“Öykülerimi günlük yaşantımda ayaklarıma çarpan taşları, ellerimle yoğurduğum harçla kaynaştırarak meydana getirdim. Gerçeklerden uzaklaşmayıp olayları olduğu gibi anlatmaya çalıştım. Kuşku yok ki gözlerimin görevini üzerine alan diğer duyu organlarım en az benim kadar mutludur.” (“Siyah Çanta” adlı kitabın önsözünden.)
Aslında bu yazı “Ziya Mısırlı 100 yaşında” başlığıyla bir önceki sayıda yayımlanacak, içinde ona daha uzun ömürler de dileyen başka tümceler olacaktı. Dergiyi hazırlayan arkadaşlar, “Birkaç yazı ile de destekleyip Ziya Mısırlı dosyası yapalım” diye bir karar alınca, yeni sayıya kaldı. Bazı bölümlerine hiç dokunmasam da, içeriği baştan sona değiştirmek zorunda kaldım, iki sayı arasında geçecek süreyi beklemedi, sonsuzluğa yürüdü o çünkü. Zonguldak’ın Çaycuma ilçesinde başladığı yaşamını tam yüz yıl sonra Üsküdar’da tamamlayan Ziya Mısırlı ulunun da ulusu çınarıydı kentimizin. Hepimizin gören kalbi, sevgiye açılan yüreği, karanlıktaki ışığıydı. Zifire teslim olmamış bir aydınlık savaşçısı, koşullar ne olursa olsun hep dik durmayı becermiş bir hayat ustasıydı. Karanlıklar dünyasında yaşamanın güçlüğünden bahtiyarlık devşirmeyi becermiş bir bilge, evrendeki çirkinlikleri görmediği için körlüğüne şükreden iflah olmaz nikbindi. Kaleme aldığı onlarca kitapla ışıksız yaşantıların en kuytusuna ışık tutan bir münevvir, şuaranın nur-i ziyasıydı; ismiyle müsemmaydı yani. On parmağında on marifet olan mahir kişi, besteler de yapmış bir musikişinastı en başta. Çaldığı ezgiler eşliğinde yumuşacık sesiyle şarkılar söyleyen bir udi, Türk müziğinin makam yapısını, taksim geleneğini ince süslemelerle kulaklara taşıyan bir kemaniydi. Kalubeladan beri şair, "Elim eline değsin, / Isıtayım üşüdüyse, / Boşa gitmesin son sıcaklığım." diyen bir ehlidildi. Yalnızca şiirle kalmayıp öyküden romana, söyleşiden anlatıya, şiirden rubaiye her dalda ürün vermiş bir edebiyat işçisi, sırtına yüklediği kemanı ve kitaplarıyla Anadolu’yu karış karış dolaşıp toplumda çöken ve çürüyenle birlikte gelişen ve olgunlaşanları da anlatmaya çalışan bir ahir zaman dervişiydi…
BİR SABAH UYANIP GÖZLERİNİ AÇTIĞINDA GECENİN BİTMEDİĞİNİ FARK EDER
5 Şubat 1926’da Çaycuma’da doğdu Ziya Mısırlı. Annesi Ter Kadın, babası Hacı Ahmet Mısırlı’ydı. 20. yüzyılın ilk çeyreğindeki tüm savaşlara katılan Baba Ahmet Mısırlı, Kurtuluş Savaşı’na gönüllü yazıldı. Bu kahramanlığı daha sonra İstiklal Madalyası kazandıracaktı ona. Dedesi Ahmet de çok umur görmüş bir savaşçıydı, er olarak gittiği 93 Harbi’nde gösterdiği yararlılıklardan dolayı “Onbaşı” rütbesiyle taltif edilmiş bir kahramandı. İlkokulu Çaycuma’da okudu. Bartın’da başladığı ortaokulu Bolu’da tamamladı. Orada aldığı takdirname nedeniyle parasız yatılı öğretmen okuluna çağrılsa da içinde bulunduğu koşullar nedeniyle olumlu yanıt veremedi, Zonguldak Mehmet Çelikel Lisesine kaydoldu daha sonra. Burada okurken, Filyos Irmağı’nda geçirdiği bir kazada göz sinirleri hasar gördü. Hem dönemin imkânları hem de ailenin ekonomik koşuları nedeniyle yeterli tedavi olamadı, bir sabah uyanıp gözlerini açtığında gecenin hiç bitmediğini fark etti, kalan ömrü hep karanlıklarda geçecekti. 1940’ların ilk yarısından itibaren yaşamı tümden gece, her şey kapkaraydı artık. Müzikle edebiyat çalışmalarıyla aydınlatmaya çalıştı ömrüne düşen karanlığı. Bir seyyah olup Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki okullara gitti. Göz sağlığını koruma ve görmezlerin eğitimi konusunda konuşmalar yapıp şarkılar söylediği 1951-70 yılları arasındaki o gezilerde, kitaplarını da satarak geçimini sağladı. Besteler yapmaya başladı bu sırada. Şiirlerinden yaptığı 26 besteden bazıları Ankara Radyosu’nda okundu.
