harbiye Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak giriyor devreye. Falih Rıfkı Atay’ın anlatımına göre, Atatürk’e, “Paşam” diyor Mareşal Çakmak, “Demir ve çelik yapmak için benim ölümümü bekliyorlar.” Atatürk o vakitlerdeki İktisat Bakanı Celal Bayar’ı yanına çağırıyor, “Rica ederim telefona gidiniz ve kendilerine demir ve çelik endüstrisinin Karabük’e kurulacağını haber veriniz.” diyor. Bu müthiş öykü daha pek çok ayrıntısıyla birlikte, kitabın ilk bölümünde yer alıyor. Bundan çok daha güzel bir anlatımla hem de...
MODERN BİR TOPLUM YARATMA PROJESİNİN ÖNCÜ BİLEŞENİ
Avrupa’daki örneklerinden farklı olarak kente kurulan bir fabrikadeğil, "kent kuran bir fabrika" KDÇF. “Sıfırdan bir işçi ve sanayi kenti olarak kurulan Karabük, neden kendi sınıfsal kimliğiyle örtüşen sosyal, siyasal refleksler vermiyor?” sorusu kitabın temel sorunsallarından birini oluşturuyor. Ali Karatay, teknik mühendislik kadar bir toplum mühendisliği ürünü olduğunu da söylüyor fabrikanın. “Kuruluş yıllarının Karabük’ünün anlaşılmasında kritik önem taşıyan olgulardan biri de, Cumhuriyet rejiminin Karabük Demir Çelik Fabrikası ve onun çevresinde yeni bir kenti yaratmaktaki amacının yalnızca modern bir sanayi tesisine sahip olmak değil, aynı zamanda bütün ülkeye örnek olacak modern birey prototipi yaratmak olduğudur.” şeklinde de bir sav ortaya atıyor. Konuyla ilişkin yayımlanmış makalelerden yola çıkarak, fabrika çevresinde oluşturulan Karabük kenti için hâlâ bir vaha özelliğini koruyan Yenişehir’i örnek veriyor. Cumhuriyet’in modernleşme projesinin seküler boyutuyla uyumlu kent tasarımına vurgu yaparken, çalışma mekânlarının iki cinse açık hale getirilip kadınların görünürlüğünün artırılması için özel bir çaba harcandığını vurguluyor. Başka kaynakların yanı sıra, konu üzerine çalışmış Devrim Ümit’ten yaptığı alıntıyla da savını güçlendiriyor:“Karabük’teki demir çelik fabrikaları hızlı ekonomik kalkınma, sanayileşme, reform programları ve devrimler aracılığıyla gerçekleştirilmesi amaçlanan modernist ‘modern bireyler ve modern bir toplum yaratma projesi’nin öncü nitelikteki bileşeniydi.”
SOSYAL DEVLETİN PEK ÇOK ÖRNEĞİNİN SERGİLENDİĞİ KENT
Kitaptan öğreniyoruz ki, fabrikanın ilk yıllarında yalnızca konut yapılmakla kalmamış, tıpkı Zonguldak’ta EKİ’nin yaptığı gibi hastane, ilk ve ortaokullar yaptırılıp şehir kulübü, halkevi, gençlik merkezi gibi sosyal kurumlar oluşturulmuş Karabük’te. Su sporları da yapılabilen havuzlu bahçeler, çocuk oyun alanları, Amasra’da tatil köyü; fabrikada yemekhaneler, soyunma yerleri, duşlar inşa edilmiş. İşçilerin fabrikaya aidiyetlerini artırıp “daimi işçi” haline dönüşmeleri için bekâr işçi koğuşları, istirahat yerleri, berber salonu; sanat okulu mezunlarına özel yatakhane imkânı sunulmuş. Çalışanların ucuz alışveriş yapabilmeleri için tüketim kooperatifleri, Amelebirliği gibi hastalık ve ölümlerde yardımlar da yapan biriktirme ve yardım sandığı kurulup, vardiyalara otobüs seferleri konulmuş. Modern Karabük sosyal devletin pek çok örneği sergilenerek oluşturulmuş yani. 1933-34’te yapılan üniversite reformuna katkı sunması için Türkiye’ye çağrılan Alman Sosyoloji Profesörü Gerhard Kesler, 1947’de ziyaret ettiği bölgede Zonguldak işçilerinin dehşet verici çalışma ve yaşam koşullarından söz ederken Karabük’ten tam da bu nedenle sitayişle bahsediyor: “Kadınlar Avrupalı gibi giyinmişlerdi. Gördüğümüz her şey muntazam, temiz ve hatta bütün bahçeler bile iyi bakılmış haldeydi. Karabük’te yırtık elbiseli, pejmürde kıyafetli bir tek ferde bile rastlamadık. Etrafta çok fazla miktarda çocuk vardı. Bütün çocuklar temizdi ve iyi giyinmişlerdi. Hepsi de neşeli, sıhhatli görünüyorlardı.”
