İnsan en çok neye ihtiyaç duyar, bilir misiniz? Sanırım bu sorunun cevabı her yaş grubunda ve her coğrafyada farklı seçeneklerle ifade edilebilir. Maddi ve manevi olarak ihtiyaçlar öncelik sırasına göre dizilebilir. Ancak yine de akıl sağlığı başı çeker kanaatindeyim. Çünkü ruhumuzu yıpratan bütün çilelerimizin yegâne sebebi, korumakta zorlandığımız bu akıl sağlığıdır. Ve modern dünyada bu sağlığı ayakta tutabilmenin, insanca var olabilmenin en temel direği ise öz güvendir.
Büyük bir boşluğun, ucu bucağı görünmeyen bir çıkmazın içindeyiz, kabul edelim. Bizim yaşamın içindeki varlığımız, değerimiz ya da değersizleştirilmemiz, çoğu zaman siyasi yapıların ve egemen zihniyetlerin gölgesinde şekilleniyor. Her coğrafya, kendi insanını koyduğu kurallarla biçimlendiriyor. Kendi ırkına saygı duymayan coğrafyalar bocalamaya ve gerilemeye mahkûmdur bunun göz ardı edilmesi art niyet aratır.
Özellikle bizim toplumumuzda, yetkinleşmeden var olduğunu zanneden yani olmadan olmak şeklinde tezahür eden bir cehalet ne yazık ki kol geziyor. Bu yüzden bazıları şanslı, bazıları şanssız olarak bu güzergâhtaki yolculuğu içine sinmeden, kendi hakikatine varamadan sonlandırıyor. Haklar oyun kurucularca ta en başından gasp ediliyor.
İnsanları öz güveninden ve dolayısıyla akıl sağlığından men etmek, sistemin işleyişini kolaylaştırıyor. Zaman zaman doğru ile yanlış öylesine hızlı yer değiştiriyor ki, insan kendinden şüpheye düşüyor. Hiçbir şey bilmeyenin bilirkişi kesildiği, liyakatsizliğin alkışlandığı bu düzende, adeta birer kobay gibi üzerimize biçilmiş rollerle baskılanıyoruz. Kendi içimizdeki o sessiz boşluk, bizi toplumca sürüklendiğimiz daha kocaman bir boşluğun içine atıveriyor. Bu, global dünyanın kurguladığı en iyi senaryo ve sahnelediği en yetkin oyun düzeneği.
Korkunun o sürükleyici etkisine çoktan kapıldık. Huzura, sadakate, sevgiye, iyiliğe, anlaşılmaya ve en çok da değerli hissedilmeye o kadar çok ihtiyacımız var ki... Ancak insana iyi gelen bütün yöntemler adeta yasaklı ve kural dışı ilan edilmiş durumda. Ruhumuza entegre edemediğimiz bu kalıpları, birileri kendi egolarını tatmin etmek adına bize sormadan elimizden alıyor. Elimizden zoraki yöntemlerle alınan bu kavramsal değerler, insanca yaşamın temel taşlarıdır. Bu yüzden merkezimizden savruluyor, başkalarının kıyılarına vuruyoruz. Bu yüzden adreslerimiz kaçak yaşıyor, ruhumuz kendinden bezgin geziyor.
Hakkını arayamadığı için hakları elinden alınan milyonlarca insan, yüzyıllardır bir kurtarıcı beklemekten bıkmadı. Kendini keşfedemeyen insan, toplum psikolojisinin güdümüne girerek işin kolayına kaçmayı seçiyor. Çünkü bir insanın değerini, huzurunu ve alanını sürekli ihlal ettiğinizde, ondan geriye kalan tek şey o büyük içsel boşluk oluyor.
Hiçbir analiz yapmadan körü körüne birilerine bağlanmayı bir meziyet sanıyoruz. Oysa öz güvenini yitirmiş bir birey, kendi hayatının öznesi olmaktan çıkıp başkalarının senaryosunda figürana dönüşür. Kendine inancını kaybeden insan, ne iyiliği savunacak cesareti bulabilir ne de haksızlığa karşı duracak o vakur duruşu gösterebilir.
Öz güven, bir insanın ana damarı gibidir; ruha sürekli yaşama sevinci ve motivasyon pompalar. Bunu ilkel bakış açılarıyla köreltirseniz, yavan bir insan topluluğu inşa edersiniz. Sanırım bu, içinden geçtiğimiz zamanın sistem kurucularınca bile isteye hayata geçirilen bir gerçek. Öz güven doğru zamanda doğru mecralarda aktive edilirse çok güçlü bir duruşa dönüşür; aksi halde insanın zihninde patlayan bir baskıya dönüşür. Öz güven, önce insanın kendi varlığına duyduğu saygıdır; “Ben de varım ve değerliyim” diyebilme cesaretidir.
İnsan kötülüğe ihtiyaç duymaz ki, duymamalı... Kötülükten beslenmek yobazlığın ve ilkelliğin silahıdır, modern dünyada yeri olmamalıdır. İnsanın en çok ihtiyaç duyduğu şey; önce kendine güven duymak, sonra da insanlığa güven telkin edebilmektir. Bu güveni bugünkü konjonktürde bize sağlayabilecek bir anlayış ne yazık ki yok. Saflar çoktan çıkarcı zihniyetler tarafından tutuldu. Bize dayatılan ne varsa sorgusuz sualsiz kabulleniyor ve bu çarkın işleyişine kişisel çekincelerimiz neticesinde el veriyoruz. Cesaretimizi kaybettikçe insanlığımızdan eksiliyoruz.
Siyasi arenadaki çatışmaları, insanları ötekileştiren ve değersiz hissettiren bu anlayışı kökten sorgulamadığımız sürece, huzur bizim semtimize uğramayacak. Biz bu dünyada niye varız ve gerçek anlamda neye hizmet ediyoruz? Bir düşüncenin peşinden giderken kimin peşine takıldığımızı ve bize ne kattığını sorgulamak, uyanışın ilk adımı olacaktır. Bu sıkışmışlığın ortasında kendimizi dönüştürmeyi başarabilecek miyiz, merak ediyorum. Zira kodlarımızın çoğu ele geçirildi; öz güvenimizi bile çaldılar.
Yine de unutmayalım ve asla yılmayalım: Çalınan bir şeyi geri almanın tek yolu, onun bize ait olduğunu hatırlamaktır. Kodlarımız kurcalanmış olabilir ama irademiz hâlâ elimizde. Yeter ki o büyük uykudan uyanıp ruhumuzun gasp edilen anahtarını yeniden teslim alalım.
Çünkü öz güven, bize lütfedilen bir hediye değil, kendi hakikatimize borçlu olduğumuz en temel duruştur. İnsan ancak bir duruşu olduğunda değerlenir, kendisini emrivakilerle hazır kıta hizaya sokan zihniyetlere boyun eğmediğinde de güçlenir.
Gücünü kendi hakikatinden alan herkese sevgilerle...

























