80 öncesinin “hareketliliğini” görmüş ve 80 sonrasında üniversiteye başlamış olan sol sempatizan olan gençler…
1-2 yıl gibi kısa bir süre içinde, herşeyin yeniden eskisi gibi olacağını…
Solun 80 öncesinde olduğu gibi üniversitedeki prestijli yerini bir gün mutlaka alacağı inancını taşıyorduk...
Böylelikle lisedeyken, üniversiteye girmek için ertelediğimiz tartışmaları yapmayı ve okumak isteyip de zaman ayıramadığımız kitapları okumayı umuyorduk...
Sonraya saklanmış, ertelenmiş birtakım yaşanmamışlıkların, üniversite yıllarında yaşanması beklentisi vardı…
Donanımlı kadrolar darbeden nasibini alınca, ortalık örgütlü insanlardan çok…
Daha önce bu örgütlerin çevresinde yer almış aydınlara ya da devrimciliğini yitirmiş, ortalama çizgideki solculara kalmıştı...
Sosyalist denildiğinde göze çarpanlar, kamu kurumlarında, kitle örgütlerinde, meslek odalarında çalışan ve pek azı partili olan insanlardı...
80 öncesindeki, öncü insanlar olmayınca, geride kalanların da, ağızlarına vurmuştu devrimcilik…
Ancak hepimizde, henüz hapiste veya yurt dışında yaşayan, ama elbet bir gün dönüp gelecek olan devrimci kadrolara bağlanan ümitler de hep vardı...
Lisedeyken, üniversiteye girebilme kaygısı nedeniyle yeterli politik bilinç ve donanımı tam olarak kazanamamış…
Ama dünyada ve ülkesinde olup bitenleri öğrenme arzusu taşıyan bizim kuşak, üniversiteye geldiğimizde, önce ciddi bir hayal kırıklığı yaşadık...
Tüm dergiler ve pek çok kitap yasaklanmış olduğundan, ortalığı kaplamış bulunan Cumhuriyet gazetesi ilericiliği, üniversite gençliği arasında önemli bir etkileşim aracı olarak kabul ediliyordu…
Aslında, yazarları da, 12 Eylül döneminde ciddi bir baskı görmemişlerdi…
12 Eylül rejimine karşı ise çoğu zaman göstermelik bir mücadele verdiklerini söyleyenlerde vardı…
80’li yılların bu ilk zamanları, güzel bir yaz gününde yağan yağmurun dinmesini beklemeye benzemekteydi…
Kısaca, bizim kuşağı anlatmaya çalıştım…
Şimdi anlatmaya çalışacağım, çok da sistematik olmayan üniversite mücadele biçimimiz…
Ülkemiz sol tarihinde, çok küçük de olsa onurlu bir yeri olmalıdır diye düşünüyorum…
Bu mücadelede asıl eksiklik, öncü insanların olmamasındadır...
Kendi başımıza kaldığımız için, bazılarımızın ve devrimciliğini yitirmiş ortalama çizgideki bazı solcu büyüklerimizin bir süre sonra çeşitli yönlere savrulmasını ise doğal karşılamak gerekir...
12 Eylül faşist darbe sonrası, biz çok gençtik daha…
Bugün Maden Mühendisi olarak, Ankarada bir Kamu kurumunda görevimi sürdürüyorum…
TMMOB/Maden Mühendisleri Odası ve KESK/ESM (Enerji Sanayi ve Maden Kamu Emekçileri Sendikası) örgütlüğü içinde mücadelemi yürütüyorum…
12 Eylül faşist darbesinde, Lisedeydim…
Üniversiteden abilerimle öğrenci evindeydim…
Mehmet Çelikel Lisesinde okuyordum...
Ailem Kandilli’de yaşıyordu…
Sonrasındaysa, Hacettepe Üniversitesi Zonguldak Mühendislik Fakültesi Maden Bölümünü kazandım…
12 Eylül öncesi verilen mücadeleler ve toplumsal gelişmeler, bildiğiniz üzere çok yazıldı…
Ancak, 80 sonrasında, 12 Eylül’ün baskılarıyla, gençliğimizi yaşamaya çalışan bizlerin, o yılları pek fazla anlatılmadı…
Aslında tanklar, sadece 80 öncesi kuşağın üzerinden geçmedi…
Bizim üzerimizde de, yolculuklarına devam ettiler…
12 Eylül faşist darbesi, birçok yöntem uyguladı…
Darbe öncesi gençliğin, tam karşıtı bir gençlik yaratmak istediler…
Bireyci, köşe dönücü, yozlaşmış, kapitalizm’e biat eden, özelleştirmeci…
Bütün ülke baskı altındaydı…
Her yerde, Her şeyde, yasaklar vardı…
82 yılında, fakültede okumaya başladım…
Kimlik kontrolleri yapılarak okullara girebiliyorduk…
Birkaç kişi toplanmışsak, sivil polisler hemen yanımıza gelip, sorguluyor ve dağılmamızı istiyorlardı…
Fakülte’nin ikinci yılından sonra, yavaş yavaş okula hakim olmaya başladık…
Spor müsabakaları, dernek kuruluş çalışmaları, halk oyunları, müzik dinletileri gibi etkinlikler örgütlüyorduk..
