Zonguldak merkez ve TTK’ya bağlı Müesseselerimizin, geçmişten bugüne taşınması gereken madencilik mirasları ve yaşam kültürü…
1940’lı yıllardan, 80’li yılların ortalarına kadar birikmiş olan bu kurumsal hafıza, son 40 yıldır sistemli bir şekilde, ortadan kaldırılıyor…
1980’li yıllardan sonra sosyal devlet politikalarının terk edilmeye başlanması, yeni liberal yaklaşımların öne çıkması ile çocukluk ve gençlik yıllarımın geçtiği Kandilli ve benzer diğer müesseselerin, dolayısıyla Zonguldak rüyasının sönmeye başlaması aynı döneme denk geliyor...
Bölgenin omurgası olan (EKİ/TTK) işlevsizleştirildikçe yaşamın her alanında gerileme yaşandığını görüyoruz…
Emek yoğun çalışılan Kömür üretim bölgelerinde, 70 li yılların başında, toplam 50 bin madenci çalışırken bugün bu sayı 10 binlerin altına kadar gerilemiştir...
İşçi sayısı ve üretim düşerken sosyal yaşam kalitesi ve refahı da düşmüştür...
Kömür Üretim bölgelerin de yaşayanların, geçmişe hep bir özlem duyması çok sık karşılaşılan bir olgu haline gelmiş ve geçmişimiz, gelişmişlik ile özdeşleşmiştir…
Üretimi sadece meta üretimi olarak gören anlayış, kamusal üretimden uzaklaşarak sadece kurumları değil, halkın sosyal yaşamını da ortadan kaldırmıştır…
Kentin hafıza mekânları, endüstri mirası yapılar ve üreten mekânlar yok edilmiştir…
Geldiğimiz noktada, TTK küçülmeye, Zonguldak madencilik hafızası silinmeye, kent kimliksizleştirilmeye, kültür ve sanattan arındırılmaya çalışılmıştır...
Bu girizgahdan sonra, gelelim yazımın özüne…
Ülkenin neresinde yaşarsak yaşayalım…
Girizgahda anlattığım, gerçeklerden ötürü…
Zonguldak kömür havzası insanları olarak, sadece çocukluğumuza özlem duymuyoruz…
Birde fazlasıyla yüreğimiz yanıyor...
Hepimizin hayatlarını incelediğimizde karşılaştığımız en önemli ortak özelliğimiz çocukluk hikayelerimizdir…
Aslında, eskiye duyduğumuz özlem, belki de çok güzel olduğundan değil…
Bir daha o zamanların geriye gelmeyecek olmasındandır…
Eskiden çocuktuk, masumduk, hırslarımız yoktu...
Her şey eskiden mi güzeldi? Yoksa güzel olan her şey eskide mi kaldı…?
Bir de şöyle derler…
Her şey çocukken mi güzeldi, yoksa çocuk olduğumuz için mi güzeldi…?
Mesela , kendi çocukluğumun geçtiği Kandilli/Kdz.Ereğli sabahlarında, güneşin doğuşunu, bugünkünden daha güzel ve daha başka hissettiğim geliyor aklıma…
O zamanlar benim için değil, hayat için, ailem için, arkadaşlarım ve Kandillinin güzel yürekli insanları için doğardı güneş sanki…
Çünkü henüz çok ileriyi düşünemediğimden, hayat sadece hep Kandillide geçecekmiş gibi gelirdi...
Kandillide düşene el uzatılırdı. Artık, kalkmak isteyene tekme atıyorlar…!
İlkokulda beyaz yaka siyah gömlek, devlet okullarında okuduk. Artık, eğitimi parayla satın alıyoruz…
İnsanların hası makbuldü, Artık, parası olan makbul oldu...!
Bir pantolon iki gömleğimiz olurdu. Artık, dolaplarda yer bulamaz olduk..!
Hatta ailenin ve akrabaların, komşuların büyüyen abi, ablaların giysileri, bize uygun hale getirilir, tekrar giydirilirdi…
Çocuktuk hayallerimiz çok büyüktü. Artık, büyüdük, çok büyük dertlerimiz oldu..!
Komşu komşunun külüne muhtaçtı. Artık, komşu komşunun, güler yüzüne muhtaç oldu...!