CEHENNEMİ ÇALIŞMA KOŞULLARI İÇİNDEKİ CAN PAZARI
Klasik monografiler gibi Karabük güzellemesi yapmak yerine gerçeğin peşinde koşan Karatay, olgulara bir de emeğin cephesinden bakınca, Kesler’in bu fikri gibi başka çok şeye de eleştirel yaklaşıyor. Araç Çayı’nın kıyısında doğanın binlerce yıllık sabırla oluşturduğu mümbit alanların fabrikalara açılmasına ekolojik kaygılarla itiraz ediyor en başta. Olumlu yöndeki tüm anlatımlara karşın fabrikadaki çalışma koşullarının kötü olduğunu iddia edip hiçbir eğitimi olmayan köylü işçilerin kazalardan kendilerini koruyamayan biçareliğine değinerek, üzeri örtülen iş cinayetlerinin korkunç boyutunu sergilemeye çalışıyor. “Sıvı çelik potalarının üstünde, ona kürekle hammadde atarken çıkan gazdan etkilenip potaya düşen, ellerindeki basit aletlerle kızgın çelikle boğuşurken defalarca trenlerin/vagonların altında/arasında ezilen işçiler, her gün bir cenazenin çıktığı bir fabrika. Bütün bunların bize anlattığı cehennemi çalışma koşulları ve bir can pazarıdır…” Devam ediyor ilk yılları anlatmaya: “Özellikle 2. Dünya Savaşı yıllarında fabrikanın iş kazaları bakımından bir can pazarına dönmesi adeta kaçınılmazdır, çünkü 1930-40 model bu ağır sanayi tesisinde çalışan işçilerin ezici çoğunluğunun deneyimsiz işçi olduğu yetmiyormuş gibi yine Turhan Kökkaya’dan öğreniyoruz ki, savaş yılları boyunca fabrikada 06.00-18.00 ve 18.00-06.00 olmak üzere iki vardiya söz konusudur. Yani bu köylü işçiler uzun yıllar boyunca günde 12 saat çalış(tırıl)mışlardır. Bu kadar ağır, uzun çalışmanın iş kazalarına davetiye çıkarmaması olanaksızdır.”
