“Sosyal yapılanmanın gözle görülür en büyük eksikliği nedir?” diye bir soruyla konuyu perçinlemeye kalkışırsak şayet, medeniyetin ilkesel bağlamda bir türlü ayaklarının yere basmadığını ya da bir türlü özümsenememiş kodlarının başı çektiğini kolaylıkla söyleyebiliriz.
Çünkü sosyal yapılanma, kitlelerin ortak bilincinden ziyade, ne yazık ki kişisel bakış açılarının ve manipülatif dayatmaların topluma dikte edilmesiyle kördüğüm haline geliyor. Liyakatsiz kişilerin deneme-yanılma yöntemleri ve sığ bakış açıları neticesinde dayatılan yaptırımların çürüttüğü zaman, sadece anı değil geleceği de ziyan ediyor.
Hiyerarşik sıralamanın tepe noktası bu bağlamda son derece önem arz ediyor. Bilinçsizce yapılan her eylemin faturasını bugün yaşayan kişiler değil, ne yazık ki gelecek nesiller ödüyor. Bir bumerang gibi, liyakatsizliğin yukarıdan aşağıya inmesiyle, adaletsizliğin aşağıdan yukarıya tırmanması toplumsal yapının tüm dengelerini altüst ediyor.
Oysa bilinç ve öngörü birliktelik, sosyal yapıyı ayakları yere basan, üreten ve değer yaratan evrensel bir olguya evirir. Aksine, yüzeysel bir bakış açısı ve cahilane bir dayatma ise bu yapıyı sosyallikten ve adaletten uzaklaştırarak sığ kalıplara hapseder.
İşte tam da bu sığ kalıpların, eril ya da dişil etiketlerin arasında sıkıştırılmaya çalışılan en kutsal kavramlardan biri de başarıdır. Başarı medeniyetin ikiz kardeşi gibidir, birlikte yenilenerek çağı biçimlendiren geleceğin iki temel taşıdır.
Başarı emeğin, uykusuz gecelerin, akıtılan alın terinin ve sarsılmaz bir iradenin mahsulüdür. Bunu kişisel kayırmalarla görmezden gelmek ise tam bir yetersizlik nişanesidir. Hakikaten sapla samanın ya da çamura batanla yan yatanın aynı terazide tartılıyor olması, sistemin değişmeyen ve utanılmayan bir sosyal çürümüşlüğüdür.
Ne acıdır ki bu çürümüşlüğün en tehlikeli, en tahrip edici ayağı da toplumun can damarı olması gereken eğitim kurumlarıdır. Bilimin, liyakatin ve evrensel ahlakın kalesi olması gereken kürsüler, okullar ve idari kadrolar, ne yazık ki cinsiyetçi zihniyetlerin, ahbap-çavuş ilişkilerinin ve kişisel gelecek kaygılarının kuşatması altındadır.
Geleceği inşa etsin diye eline tebeşir, kalem ya da unvan verdiğimiz akılların, başarıyı zekâya ve emeğe göre değil de cinsiyete, biat ve yakınlık derecesine göre tartması, bir ülkenin entelektüel intiharıdır. Eğitimde adaleti ve liyakati öldürdüğünüzde, sadece bugünün kadrolarını kirletmiş olmazsınız, o kürsülerden yetişecek binlerce fidanın da adalet duygusunu daha yolun başında katledersiniz. Görülüyor ki bu kimsenin umurunda değil…
Özellikle erkek egemen kadroların hüküm sürdüğü bu kurumlarda, işin içine ne yazık ki cinsiyetin o uslanmaz, aklanmaz arsızlığı giriyor ve sosyal yapının asil kodlarını tamamen sığ bir zihniyete hapsediyor. Oysa zihnin, yeteneğin ve azmin bir cinsiyeti yoktur. Bilim kürsülerinde, sanat atölyelerinde, idari mekanizmalarda ya da hayatın tam merkezinde dökülen alın terinin rengi, cinsi, ırkı olamaz, olmamalıdır. Cinsiyete indirgeniyor olması sanırım hormon dengelerinin şaşması neticesindendir.
Kişisel ihtiraslara da kurban edilmemelidir başarı. “Al gülüm, ver gülüm” kurnazlığının, toplumdaki güven duygusunu kirleten en büyük müsebbip olduğunu göz ardı etmek, insanı bu suça doğrudan ortak eder.
Başarı, kimlik cüzdanlarının rengine ya da cinsiyet imtiyazlarına bakılarak dağıtılan bir lütuf değil, zekânın, disiplinin ve adanmışlığın kazandığı mutlak bir haktır. Cinsiyetçi barikatları arkasına alarak koltuk korumaya çalışan zihniyet, asıl acizliği kendi üretkenliğinde aramalıdır. Bir kadının ya da bir erkeğin başarısını sadece cinsiyeti üzerinden okumaya, liyakatini bu sığ terazide eksiltmeye kalkışmak, o medeniyet kodlarının henüz ilk sayfasında bile sınıfta kaldığımızın en açık kanıtıdır.
Bu yüzdendir ki, özellikle aydınlanmanın ve geleceğin inşa edildiği o eğitim çatıları altında, tüm sığ dayatmalara inat haykırılması gereken tek bir hakikat vardır: Başarı cinsiyetsizdir… O teraziye cinsiyet zırhıyla ya da torpil zırhıyla değil, şahsiyetle, liyakatle ve üretilen değerle çıkılması gerekir.
Ancak ne yazık ki bugün, bütün köşe başları çıkarlar ve menfaat zabitlerince tutulmuş durumda. Ve o “al gülüm, ver gülüm” ilkelliği, liyakati katletmek için bütün zamanların en başarılı silahı olarak kullanılmaya devam ediliyor. Bu silahı kıracak olan ise ne cinsiyet zırhıdır ne de menfaat ağalarıdır...
Bu ilkelliği ve bu çirkin adaletsizliği ortadan kaldıracak yegâne şey yapılanmanın yeniden inşa edilmesidir. Kaldı ki bu ilkel işleyiş alanın ve verenin razı olduğu bir ahlaksızlıkla göz göre göre hükmünü sürüyor. Kral çıplak deme cesareti gösteremedikçe bu ahlaksızlığın bedelini ödeyenler ne yazık ki masumlar olacaktır.
Başarı cinsiyetsizdir evet ama cinsiyetçi dalkavuklar gemiyi kendi rotalarınca yüzdürüyorlar. Gülü koklayanlar soldurdukları bahçelerin ne yazık ki farkında bile değiller.

