Mutfaklar daha ilkeldi ama evlerde yemek pişerdi. Artık, son sistem mutfaklarda yemek pişmez oldu...!
Domates mis gibi kokardı, salatalığa doyum olmazdı. Artık, ne domatesin kokusu, ne de salatalığın tadı kaldı...
Hasret kokulu mektuplar vardı. Artık, mektuplar, hayallerimizde, hatıralarımızda kaldı...
Komşulara oturmaya gidilir sohbet edilirdi. Artık, komşu komşudan habersiz oldu...
Yağmur yağdığında camlar açılır toprağın kokusu hissedilirdi. Artık, çift camlardan ne yağmurun sesi, ne toprağın kokusu kaldı…
Mahalle maçları ya da çeşitli sokak oyunları oynardık, birbirimize dokunurduk…
Kavga ettiğimiz de olurdu. Ama barışıp sarılmasını da bilirdik…
Artık, çocuklar, evlerden çıkmadan, telefonlarından, bilgisayarlarından, karşılıklı oyunlar oynuyorlar…
Birbirlerini tanımıyorlar bile…
Küçük evlerimiz vardı oturacak yer bulunmazdı. Artık, kocaman evlerimiz var oturacak kimse kalmadı...
Bütün mahalleyi ve diğer mahalleleri de tanırdık, isimlerini tek tek bilirdik...
Artık, oturduğumuz apartmanda kimse kimseyi tanımaz oldu...
Arkadaşlara ulaşmak daha kolaydı. Artık, arkadaşların telefonuna ulaşılmaz oldu...
Anne babalar çocuklarını yönlendirirdi. Artık, çocuklar anne babayı yönlendirir oldu…
Mektuplaştığımız arkadaşlarımız vardı. Artık, facebook, ınstagram, twitter arkadaşlarımız var.
Öksüren çocuğun sırtına hafifçe vurulur su içirilirdi. Artık, öksüren çocuk "astım başlangıcı" diye hastaneye götürülür oldu...
Yere düşen küçük ekmek kırıntıları yerden toplanırdı. Artık, çöplükler ekmekten geçilmez oldu.
Güven vardı, utanma vardı, ayıp vardı, dostluk vardı, komşuluk vardı, yardımlaşma vardı...
Artık, güven yok, utanma yok, ayıp yok, dostluk yok, komşuluk yok, ne yardımlaşması…?
İnsanlık yok…!
76 yılında, “Renault 12 TL” alacaktı babam…
Fabrika greve gitti. Arabaya zam geldi. 111 bin lira oldu. 30 bin lirayı nereden bulacaktı…?
İnanın bana, 30 Kandillili biner TL verdi…
Babamda defterine, geri ödeme tarihlerini yazarak, zaman içinde 30 bin lira borcunu ödemiş…
89 yılında, babamı kaybettiğimde, eşyaların içinden çıkan defterde gördüm o sayfayı…
Çok duygulanmıştım…
İşte bu da Kandilli dostluğuydu…
Daha yazılacak ve karşılaştırılacak çok şey var da o zaman bu yazı bitmez...
Yaşanmış anıları, hatta sizden gelecek olanları da ileriki zamanlarda bu köşede yazabiliriz aslında…
Siz bu yazıyı okurken, kendi yaşadıklarınızı yazıya döküp gönderebilirsiniz bana…
Yazının sonunda e postamı vereceğim…
Başlıkta da kullandım…
Epictetus ; “ Bir insanın anavatanı çocukluğudur. " der.
Bu durum, çoğu insanlar için de böyledir diye düşünüyorum…
Zonguldak o yıllarda göç alan bir havzaydı…
Kandilli de , bu nedenle, ülkemin her yöresinden insanların göç ettiği ve yöre insanlarıyla da bir arada huzurla yaşadığı, Zonguldak’ın kömür üretim bölgelerinden biriydi…
Çocukluk ve gençlik dönemlerinde, kurduğum hayallerin, elbet bir gün gerçekleşeceğine inanırdım nedense…
Kandilli ve değerli insanlarıyla yaşadığım ve, biz çocuklara masal gibi gelen günler sayesinde, bugün bir çoğu vücut buldu diye düşünüyorum…
Hepsinin önünde önünde sevgi ve saygıyla eğiliyorum...