Bir araya gelebilmenin, bu ilk çabalarıyla, beynimizdeki hapishanenin çözüldüğünü, parmaklıların kırıldığını ve bir değişim yaşadığımızı görmeye başladık…
Özel ortamlarımızda, siyasal tartışmalar yapıyorduk artık…
Hepimiz 18/23-24 yaş aralığındaydık…
Apolitik olanlar ve faşist kafalar, yavaş yavaş aramızdan uzaklaşıyorlardı…
Liseden ve 80 öncesi zamanlardan kalan hafızamız, karanlıktan çıkmamıza yardımcı oluyordu…
Baskılara karşı, ülkenin diğer üniversitelerinde de, yeniden örgütlenmeler başlıyordu…
84 yılından itibaren, kıpırdanmalar daha da arttı…
Geziler düzenliyorduk, halk oyunları ekipleri oluşturuldu…
Dernek kurduk (İsmine de Mağara Araştırma Derneği demiştik-birilerini çok rahatsız etmemişti)…
Futbol, Basketbol ve voleybol turnuvaları düzenliyorduk, Katkılarımızla Fakülte spor kuruldu…
1 Mayıs 1984 de, o günkü koşullarda (bugün için komik gelebilir )…
Fakülteye, ceket kravat ve koltuğumuzun altında da Cumhuriyet gazetesi alarak gelme kararı aldık…
Okuldaki, ilk eylem kararımızdı…
O da sadece şekilseldi zaten…
Ertesi gün, kimimiz akşam evinden, kimimiz okuldan göz altına alındık…
Bazılarımız, 2/3-4 gün, bazılarımız 7/8-10 gün, Soğuksuda Gimanın üst katındaki 2 nolu Şubede tutulduk…
Ailelerimiz, biraz korku ve endişe yaşadı elbette…
Ama hiçbir şekilde yılmadık…
Ülke genelinde, özellikle İstanbul başta olmak üzere, Ankara ve diğer büyük kentlerde Fakültelerde, eylemlilikler daha da büyüyordu…
İktidar çare arıyordu…
“Öğrenci Derneği Yasa Önerisi” meclise geldi…
Yasada tüm öğrencilerin, kayıt olduktan sonra bu derneğe üye olma zorunluluğu olacaktı…
Ama biz oyuna gelmedik…
Tek tip Öğrenci dernekleşmesine karşı mücadelemizi sürdürdük…
12 Eylül öncesi gençliğin tam karşıtı, tek tip gençlik yaratmak isteyenlerin başardığı ve polisle de işbirliği içinde olan faşist kitleyle, her türlü mücadele başlamıştı artık…
Büyük kentlerde, Özellikle İstanbulda, yapılan eylemler, çok daha etkili oluyordu…
Tıpkı, 12 Eylül öncesi gibi…
Yüzlerce kişi geceli gündüzlü şarkılar türküler söylüyor, halaylara tutuşuyordu İstanbulda…
Biz de onlardan güç alıyorduk…
Yurdun dört bir yanındaki üniversite öğrencilerinden destek mesajları yağıyordu…
Manevi katkılarla büyüyorduk...
İstanbul’un orta yerinde 12 Eylül'ün karanlığını yırtacak bir başkaldırı büyüyordu...
Demokrasiden yana tüm toplum kesimleri akın akın desteğe geliyordu...
Çok mutluyduk…
Polis helikopterleri sürekli taciz uçuşları yapıyordu, Beyazıtta...
Sonuçta eylem etkili oldu ve yasa önerisi meclisten geri çekildi…
Biz kazandık…
Yalnızca kendimiz için değil, tüm toplum için...
Topluma giydirilmek istenen deli gömleği yırtılıyordu…
Bu arada fakülteden, uzatmalı da olsa, mezun olmuştum…
Ama mücadele devam ediyordu...
89 bahar eylemleri gibi...
