Aynı yaş kuşağından olduğum Ahmet Güler’le, Endüstri Meslek Lisesinde öğretmenlik yaptığı yıllarda tanıştım. 1980’lerin son çeyreği falan olmalı. Şimdi içimizdeki yürek yarası olan Mehmet ağabeyin (Mehmet Yılmaz Karaibrahimoğlu) etrafında toplanan okuma heveskârı bir avuç genç arasındaydık ikimiz de. O benden farklı olarak yazmaya meyletmişti bir de. Yanlış anımsamıyorsam Mehmet ağabeyin bin türlü yoksunlukla çıkardığı “Uğraş” dergisinde bazıları yayınlanmıştı hatta...
BİZ Mİ ERKEN ÇIKMIŞTIK YOLA
Daha sonra ataması yapıldı, Ankara’ya gitti. Telefonun yanı sıra Zonguldak’a geldiğinde görüştüğüm Ahmet, Mehmet ağabeyin bencileyin kötü öğrencilerinde olmadı, yazınla ilişkisini hiç kesmedi. Beceremediğimi yaptı, hayatın bin türlü gailesi ile boğuşurken bile yazdı, bir kenarda biriktirdi. Sonunda dosyalarından birini kitap olarak yayımladı. Sağ olsun. KeKeMe Yayınları arasında çıkan “Sevdalarımdan uzakta”yı “Eskimeyen dost Ahmet Öztürk’e. Biz mi erken çıkmıştık yola / Onlar mı sevdayı erken aramışlardı” ithafıyla imzalayıp bana da ulaştırdı.
UZUNKUM SEN RÜZGARLI BEN
İçinde hep kendimi bulduğum kitap bizim kuşaktaki Zonguldaklı solcuların bir iç döküşü aslında. İç döküşü dediğime bakmayın daha ilk şiirlerinden birinde “kentin görüntüsü düştüğünde üzerine / savur yüreğinin küllerini karadeniz’e” dizeleri yer alan kitapta “susuz yaz yangınlarından kalma bir kırık aynadan” yansıyan, her bakanın kendine göre sonuç üreteceği onlarca metofor, görüntü, mesaj var. “uzunkum sen rüzgarlı ben” dizeleriyle her Zonguldaklıya damardan seslenen şiirler, “belki bir düştü yaşadığımız” diyerek ilk gençliğimizin, çocuksu düşlerin peşindekigök gürültülü yıllarına uzanıyor…
HAM HAYAL DEĞİLDİ GÖRDÜĞÜMÜZ
Ah o bizim kuşak! Devrimciliğin olanca ateşiyle yanıp, daha adil, daha eşitlikçi, daha özgür bir dünya düşü kurduk diye, devlet, yapmadığını bırakmadı bize. Sakıncalı diye askerde onbaşı bile olamadım örneğin. “Oysa çocuktu bir yanımız / salıncakta sallanır hâlâ / bir yanımız yollara düşmüş”tü. Meyvelerin çiçeğe durmasından; dudakların, çamurlu sularda değil, sevdanın öpüşlerinde ıslanmasından başka bir şey istememiştik hayattan. Çocuktuk ama yine de “ham hayal değildi gördüğümüz.” Eylül karanlığında tanklarla geçtiler üstümüzden de, “gözyaşlarımızı göstermek bize yakışmaz” diyerek, inatla, ufkun ardındaki gökkuşağının peşine düştük…
KİTAPLARDI EN BÜYÜK DOSTUMUZ
