Türkiye’nin yakın tarihi, muktedirlerin kendi suçlarını gizlemek için ördükleri kalın inkar duvarlarıyla doludur. Bu duvarın harcı hep aynı kelimelerle karılır: "Devlet her şeyi bilir, devlet hata yapmaz, bizimkiler asla suç işlemez." Oysa ne zaman bu ülkenin namuslu gazetecileri, hukukçuları o duvarı biraz kazısa, arkasından toplumsal hafızamızda silinmez yaralar açan derin bir utanç tablosu fışkırır.
Geriye dönüp bir bakalım... 1975 yılında, dönemin Başbakanı Süleyman Demirel o meşhur ve tehlikeli cümleyi kurmuştu: "Bana milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz." Bu söz, alelade bir siyasi savunma değil; sağcı partilerin kurduğu I. Milliyetçi Cephe Hükümeti'nin resmi devlet politikasının ilanıydı. Adeta katliamlara yakılan bu yeşil ışıkla, yıllar sonra Amerikalıların "bizim çocuklar" diyeceği kadrolara 12 Eylül darbesinin yolu açıldı.
Peki, sonra ne mi oldu? Sokaklar kan gölüne döndü, kahvehaneler tarandı. Emniyet ve yargı POL-DER ve POL-BİR diye ikiye bölünerek kadrolaşma hızlandı; sağcı militanların işlediği cinayetler sumen altı edildi. Taksim Meydanı'nda 1 Mayıs’ta 34 canımız gitti, failleri hiç bulunamadı. 1978’de Malatya, Sivas ve Elazığ’da mezhepsel fay hatları kaşınarak Alevilerin evleri yakıldı. Aynı yıl yaşanan Maraş Katliamı'nda yüzlerce solcu ve Alevi vatandaş katledildi, Ecevit hükümeti sıkıyönetim ilan etmek zorunda kaldı. Ankara Bahçelievler’de 7 TİP'li üniversite genci vahşice boğularak ve kurşunlanarak öldürüldü. 1980'de Çorum'da yine mezhepsel kışkırtmalarla 57 kişi hayatını kaybetti. Demirel'in "cinayet işlemezler" dediği aktörler Abdi İpekçi’yi, Savcı Doğan Öz’ü, Bedri Karafakioğlu, Bedrettin Cömert, Ümit Doğanay ve Cavit Orhan Tütengil gibi onlarca aydını tek tek katletti. Nihayetinde eski Başbakan Nihat Erim'in de öldürülmesiyle şiddet sarmalı en tepeye ulaştı.
Ülkede günde ortalama 20-25 kişi ölüyor, gazeteler çarşaf çarşaf cinayet yazıyor, herkes "suçlular bulunacak" masalı anlatıyordu ama "milliyetçiler cinayet işlemiyordu (!)".
Sonra o çok beklenen 12 Eylül darbesi geldi. Darbenin ardından Diyarbakır 5 No’lu Askerî Cezaevi, insanlığın çiğnendiği bir "kimliksizleştirme ve imha laboratuvarı" haline geldi. Bugün hâlâ canımızı yakan Kürt meselesinin ve terör dalgasının en büyük yakıtı, o hapishanedeki kaba dayaklar, elektrik vermeler, lağım suyu pompalamalar ve insanlık dışı dışkı yedirme rutinleri oldu. En yetkili ağızlar "Böyle şeyler yok" dese de, resmi kayıtlara göre orada 34 kişi işkenceyle, ölüm orucuyla can verdi, yüzlerce insan sakat kaldı. Ama birileri her zamanki gibi inkar etmeye devam etti.
Ocak 1989'a geldiğimizde, Erbil Tuşalp ve Celal Başlangıç gibi cesur gazeteciler Cumhuriyet gazetesinde "Karakolda/Köyde dışkı yedirdiler" manşetiyle Yeşilyurt Köyü işkencesini deşifre etti. Dönemin Başbakanı Turgut Özal, hükümet ve OHAL Valiliği haberi hemen yalanladı; gazetecileri "devlet düşmanı" ve "terör propagandacısı" ilan etti. Ancak SHP milletvekili Cüneyt Canver ve arkadaşlarının ısrarı, kanıtların büyüklüğü karşısında devlet daha fazla gizleyemedi ve Adalet Bakanı Mehmet Topaç meclis kürsüsünden olayın doğru olduğunu itiraf etmek zorunda kaldı. Sonuç? İşkenceyi yapanlar korundu, olayı haberleştiren gazeteciler ise uzun süre tehdit edilip "bölücülükten" yargılandı.
Zaman değişiyor, aktörler değişiyor ama o "bozuk düzenin" yöntemleri hiç değişmiyordu. Yakın tarihimizin bu utanç dönemeçlerinden en sonuncusuna, geçtiğimiz günlerde İBB iştiraki Medya A.Ş. Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker’in davasında şahit olduk. Türker’in cezaevi sürecinde maruz kaldığı "çıplak arama" ifşaatı kamuoyunda büyük bir infial yarattı. Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı, adeta refleks haline gelmiş o tanıdık kurumsal dille iddiaları reddetti, aramanın "mevzuata uygun ve 1 dakika sürdüğünü" savundu.
Daha da vahşi olanı, Türker'in ifadesindeki o psikolojik işkence iddiasıydı: Bir savcının, bekar bir anneye "Sen bu kafayla çocuklarını bir daha göremeyeceksin, çocuklarını Sosyal Hizmetler alır" diyerek onu itirafa zorlaması, adalet sistemindeki çürümüşlüğün ve usul hatalarının ne boyuta geldiğini gözler önüne serdi. İlk başta "rüşvet" iddiasıyla tutuklanan bir kadının, hazırlanan iddianamede hiçbir somut rüşvet ya da örgüt bağı bulunamaması, davanın hukuki meşruiyetini zaten tamamen tartışmalı hale getiriyordu.
Eğer suçluların somut delillerle ceza alması yerine; “benden olmayanın yaşamaya hakkı yok, benimle olanın ise her türlü suçu işlemeye hakkı var” mantığıyla hareket ederseniz, bu ülkeyi suçluların cenneti, masumların ise evinden çıkamadığı bir cehennem haline getirirsiniz. Aslında amaç tam olarak budur. Her türlü suçun, işkencenin ve ahlaksızlığın inkar edilerek suçluların sırtının sıvazlanmasındaki yegane amaç, bu bozuk düzenin devamını sağlamaktır. Çünkü aksini yaparlarsa, kendileri için bu kirli işleri yapacak tek bir adam bile bulamazlar.
Şimdi soru sırası bizde, yani sıradan yurttaşlarda: Bizler, hemen her gün bir yenisini duyduğumuz bu adaletsizlikler karşısında, muktedirlerin önümüze fırlatacağı üç beş kırıntı adına "Yok canım, devletim yapmaz, olmamıştır" diyerek konforlu inkar tarafında mı duracağız? Yoksa "Adaletsizlik benim de kapımı kırmadan önce haksızlıklar araştırılsın, gerçekler ortaya çıksın" diyen onurlu tarafta mı yer alacağız? Yarınlarımızın nasıl bir Türkiye olacağının cevabı, işte tam olarak bu soruya vereceğimiz yanıtta saklı.

