Ancak, büyük bir acı yaşadım…
Babamı kaybetmiştim…
Çok gençti daha…
Toparlanmam zaman aldı…
Benim üzerimde başarılı olamadı 12 Eylül…
Ve nice genç üzerinde de…
Fakülte yaşamım devam ederken, çocukluğumun geçtiği Kandilli den (22 yaş sonrası), Ailemle birlikte ata toprağımız Çaycumaya taşınmıştık…
Fakülte dışında da, Çaycuma da ayrı bir gençlik arkadaş grubum da olmuştu…
İlçemdeki ilişkilerimi de aksatmıyordum…
Orada da, bir arada olabilmenin formülünü de, Tiyatro ve Folklor derneği kurarak bulduk…
Benzer baskılar orada da oluyordu…
Polisin tehditleri, güçlünün yanında yer alan, fırıldak korkakların baskısı…
Engellemeye çalışıyorlardı top yekün..
Derneğimizi kapatmak zorunda kaldık…
Fakat, arkadaşlarımızla sevip saymıştık, birbirimizi bir kere…
İşte o temiz duygularımızı engelleyemişlerdi…
Polis ailelerimize kadar baskısını hissettiriyordu…
Ama onları da yıldıramadılar…
Ailelerimiz, ata dostlarıydı zaten…
O yıllarda, şimdiki gibi, telefon ya da bilgisayar ekranlarından değil, mahalleden, sokaktan, tanımıştık birbirimizi…
Kim neden hoşlanır, neye kızar, nasıl yaşar…? Farkındaydık…
Birbirimizi profillerden değil…
Ailesine, evine, bahçesine misafir olabildiğimiz için biliyorduk…
Birine aşık olmuşsak, ekrana kalp emojisi bırakmıyorduk…
Cesaretimizi toplayıp, yüzüne söylüyorduk…
Mesaj atmazdık ekran camından. Mektup yazardık…
Görüntülü konuşmazdık. Göz göze gelirdik…
Her an arayamadığımız için, sesini bile özlerdik…
Bir araya gelmelerde, “konum at” yerine, şurada buluşalım diye ayrılırdık…
En özlediğim şey nedir ? Biliyormusunuz…?
Birbirimize dokunur, nefesimizi hissederdik…
Hiçbir şey sanal değildi…
Canlı canlıydı…
Ali’nin esprileri, Facia Suat’ın motoru, Rafet’in Golleri…
Birhan’ın kerevizleri(konuşurken yapılan cümle hatalarına verdiğimiz isim)…
Örnek “Ben gelmesem de, gideriz” demesi…
Yüksel ile benim ve bir çoğumuzun, Beşiktaş sevgisi…
Nejat ile Bülent’in Nusret için düzenlemek istedikleri operasyon…!
Yadigar’ın ince futbol zekası…
Semih abi’nin, sileceği 1 karış olan, vos vosunu, Fuat abiyle kaçırmamız…
Yüksel abi’nin şıklığı (O haliyle erik, ayva hırsızlığımızda bize destek vermişliği vardır)…
Ali İhsan’ın yeni aldığı Doğan arabasını park etmeye çalışırken…
Araba sığmayınca, önce arkasındaki arabayı, sonrada, Şeref’in arabasını tamponlarıyla ittirmesi…
Şeref’in telaşının yanında,Ali İhsan’ın hiçbir şey olmamış gibi arabadan inmesi…
Futbol turnuvalarında çıkan kavgalar…
Pantolon altı beyaz çoraplar…
Dostlar ve Sarıgül kahvehanelerimizdeki anılar…
Filyos çayı kenarında, adada yaptığımız muhabbetler…
Çaycumaspor maçlarındaki, tribün taşkınlıklarımız…
Gençlik heyecanları işte…
Klüp başkanı Erdoğan abiye, Klüp bizim, istifa et diye bağırdığımızda…
Hadi yönetin bakalım o zaman, diye bağırarak, klüp anahtarını fırlatması…
Hepimiz çok mahçup olmuştuk…Sonradan özürümüzü de diledik zaten…
Büyüklerimize olan saygımız, tertemiz duygularımız, hırslarımıza yenilmediğimiz, karşılıksız ve hesapsız…
Gerçekten herkesi ve birbirimizi sevip saydığımız…
O güzel yıllar…
Çoğunuzun, gençlik yıllarında, benzer bir çok unutulmaz anıları kesinlikle vardır…
Saymakla tükenmez…
80’li yıllara özlemimiz, hiçbir zaman bitmez…
Ez cümle…
Kendi gençliğimizi anlatmaya çalıştım ama,
Bugüne dairde iki laf etmek gerekirse…
Bugünkü gençler gelecek korkusu yaşıyor…
Eğitimli olanları yurt dışına kaçıyor…
Ülkedekiler iş bulamıyor…
Okumuş, dil bilenler garsonluk, kasiyerlik yapıyor…
Torpillilerden iş kalmıyor…
6,5 milyon genç, ne eğitim hayatında, ne de işi var…
Ancak siyasilerin ve bürokratların çocukları, çok genç yaşta büyük servetlere sahip…