Hep çoğul türkülerle kendimizi bizlemeye çalışıp, “Kaç bin ömür yaşadık bir arada” desek de naiftik alabildiğince. Kitaplardı en büyük dostumuz. Oysa üzerimize yağan “taş yağmurları gazipaşa’da.” Avuç içlerimiz daha nasırlanmamışken “Sloganlar duyardık sokaklarda / denizler asılmış birkaç yıl önce / mahirler vurulmuş / körebe oynardık biz / yakar top.” Sevgililerimize, “ben seni metris’in önünde sevdim”, “ben seni mamak sırtlarında” demek düştü hep payımıza. “Ben seni mavi düşlerimizde sevdim” demek nasıl da yakışırdı oysa. Umudumuzu yitirmedik yine de. Biliyorduk ki, “bozulacak marduk’un hükmü / utanç mahkemeleri yıkılacak / yırtılacak tarihin kara sayfaları / kendi küçük dünyasından çıkacak asur…”
LACİVERT KOKULAR SAÇAN DENİZLER HİÇ ÇIKMIYOR AKLINDAN
Zaten biliyordum da, kitabı okuyunca bir kez daha tanık oldum ki, ne kadar ayrı kalsa da Zonguldak ömrünün bin bir çiçekli düş bahçesi Ahmet’in. Aynasında ay ışığı yakamozlanırken lacivert kokular saçan deniz hiç çıkmıyor aklından. İçini hep iyotlu sularla yıkıyor. Uzunkum’un kızı gibi kömür tozunun ekmeğe katık edildiği emek kentine olan sevdası da hiç bitmiyor. Kentinin yeraltındaki ateş böcekleri şafağı göremeyecek sahipsiz bedenler olarak duruyor yüreğinde. Biliyor ki, “zonguldayuk, zonguldak olalı / ağlar durur madencinin karısı.” Çocuk yıllarından kalma kadim bilgidir: “yağınca ocakların karanlığına metan / yalnızlık büyür galerilerde.” Ama umut insanda yine de: “bu kan ve ateş mevsimi bitecek elbet / cizre’de zonguldak yalnız değilsin diyen ses / yankısını bulacak madencinin alın terinde / fırat’ın öte yakasında bir yerlerde / yoksulluktan tezek yanmayan evlerde / ocaklarda patladıkça karaelmasın yüreği / barışın sonsuz türküsü söylenecek.”
TIPKI TUSAK GİBİ NE GÜZELDİ O KARYA’LI GÜNLER
Ah, benim Mehmet ağabeyim. Ömrü boyunca mecnun olup “yayla çiçeğinin türküsünü söyleyen” şairim. Odacı Halil’i tarihin derinlerinden çıkarıp şiirsel imgeye dönüştüren sürgündeki yüreğim. Tıpkı yoktan var ettiğin TUSAK gibi ne güzeldi bin bir emekle bize armağan ettiğin o Karya’lı günler. Ne şimdi kapısı kapalı Zonguldak’taki evin hüznünü söyleyen İbrahim Yıldız’lı söyleşileri unutabiliyorum ne de Uğraş’tan yükselen gönül terini. Buram buram kitap kokardı olduğun her yer. Hep huysuz, huzursuz değil bak, vefanın da adı olmuş Ahmet. Ne güzel demiş: “ak saçlı bilge adam / boynunda asılı bir yafta / hep kendi türkülerini söyledi / zonguldak’ın beyaz sayfalarında.” Sen hep sarhoş resimlerini düşürdüğünü söylerdin oysa…”
MEHMET’İN, İÇİNİ KAVURAN ALEVİYLE KUCAKLIYORUM
Teşekkürler Ahmet Güler. İçimin en derinindeki yaraları kanata kanata okudum kitabı. Ömrümün deli fişek günleri film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden. Gözyaşlarım samanlı kâğıtta izler bıraktı. Şimdi susup yola çıkma zamanı. Çünkü “özlemiştir liman arkası / şaraba vurmuş oğlunu.” Seni, şimdi Karşıyaka’da Rüzgarlı’nın suskun çocuğu olarak uzanan Mehmet’in, içini kavuran aleviyle kucaklıyor ve soruyorum aynı şaşkınlıkla: “geceler neden sonsuz / uykum neden bitmiyor abi…”

