BİR LİRAYA SATILABİLMESİ İÇİN YAPILAN ZARAR ETTİĞİ PROPAGADASI
KDÇF’nin özelleştirilme sürecini iç yakan bir hikâye olarak ele alan Karatay, kitapta, kamuoyunun çoktan unuttuğu özeleştirme gerçeklerini de yüzümüze çarpıyor. Anımsatıyor: DYP – SHP Koalisyonu günleriydi. Dönemin Başbakanı Tansu Çiller, Yardımcısı Murat Karayalçın’dı. İkili, 5 Nisan 1994’te açıkladığı ekonomik önlemler paketinde teknik ve iktisadi ömrünü tamamladığını söyleyerek KDÇF’nin özelleştirilemediği takdirde kapatılacağını ilan etti. Büyük bir kara propaganda başlatıldı bir yandan. Fabrika büyük zarar ediyordu onlara göre, bunun nedeni de 1989 greviyle yükselen işçi ücretleriydi. Buna da itiraz ediyor Karatay: “KDÇF gibi ters yerde kurulan, kötü yönetilen, arpalığa dönüştürülen bir fabrikanın ancak karın tokluğuna çalışan işçiler söz konusuysa kâr edebileceği, olağan ücretlerle kâr edemeyeceği açıktır.” Neoliberal politikaların piyasaya hâkim olması için devletin üretimden tümden çekilmesi gerekiyordu, zarar gerekçesiyse bunun bir kılıfından ibaretti elbette. Karatay yürütülen kirli operasyonun saklanmaya bile gerek duyulmayan arka bahçesini 11 Mayıs 1994 tarihli Milliyet gazetesinin manşet haberinden yaptığı alıntıyla anlatıyor: “İnanılmaz olay Demir Çelik’te yaşandı. Demir Çelik İşletmeleri Genel Müdürlüğünün Ankara’dan Karabük’e, 30 Kasım 1993 tarihinde, faksla bir emir göndererek Karabük Demir Çelik İşletmelerinin ‘1994 yılında 5 trilyon zararda’ gösterilmesinin istendiği belirlendi. Gösterilen zararın, daha sonra, Karabük’ün kapatılması için ‘gerekçe olarak kullanıldığı ortaya çıktı. Üstelik ‘5 trilyon emri’ne rağmen işletmenin ilk üç ayında zarar etmediği belirlendi…” Tüm bunlar sonuç verdi, ölümü görüp sıtmaya razı olan Karabüklüler fabrikanın 1 liraya satılmasına razı oldu, davul zurna ile oynayarak hem de...
KDÇF’NİN YAŞAMASI İÇİN 1 KURUŞ HARCAMAYAN DEVLET, KURTULMAK İÇİN 480 MİLYON DOLARHARCADI
Hani “Osmanlı’da oyun bitmez” diye bir söz var ya, inanın ülke siyaseti için de öyle. Gelen tepkileri aşmak için de Karabük il yapılıverdi hemen. Kamuoyuna verilen bu sus payı çok da işe yaradı doğrusu. Hükümete karşı gösteriler hızla sönümlenirken, Başbakan Tansu Çiller geldiği Karabük’te büyük kalabalıkların alkışlarıyla karşılandı. Sloganı da belliydi: “Karabük ya il olacak, ya da il olacak.” KDÇF sözde 1 liraya işçilere devredilmişti ama hem devralan Kardemir’in ana sözleşmesi yazılırken oluşturulan tuzaklar hem de şirket yönetimine halkı temsilen iki haddehane sahibinin atanması fabrikanın Karabük sermayesinin kontrolüne geçmesini sağladı. Açıklanan ekonomik tedbirlerle KDÇF’ye bir kuruş harcayamayacağını söyleyen devlet, 1.4 trilyon liralık hammadde ve mamul stokunu yeni şirkete devretmiş, 14.2 trilyon liraya ulaşanborçları üstlenmiş, 3.8 trilyon tutarında da nakit aktarımı yapmıştı. Şöyle diyor Karatay: “Yani Kardemir’i modernize etmek, acil hayatta tutacak yatırımları yapmak için bir kuruş harcamak istemeyen devlet, ondan kurtulmak için tam 480 milyon dolarını feda etmişti. Bu 480 milyon dolar o tarihte işletmeye doğrudan harcansa, özelleştirmeyi meşrulaştırmak için kullanılan tablodan eser bile kalmayacağı açıktır. Nitekim fabrikanın özelleştirmeden sonra esas olarak kâr eden bir işletme haline gelmesi de bunu kanıtlamaktadır.”
