Mutlak Butlan kararı sonrasında CHP Genel Merkezine giren öncü kuvvetlerin arkasından ne geleceği ve "butlancıların" ne getireceği çoktan belli olmuştu. Ankara’nın kapalı mekanlarında yapılan planlar, yüksek rakımlı tepelerde onaya sunulmuş ve “hadi bakalım” denilerek işleme konulmuşken; temsili milis güçlerinin fethettiği genel merkezde ve bazı il binalarında yaşanan karmaşa, asıl niyetleri ortaya koyması açısından son derece önemliydi. Sürecin işaret ettiği tek bir gerçek vardı: Artık Özgür Özel ve onunla birlikte hareket edenlere yeni CHP’de yer yoktu.
Buna karşın, partiye inadına sahip çıkılması gerekiyordu ki bugüne kadar yapılan ve yaşanan da tam olarak budur. Geçtiğimiz gün kendisini o makama atayanlara verdiği mesaj ile seçilmişlerin kullandığı “baba evi” kavramını “FETÖ’cülerin kullandığı bir terim” diyerek atandığı Ankara İl başkanlığını nasılda hak ettiğini ortaya koymuştur. Oysa siyasi ve tarihsel gerçeklik nettir: “Baba evi eşkiyaya terk edilemez”
"Butlancılar", kendilerine yazılan senaryo gereği görevlerini yerine getirirken, mevcut pozisyonlarını sağlamlaştırma adına bilinçli bir “kurultay yapmama” stratejisini uygulamaktadırlar. Özgür Özel’i destekleyen vekil , il/ ilçe başkanı ve belediye başkanı gibi tüm aktif aktörleri disiplin ve ihraç süreçleriyle tasfiye ederek, adeta Cumhur İttifakı’nın yeni ortağı olduklarını kanıtlamaya çalışmaktadırlar. Öyle ya, parti içindeki bu tasfiye işlemleri eksiksiz bir biçimde yürütülmelidir ki, tüm bu senaryonun başlangıç noktası olan “mutlak butlan” kararının hakkı verilebilsin.
Yargı yoluyla iş başına geldikten sonra neredeyse 20 gün boyunca ekonomi politikaları, iç ve dış siyaset konusunda tek bir kelam dahi etmeyen butlancılar, kamuoyunda oluşan tepkiler üzerine “Çok mu abarttık” kaygısıyla kendilerini açıklama gereği hissetmişlerdi. Bu amaçla genel başkanlarını bir televizyon programına çıkarmışlar ancak programda en temel sorulara verilen “Bilmiyorum”, “Pişman değilim” ve “Yolsuzluk var diyorlar” şeklindeki tutarsız söylemler, arkalarında “Keşke bu programı yapmasaydık” dedirtecek derin bir pişmanlık bırakmıştır. Fakat artık iş işten çoktan geçmiştir; yurttaşların gözünde yaşanan haksızlıklara meşruiyet kazandırma çabaları tamamen boşa çıkmıştır.
Siyasetin diğer tarafında ise Özgür Özel, ayak bastığı her yeri adeta bir miting alanına döndürerek toplumsal desteği yanına toplamaya devam etmektedir. Bu süreçte bir yandan fezlekeler ile verilen gözdağı, diğer yandan kurulması muhtemel yeni bir partinin seçimlere katılamama riski gibi takvimsel bir sıkıntı önlerinde durmaktadır.
Zaman su gibi akarken birilerinin planı ise tıkır tıkır işlemektedir. Ancak unutulmamalıdır ki "Gün ola harman gele” sözü bu topraklara aittir ve sessiz , çaresiz görünenlerin dipten gelen dalgasının, her zaman en hesap edilmeyen hamleyi doğuracağını anlatır.
Peki, bu hamle nasıl olacaktır? Seçilmişlerin kurultay talebi, imza toplama faaliyetleri ve tüzüksel girişimlerine rağmen; butlancılar kendilerini o makamlara getiren mahkeme kararını ve “tedbir” gerekçesini öne sürerek kurultayı yapmayacaklarını açıkça beyan etmektedirler. Öncelikle belirtmeliyim ki Kemal K.’nın 26 Temmuz tarihine kadar kurultay yapmama durumu, CHP’ye seçime girmeme gibi bir sıkıntı yaşatmayacaktır; çünkü Özgür Özel, seçimlere zamanında müdahil olabilmek için ya yeni bir parti kurmuş ya da seçimlere girme yeterliliği olan mevcut bir başka siyasi partiyle çoktan mutabakata varmış olacaktır.