CEZMİ ERSÖZ ANLATIYOR
Söz ve kalem ustası Cezmi Ersöz, “Son Yüzler”de, Ziya Mısırlı’nın o yıllarını anlatırken: “Cerrahpaşa Hastanesi hemşirelerinden Üsküdarlı Zeynep Hanım’a kaptırır gönlünü. Zeynep Hanım doğup büyüdüğü İstanbul’u bırakıp onunla birlikte Çaycuma’ya gider. ‘Vapurda uçan martılar anlatsın sana / Ey güzel İstanbul elveda sana…’ Artık gözleri yoktur Ziya Mısırlı’nın, ‘rakibi de yoktur.’ Tek dostu karısı İsmet Hanım’dır. Ona bıkmadan kitaplar okur, notalar öğretir. Ve 5 yıl sonra (1945’te ayrıldığı İstanbul’a bir daha dönemez.) İsmet Hanım difteriden ölür, geride Ertuğrul’u bırakmıştır. Ziya Mısırlı hiçbir çocuğunu görmemiş; ne İsmet Hanım’dan olan Ertuğrul’u, ne Nermin Hanım’dan olan Erkan ve Ertan Mısırlı’yı. Acıya tutsak olmamak için Ertuğrul Mısırlı’nın kundağını ayağına bağladığı iplerle can havliyle sallarken keman çalmaya çalışır ve bu sırada şiirler, günceler yazmaya başlamıştır. Bazı akşamlar; lokantacılık yapan –kunduracılığın yanında– babasının ‘Yeşil Köşe Ses Lokantası’nda keman çalar, başı dumanlı müşterilere; belleğinin en dokunaklı yerinde ilk aşkı karısı İsmet Hanım’ın şafak ışığı gibi görünen yüzü. Sonra hiçbir insan yüzü görmemiş Ziya Mısırlı…” diyecekti.
KENDİ YAZDI, KENDİ BASTI, KENDİ SATTI
Karanlıktan aydınlığa köprü olarak gördüğü kitaplar yazmaya başladı daha sonra. Kendini ifade edebildiği için ruhuna çok iyi gelen kitaplar aynı zamanda medarı maişet motorunun yürümesini de sağladı. Kendi yazdığı kitapları kendi bastı, kendi sattı ailesini de güvene alıyordu böylece. Yazarlıkta yetkinleştikçe, görünür olmaya başladı, yayımladığı kitaplardan bazıları Milli Eğitim Bakanlığı Tebliğler Dergisi’nde okullar için önerildi. Kendi kitaplarını basan bir de yayınevi kurdu: Görenkalp. 1956’da ilk şiir kitabı, “Kalbe Çevrilen Gözler” adıyla Zonguldak Turhan Matbaası’nda basıldı Görenkalp’in. “Dünyanın, gözlerimde ansızın söndüğü gün, hatıralar dünyasına doğmamış olsaydım, yitik mutluluğun tesellisini nerede bulabilirdim?” ithafıyla yayımladığı o kitapta, doğup büyüdüğü toprakları, “Yine bensiz geçti, bu yıl baharın / Gezdiğim yerlerde yoktu ayarın / Seyretmeye değer, senin baharın / Gözümde hayalin şirin Çaycuma” dizeleriyle kutsuyordu adeta… Kitaplarından elde ettiği gelirle, Çaycuma’ya uzun yıllar tuhafiyeci olarak hizmet verecek “Görenkalp Mağazası”nı da kurdu. Kendisi gurbet yollarındayken eşinin işlettiği mağaza, o naif kitapların armağanıydı aileye. İçinde konuk ettiği dostlarına, “Her tuğlası bir kitap” dediği Çaycuma’daki evini de buralardan elde ettiği gelirlerle yapacaktı…
“ŞİİRDEN BİR ÇORBA YAPTIK BİR TASTA”