FABRİKAYI 1 LİRAYA ALDIK, ÜSTÜNE DE PARA ALDIK
Bununla kalınsa yine iyi. Başbakan Çiller tüm bunların yanı sıra,zamanın TOBB Başkanı Yalım Erez’in devreye girmesiyle örtülü ödeneğinden 62 milyon dolar daha veriyor özel şirkete. Sakın yanlış anlamayın, Karatay’ın iddiası değil yönetim kuruluna halkı(!) temsilen atanan haddehaneci Muttullah Yolbulan’ın itirafı bu bilgi. Bir mahkeme kürsüsü ya da savcılık ifadesinde değil, 2 Nisan 2016’da Karabük Üniversitesinin düzenlediği “3 Nisan 1937’den Bugüne Kadar Karabük” isimli panelde, yapıyor bu itirafı, hiç çekinmeden hem de. Bu zamana değin bir tahkikat geçirmediğine göre bu pervasızlığa “Az bile” diyesi geliyor insanın. Kitabı sarsıcı bir Türkiye ekonomi-politiği okumasına dönüştüren o itirafı ayneniktibas ediyorum: “Velhasıl şirketi kurduk. Fakat şirketi kurduktan sonra Tansu Hanım’a, Efendim hiç para yok. Bize para vereceksiniz, dedik. Hem fabrikayı aldık, hem de üste para aldık, yani işin enteresan tarafı bu. Fabrikayı 1 liraya aldık, üstüne de para aldık… Tansu Hanım’a, Acilen yapılacak işlerin parasını vereceksin. Bize ayrıca sermaye de vereceksin, dedik. Ya odun yok, kömür yok, hiçbir şey yok, neyle çalıştıracağız biz bu fabrikayı? Tuttuk 62 milyon dolar gibi bir para aldık. Tansu Hanım, ‘Bunu hükümetten geçiremem, nasıl yapacağız bu işi?’ deyince Yalım Erez, Efendim bunu örtülü ödenekten yapamaz mısınız? dedi. O da, Tamam, yaparım örtülü ödenekten, dedi. Öyle oldu sanıyorum. Bize örtülü ödenekten kasadan çıkardılar, nakit para verdiler.” Bu itiraf geliyor ama Karatay’ın, “Bir özel şirkete örtülü ödenekten para aktarmak hukuka uygun mu?”, “Özelleştirme İdaresi kararları ile sözleşme hükümleri dışında gelen bu paralar nasıl muhasebeleştirildi?”, “Muhasebeleştirilmediyse nerelere, nasıl harcandı?” soruları da havada kalıyor elbette. Yağma Karabük’ü Karabük yapmak için can veren emekçilerin akan kanı, süzülen teni…
KARABÜK’TE BURJUVA SINIFININ DOĞUSU
Karatay Karabük’ün “Demokrat Parti”, “Planlı ithal ikameci kalkınma” ve Neoliberal Türkiye” dönemlerini de bölüm başlıkları olarak ele aldığı kitabı, ilin ve çelik işçilerinin sağcılığı, solculuğu, köylülüğü ve muhafazakârlığı üzerine yaptığı sosyolojik tahlillerle tamamlıyor. Bu sorulara yanıt bulmak için işçiler arasında yapılan antikomünist faaliyetlerden sendika, devlet, siyaset üçgenindekikirli işbirliklerine; sermaye birikimini sağlamak, Karabük’teki burjuva sınıfını palazlandırmak için yapılan sistemli faaliyetlerden bölgenin sosyokültürel yapısı ve siyasal dizilimine kadar pek çok konuya ışık tutuyor titizlikle. Tıpkı Karabük gibi bölgenin diğer emek kentleri olan Zonguldak ve Ereğli ile karşılaştırmalar yaparak farklılıkların kök sebeplerine inmeye çalışıyor. Bugün fabrikanın sahi olan sermayenin nasıl biriktiğini tartışırken, “1940’ların sonları ve 50’li yıllar Karabük’ün gerçek