Kurultay toplanması amacıyla verilen imzaların işlevselliği –kurultayın fiilen yapılmayacağının anlaşılmasıyla– ortadan kalkınca, seçilmişler artık “yeni bir parti” seçeneğini yüksek sesle konuşmaya başlayacaklardır. Fakat burada kritik bir soru ortaya çıkmaktadır: Kurulacak olan yapı tamamen sıfırdan bir parti mi, yoksa seçimlere girme yeterliliğine sahip mevcut bir çatı partisi mi olacaktır ? Eğer sıfırdan yeni bir parti kurulursa, yasa gereği 6 ay içinde belirli sayıda il ve ilçede örgütlemeyi tamamlaması, ardından da büyük kurultayını yaptıktan sonra 6 aylık bir sürenin daha geçmesi zorunludur. İşte tam bu noktada, muhalefetteki bu takvim sıkışıklığını gören ve “Bu kadar danışmana boşuna mı maaş veriyoruz?” diyen iktidar aklı, Beştepe’nin dışında yarattıkları fırtınaya karşı "Beştepe içinde yaptıkları bir beyin fırtınası" ile yanıt verecektir. Bir kısım danışman kurulacak yeni parti ile muhalefeti hazırlıksız yakalamak adına "Erken seçim kararı alalım ve karşı hamle yapalım" diyerek baskın bir seçimi masaya getirebileceklerdir. Ancak iktidar, yeni partiyi değil Özgür Özel’in seçimlere birllkte gireceği partinin netleşmesini beklemektedir. Çünkü bugünden adı konulmamış bir partiyle kavga etmek korkunun boyutunu ortaya koyar ki bu da muhalefetin elini güçlendirir.
Gelişmelerin gösterdiği gibi yaşadıklarımız koşulların günbegün değiştiği dinamik bir satranç oyunudur. Yargının vermiş olduğu mutlak butlan kararıyla piyonlar merkeze doğru hamle yapmışlardır. Seçilmişler oyunun adaletsiz, kuralsız ve hileli olduğunu teşhir ederken halkı yanına almaya çalışmış ve büyük ölçüde bunu başarmıştır. Bugün izlediğimiz siyaset sahnesinde oynanan, son derece kuralsız bir satranç oyunudur. Bu boğucu oyunda karşı taraf taşları kuralsızca kullanırken diğer taraf haklılığından güç alarak maçı dengelemiş hatta psikolojik olarak öne geçmiştir.
Tüm bunlar iç siyasetimizi meşgul eden konular olarak kalmaya devam ederken NATO toplantısı için ülkemize gelenlerin söyleyecekleri her gönül alıcı cümle iktidarın hanesine yazılacaktır. Bu iki günlük toplantı trafiğinde ekonomik paylaşımların nasıl olacağı, kimin hangi görevi üstleneceği pazarlıkları yapılırken ABD’nin şımarık jandarması İsrail’in saldırganlığı birkaç cümle ile mutlaka protesto(!) edilecektir. Dünya siyasetindeki bu iki yüzlülükler, parasını verdiğin halde sistem dışına itildiğin F35 projesi ile Ortadoğudan gelip Avrupa’ya gönderilmemek üzere Türkiye’de tutulan göçmenler arasında bir yerde olacaktır. Bu çirkin durum: batı’nın kendi güvenliğini tahkim etmek için mülteci deposuna çevirdiği bir ülke ile milyarlarca dolar aldığı halde F35 uçaklarını vermeyen bir müttefik arasında "stratejik ortaklık" (!) masallarıyla örtülmeye çalışılacaktır. Küresel efendilerin çıkarları uğruna haysiyeti çiğnenen uluslararası hukukun ve egemenlik haklarının pazarlık konusu yapıldığı, dengelerin böylesine ahlaksızca örüldüğü bir dünyada gerçek manzarayı Ankara’da yol kenarlarına dikilen panolar kaldırıldığında görmeye devam edeceğiz.

