1957’den itibaren kitaplarını oldukça çevre edindiği İstanbul’da bastırmaya başladı. Tanışıyorlardı da onun aracılığıyla mı ulaştı bilmiyorum, Ahmet Naim Çıldır’ın da, 1934’te, “Zonguldak Havzası – Uzun Mehmet’ten bugüne kadar” adlı kitabını bastırdığı, dönemin önemli matbaası Hüsnütabiat’ta “Gurbetten Bir Damla” adlı ikinci kitabını yayımladı. “Pek çoğunu gurbetin koynunda hayallerimle baş başa yazmaya çalıştığım şiirlerimi, bir damla içinde toplayıp sevgili okuyucularıma sunmakla ruhumdaki boşluğun kaybolacağını düşünüyor, hudutsuz bir sevinç ve bahtiyarlık duyuyorum.” ithafıyla yayımladığı bu şiir kitabında, memleket ve anne sevgisinin yanı sıra sevi şiirlerine de yer verdi çokça. Otel odalarında uykusuz geçen gecelerin, içinde takat bırakmayan sızının sebebi olan gurbeti, gönlüne hicran bırakan bir yara olarak anlatırken çocuk olmak istediğini dile getirdi yüksek sesle. Üzüntü nedir bilmediği çocukluk, ıstıraptan uzak günlerin de adıydı çünkü. Bu kitapta 1955 ilkbaharında, İzmir Körlere Yardım Cemiyeti adına yaptığı beş aylık yurt gezisinden izlenimlere de yer verdi. Ruhunda kaynaşan selle coşup Yeşil, Kızıl pek çok ırmaktan geçse de, “Her gece değişen bir başka yastık” mutsuzluklar büyüttü içinde. Sırtına vurduğu kemanı ve çantasıyla Sivas, Kayseri, Erzurum, Kars, Ardahan, Artvin, Rize ve Trabzon’u dolaştığı o gezi, şairane düşler içinde yaptığı metaforik bir yolculuktu da aynı zamanda: “Talihim açıldı şirin Sivas’ta, / Bir sevgiliydi o gönülde hasta. / Şiirden bir çorba yaptık bir tasta / Şifa niyetine içtik ikimiz.”
“IŞIKLARI OLMASA BİLE GÖZLERİNDE / ONLARI AYDINLATAN KALPLERİDİR”
Daha sonra yine Hüsnütabiat Matbaası’nda, 1958’de, “Hayatın birçok güzelliklerinden kısmen bile olsa tattığım zevki her şeyden evvel kalbimin sesine borçluyum.” ithafıyla “Kalbimin Sesi” ve MEB Tebliğler Dergisi’nde okullara önerilecek ilk kitaplar olacak “Okulda Bir Yıl – Birinci Dönem” ve “Okulda Bir Yıl – İkinci Dönem” adlı şiir kitaplarını peş peşe yayımladı. “Kalbimin Sesi” kitabında “Adım Ziya olmuş / Işık bende olmayınca” dizelerinde olduğu gibi görmezliğe duyduğu isyanın yanı sıra, yazıldığı dönemin toplumu etkileyen teknolojik gelişmelerine yer verdi. Şimdiki kuşaklara tuhaf gelecek ama radyoyu düğmesi çevrilince bütün dünyayı uyandırıp alemleri değiştiren bir arkadaş, hatta sevgili olarak anlatırken; yeni yeni yaygınlaşmaya başlayan telefon ise mesafeleri yok eden aygıtın adıydı: “Masal oldu mesafeler… / Yaprakları dudağımda, / Bir gül koklar gibiydim / O gün telefonda.” Okul ve çocukluk yıllarından esinlenerek kaleme aldığı “Okulda Bir Yıl” ise sınıflarda işlenen İlköğretim Haftası’ndan ulusal gün ve bayramlara, Hayvanları Koruma Günü’nden Yerli Malı ve Tutum Haftası’na; bayrak ve yurt sevgisinden yangın, deprem gibi doğal afetlere pek çok konuyu ele alan yardımcı kaynak gibiydi. O kitaplarda temiz kalpli, doğru sözlü olmalarını öğütledi çocuklara. Duyguların coşkun bir dille anlatıldığı lirik şiirlere görmez çocuklar da konu oldu elbette: “Kör çocuklar deyip geçmeyelim / Ruhları deniz kadar engindir. / Işıkları olmasa bile gözlerinde / Onları aydınlatan kalpleridir.” İçinde yanan bir hasret olan memleketi Zonguldak’ın kömürüyse, “Aydınlatır geceyi, / Elektrik yaparak / Yürütür trenleri / Bir kuvvet, güç katarak.” dizeleriyle uç verdi.