Kaybettiklerimizi rahmetle anıyorum…
Sevil , Erol Sağtekin, kardeşim Güliz ve bizimle yaşayan babaannem, kendimi tanıma ve ifade etme sürecimdeki kahramanlarımdı…
Bugün de halen, Kandilli dostluğu’nun, kültürü’nün ve kahramanlarım’ın ışığıyla yol yürüyorum…
Kandilimin değerli insanlarıyla ve bugün hiç kopmadan devam eden kadim dostlarımla yaşadığım, o güzel günler sayesinde…
Bugün hangi koşullarda olursam olayım, haksızlıklara, baskılara, eşitsizliklere DİRENEBİLİYORUM…
Kandillimin bana kazandırdığı ÖZGÜVENİ hiçbir zaman kaybetmiyorum…
Hastalıklar, acılar , sevinçler, mutsuzluklar , mutluluklar, yenilgiler, kazanımlar yaşamışızdır hepimiz…
Son yıllarda, kendi doğrularımıza aykırı yaşamak zorunda kaldığınız günlerden geçiyoruz…
Dayanabiliyorsak tüm bu yaşananlara…
Kandilli de aldığımız dayanışma kültürü ve terbiyedendir…
Zonguldak da, Kozlu’dan Üzülmez’e , Karadon’dan Gelik’e , benzer kadim dostluklar hiç kopmadan devam ediyor…
Havzanın ortak paydası Taşkömürü elbette…
İnsan olabilmenin niteliklerini, çocukluğumuzda kazandığımızı düşünüyorum…
Hani, halk arasında hep söylenir ya…
“Bunun çocukluğuna inmek lazım” diye…
Kandilli gibi benzer, sizin de çocukluğunuzun geçtiği, neresi varsa farketmez …
Oralarda kazanmışsınızdır iyi olan niteliklerinizi…
Yazımı bitirirken…;
Kum saatiniz yoksa, bir ara gidin bir tane alın…
Kendinize yalnız ve sakin sessiz bir ortam yaratın…
Hatta akşam saatlerini seçin, kum saatinin yanında, bir de küçük bir mum yakın…
Her tanenin dökülüşünde, hayatınızın, geçip giden çocukluk ve gençlik zamanlarınızı hatırlamaya çalışın…
İçindeki kum akmaya devam ederken, gözlerinizi kapayın…
Kum saati, zamanı değil, sanki hafızanızda kalan anılarınızı saymaya başlar…
Aklınıza gelen bir anınızı, hatırlamaya başladığınızda da…
Gözlerinizi açın…
Saatin içinde o an, başka bir dünya varmış gibi gelecek…
Kum taneleri düşerken, unuttuğunuz hatıralarınız yeniden canlanmaya başlayacak…
Saat duracak ama siz, zamana yenik düşmüş olsanız da, anılar sizi ayakta tutacak…
Ne zaman kendinizi karamsar hissederseniz, kum saatinizi karşınıza alıp, anılarınızın eşliğinde, geçmişinize dönün…
İleriye ilişkin, o zaman daha güçlü yürüyeceksiniz…
Geçmişinizdeki anılar, iyi, kötü, acı ya da hüzünlü olabilir…
Olsun. Hepsinin sizde yarattığı etki, geleceğe daha sıkı sarılmanızı sağlayacak…
Bir ara deneyin…(Bir uzman kişinin tavsiyesi…)
Sağlıcakla kalın…
Sen aziz şehrim,
Uykusuz yaşadığımı bilmelisin.
Bütün işçilerin saçak altında uyuduğu bir saatte,
Ben mızıka çalarak geçiyorum sokaktan.
Sen aziz şehrim,
Ellerim gözlerim kadar benimsin…
“Rüştü Onur”
C.Sağtekin/Maden Mühendisi/ANKARA
























Kalemine sağlık..sevgiler
Çok güzel nostaljik bir anlatım olmuş kardeşim, kalemin keskin olsun.( laf aramızda gerçekten çocukluğuma indim sayende????)