anlamda burjuvaziyle tanıştığı yıllardır. Bu türedi milyonerlerin Karabük’teki ilk biçimi demir tüccarlarıdır. Milyonerler yaratma siyaseti dışında başka hiçbir şeyle açıklanmayacak şekilde fabrika iç pazara kendi ürünlerini düzgün bir şekilde pazarlamamış, üretici ile tüketici arasında kasten yaratılan boşluğa kömür tüccarlarını yerleştirmiştir.” diyor zihin açıcı biçimde. Ne pahasına mı oluyor bunlar? Onu da kitabın birkaç sayfa sonraki bölümündenalıntılayayım: “…Bir kamu fabrikasının ürünlerini doğrudan tüketici ve sanayicilere satmak yerine aracılara satması haksız bir kaynak transferi olduğu kadar, demir fiyatlarında gereksiz bir artışa neden olarak ekonominin bütününde maliyetlerin artmasına da neden olmaktadır.” Karatay kitapta gösteriyor ki 1940’lardan 2020’lere kadar farklı siyasal partilerin iktidarlarından koalisyon dönemlerine; darbe hükümetlerinden değişen cumhurbaşkanlarına hiçbiri de değiştirmiyor bu politikaları…
BİR YAZIYA SIĞMAYACAK ÖNEMDE BİR KİTAP
Aslında yazmam gereken çok şey var daha. Ama ne yaptım ettim, yazının ucunu başını kaçırmayı becerdim yine. Altını çize çize hacamat ettiğim kitapta geçen bazı olaylara dair tanıklıklarımıyazacaktım güya. Faşistlerce öldürülen İGD Yöneticisi İsmet Ceylan’ın cenazesinde soluduğumuz zehir gibi havayı anlatacak,tıpkı o günkü gibi adım seslerimizle çınlatacaktım bu sayfayı da. Az sözcükle çok şey anlatmayı becerebilseydim, Zonguldaklı madencilerin demir-çelik işçilerinin grevine yaptığı ziyaretin öyküsünü paylaşacaktım, bir tren dolusu insanı örgütlemek için ne çok çaba harcamıştım arkadaşlarımla, ziyaretimiz gerçekten anlatılmaya değecek kadar muhteşem olmuştu. Daha da uzatmak zaten zor okur bulacak bu yazıyı tümden okunmaz kılacak, bu da hem kitaba, hem de yazarına haksızlık olacak. Ali Karatay, gerçekten bir yazıya sığmayacak önemde bir kitap çıkarmış ortaya, emek cephesinden bir bakışla Karabük'ü anlatırken bir şehir monografisinin ötesine geçip ülkenin emek tarihine de izler bırakmış. Bana sorarsanız okuduğum en iyi kent monografisi olan “Demir Çelik Karabük - Bir İşçi Kentinin Hikâyesi”, yöremizin kültürü ve tarihi üzerine kafa yoran, dertlenen herkesin kütüphanesinde yer verip döne döne okuması gereken bir başucu eseri kesinlikle. Ağır sanayinin çarkları arasında ezilen köylü-işçilerin, kendi sınıfsal bilinçlerini inşa edemeden muhafazakâr sağsiyasetin kalesine dönüşen Karabük, Türkiye’nin sağcılığını, solculuğunu, köylülüğünü anlamak, devlet güdümlü sendikanın ne anlama geldiği hakkında bilgi sahibi olmak için bir açık hava laboratuvarı kesinlikle. Kitabın her sayfasında Karabük’le birlikte memleketin yakın tarihini okuyor; bir şehri yoktan var edenfabrikanın devlet eliyle oluşturulan bir avuç sermayedara nasıl peşkeş çekildiğine tanıklık ediyorsunuz da içiniz yanıyor… Teşekkürler Ali Karatay!

