DEĞERLERİNE ÇOK BAĞLI BİR CUMHURİYET AYDINI
1960’ta “Hakiki şefkat ve teselliyi okuyucularının kalplerinde” bulacağı inancıyla yine Hüsnütabiat’ta bastırdığı “Gönlümün Dili” adlı şiir kitabının ardından, 1962’de, “Hayatımdan Birkaç Yaprak” adlı ilk öykü kitabını yayımladı. Alanı genişlemişti; şiir, öykü, roman, anı, günce, gezi notları gibi farklı dallarda ürün veren deneyimli bir yazardı artık. Şehir şehir dolaşırken birçok yazın insanıyla tanıştı, günlüğüne not etti hepsini, hatıra defterine yazmalarını istedi. Yazma güçlüğünü anı defterini bizzat onlara yazdırarak aşmaya başlayınca içinde ülkenin önde gelen edebiyatçılarının da olduğu çok sayıda insanın bizzat kendi el yazısından oluşan büyük bir arşiv çıktı ortaya. O defterler, yaşamının izini sürebileceğimiz bir harita oldu zamanla. Ona yaşam kaynağı olan, hayata tutunmasını sağlayıp başka duyguların insanı yapan kitapların dünyasına tümden girmek istiyordu. Konuştuğu yazarlar bunun büyük kentte yaşamasıyla mümkün olabileceğini söyleyince 1970’lerin başında Üsküdar’a yerleşti. Anadolu’nun değil, İstanbul’un okullarını dolaşacaktı artık. Sonraki yıllarda Üsküdar’daki evine çekildi. Zaman zaman davet edildiği toplantılara katıldı. ZOKEV’in davetlisi olarak Zonguldak’a geldi, içinde kendisine yapılan saygı gecesi de olmak üzere bazı kültür etkinliklere katıldı. İçine ağaçlar dikip büyüsün diye çaba harcadığı “Görenkalp Koruluğu”nun da olduğu Çaycuma’ya gelip gidişleri sağlığındaki gelişmelere koşut olarak azalmaya başladı.
DEĞERLERİNE SIKI SIKIYA BAĞLI BİR CUMHURİYET AYDINIYDI
Hiç kuşku yok ki Ziya Mısırlı, değerlerine sıkı sıkıya bağlı bir Cumhuriyet aydınıydı. Milli Mücadele’nin utkuyla sonuçlanıp imparatorluk devrinin kapanmasını babasından, dedesinden dinlemiş; oluşturulan yeni yapının hangi zorluklarla inşa edildiğinin bizzat tanığı olmuştu. Cumhuriyetin başta dil devrimi olmak üzere kültürel alanda attığı adımların halkla buluşmasını çok önemsedi. Bir yazın insanı olarak en iyi bildiği işi yaptı, dil davasına destek sundu Cumhuriyetin. Kitaplarında duru, yalın bir Türkçeye yöneldi. Özleşen dile katkıda bulunmak ereğiyle yapıtlarını yabancı sözcüklerden arındırdı. Okunmak için anlaşılmak gibi bir derdi de vardı ayrıca. Kitapların bazılarına kısa sözlükler ekleyip öz Türkçe sözcüklerin karşısına o gün kullanılan anlamlarını yazdı. Kullandığı “alışkı”, “aranç”, “artam”, “ildem”, “kanık” gibi az sayıda sözcük yaşama şansı bulmasa da, çok daha fazlasının kökleşip dilimize yerleşmesini sağladı…
ÖĞRENME SÜRECİNİ “OKUMAK” DEĞİL, “OKUTMAK” EYLEMİ BELİRLEDİ
Bir uğursuz tansık gerçekleşmiş de sevgili kentinin yeraltında yüzlerce yıldır devam eden bitimsiz karanlığı onun kederi ve kaderi olmuştu sanki. Öğrenme sürecini “okumak” değil de, “okutmak” eylemi belirledi bu yüzden. Görenkalp Kitaplığı’nda hâlâ duran birçok eseri eşine, çocuklarına okuttu. Önemsediği kimilerini ise teybe kaydedip tekrar tekrar dinledi, düşün yaşamını ancak böle varsıllaştırabiliyordu. Büyük bir işçilikle üretti kitaplarını; içine düştüğü karanlığa aldırmadı, hiç yüksünmeden ele alacağı konuyla ilgili kaynaklara ulaşmaya çalıştı. Önsözünde yaşam manifestosu da sayılabilecek “Karanlık bir evrende yaşamamanın zorluğu ne denli gerçekse, mutluluğun yine bu zorluklar arasında oluşabileceği de o denli gerçek…” tümcesini de kurduğu, “Işıksız Yaşantılar” kitabını; Diderot’nun “Görenlerin Yararına Görmezler Hakkında Mektup”, M. Maeterlinck’in “Körler”, Mithat Erinç’in “Körler Ruhbilim, Eğitim ve Öğrenimleri”, Helen Keller’in “Hayatımın Hikâyesi” adlı yapıtlarından esinlenerek yazdı mesela. O umudun, inadın, direncin şairiydi. Hayat hep on beş yaşındaki renkleriyle durmaktaydı zihninde, kim bilir belki de tam bu nedenle hep delikanlı kaldı, hep öğrencisi oldu hayatın…
DÖRT MEVSİM ÇİÇEK AÇTI ONUN DÜNYASINDA
O, dupduru belleğine, ışıl ışıl parlayan zihnine karşın, yaşadığı başka bir talihsiz kaza nedeniyle hasta yatağında karşılamak zorunda kalsa da, 100 yılı devirerek, kökleri topraklarının en derinindeki ulu çınarı oldu kentimizin. Yaşayan bir insan hazinesi, herkesin ortak değeri olarak dününü bugüne bağladı, yarın umudunu büyüttü doğup büyüdüğü hepimizin. Bir hayat ustası, rol modeli olarak zorluklarla nasıl mücadele edileceğini tüm ülkeye anlattı. Okuyunca şaşkınlıkla görüldü ki, en küçük bir öfke cümlesi yoktu onca kitabının içinde; nefret sözcüğü lügatinde hiç yer almadı. Hep güzellik duygusunun peşinde koştuğu için dört mevsim çiçek açtı onun dünyasında…
SELAM OLSUN KENTİMİN GÖREN KALBİ, SIZLAYAN VİCDANINA
Zonguldak Kültür ve Eğitim Vakfı (ZOKEV) ailesi içinde olduğum için ne kadar gururluyum, ne mutlu bize. Bu sevi insanını onlarca yıl sonra davet edip, doğup büyüdüğü topraklarda ağırladık defalarca. İmza günleri, söyleşiler yapıp kemanından yükselen tınıları dinleyerek şiirler okuduk birlikte. İrfan Yalçın, Doğan Şadıllıoğlu, Hamit Kalyoncu, Osman Zeki Oral gibi değerlerimizle bir masada buluşturup kadehler kaldırdık geleceğe. Yetinmedik, bir saygı gecesi düzenledik. Yaşamımıza kattığı her şey için teşekkür ederken “Ziya Mısırlı’ya Saygı” adıyla bir broşür de yayımladık. O sıralar Yönetim Kurulu Başkanı olan Sevgili Kürşat Coşgun’un yanı sıra artık içimizdeki büyük yara olan Mustafa Eyriboyun ve Hamit Kalyoncu’nun ne büyük emeği var o broşürün çıkıp gecenin gerçekleşmesinde. İçinde Haydar Ergülen’in, Vedat Günyol’un, Cezmi Ersöz’ün de yazıları olan broşür, Kürşat’ın incelikli işçiliğiyle kallavi de oldu gerçekten. Yaptığımız gece de çok nitelikliydi, Ziya Mısırlı öyle bir şeyi hak ediyordu çünkü. Ne diyelim; yüzlerce değil, binlerce yıl yaşasın diye dilekler tuttuğumuz koca çınarımız yok artık. Soğuk sularında yunduğu Filyos Irmağı’nın çağıltısı gibi bitmesini hiç istemediğimiz ömrü, ay ışığında şavkıyan bir toprağın altında şimdi. O kentimin gören kalbi, sızlayan vicdanıydı. Hiçbir engeli tanımadı yaşadı, yazdı, sevdi, üretti. Gözlerine düşen perdeyi kalbinin ışığıyla yenerken kitaplarla birlikte en zor koşullarda yaşam ve memleket sevgisinin en yükseklere çıkarılabileceği inancını da miras bıraktı bize. Yaşamız ışıksız karanlıklarda geçse de, bizzat ışığın kendisi olup aktı geçti hayatımızdan. Selam olsun…
YAYIMLANMIŞ KİTAPLARI
Kalbe Çevrilen Gözler (Turhan Matbaası / Zonguldak,1956, Şiir.) Gurbette Bir Damla (Hüsnütabiat Matbaası / İstanbul,1957, Şiir.) Kalbimin Sesi (Hüsnütabiat Matbaası / İstanbul, 1958, Şiir.) Okulda Bir Yıl – Birinci Dönem (Hüsnütabiat Matbaası / İstanbul, 1958, Şiir.) Okulda Bir Yıl –İkinci Dönem (Hüsnütabiat Matbaası / İstanbul, 1958, Şiir.) Gönlümün Dili (Hüsnütabiat Matbaası / İstanbul, 1960, Şiir.) Hayatımdan Birkaç Yaprak (Hüsnütabiat Matbaası / İstanbul, 1962, Öykü.) Bahçemden Bir Demet (Hüsnütabiat Matbaası / İstanbul, 1963, Şiir.) Dalımdaki Son Yaprak (Hüsnütabiat Matbaası / İstanbul, 1963, Şiiir.) İstiklâl Madalyası (Hüsnütabiat Matbaası / İstanbul, 1963, Şiiir.) Ben ve Hikâyelerim (Hüsnütabiat Matbaası / İstanbul, 1964, Öykü.) Dilenci (Hüsnütabiat Matbaası / İstanbul, 1966, Roman.) Gören Kalp (Hüsnütabiat Matbaası / İstanbul, 1967, Şiiir.) Anne (Hüsnütabiat Matbaası / İstanbul, 1968, Öykü.) Çaba - Anadolu Gezi Notları (Hüsnütabiat Matbaası / İstanbul, 1968, Gezi Yazıları.) Gezilerimden Anılarım (Hüsnütabiat Matbaası / İstanbul, 1968, Gezi Yazıları.) Gurbet Rüzgârı - Anadolu Gezi Notları (Hüsnütabiat Matbaası / İstanbul, 1968, Gezi Yazıları.) Siyah Çanta (Hüsnütabiat Matbaası / İstanbul, 1970, Öykü.)
Çırpınış (Hüsnütabiat Matbaası / İstanbul, 1972, Şiir.) Öğretmenim (Hüsnütabiat Matbaası / İstanbul, 1972, Şiir.) Karanlığın Güneşi (Hüsnütabiat Matbaası / İstanbul, 1973, Roman.) Dost Eli (Hüsnütabiat Matbaası / İstanbul, 1977, Roman.) Işıksız Yaşantılar (Hüsnütabiat Matbaası / İstanbul, 1979, Öykü.) Sevi de Çiçek Açar (Afa Matbaa / İstanbul, 1991, Şiir.) Gülün Kökündeki Işık (Yıldız Basımevi, 1997, Şiir) Yürekteki Kor (Yıldız Basımevi / İstanbul 2001 Şiir) Gören Kalpten Dörtlükler (Artshop / İstanbul, 2007, Şiir.) Avuçlarımda Kalan Çiçekler (Artshop / İstanbul, 2009, Şiir.) Gören Kalpten Dörtlükler -2 Sezgiler Algılar (Artshop / İstanbul, 2010, Şiir.) Gören Kalpten Dörtlükler-3 (Artshop / İstanbul, 2011, Şiir.) 5 Şubat (Artshop / İstanbul, 2007, Şiir. 2011) Gören Kalpten Dörtlükler-4 Bin Bir (Artshop / İstanbul, 2012, Şiir.) Her Sabah Yeniden (Artshop / İstanbul, 2013, Şiir.)
Not: Bu yazı AltıYedi sanat edebiyat dergisinin yaz 2026 sayısında yayımlanmıştır.

























