“Dünya Büyülü Bir Yer” romanın da, madenci bir adam torununa,
“Biz, kafesin içinde aşağı indiğimiz her sefer aslında zamanda geri gidiyorduk. Bir dakikada milyonlarca yıl geriye. Akıl ermez bir olay bu. Milyonlarca yıl önce burada ağaçların büyümesini sağlayan şey, güneşin ışığı, ısısı ve enerjisiydi. Sonra ağaçlar kapkara toprağın içinde kapkara yattılar. Derken biz geldik, kömür haline gelmiş ağaçları kazıp çıkardık. Peki, niye yaptık bunu? Verdikleri ısı için, ışık için, enerji için. En karanlık geceden bile karadır bu madde ama çok eski bir güneşin ısısını, ışığını, enerjisini saklar içinde.” İşte bu yüzden, “Madenciler zaman yolcularıdır evlat.” diye anlatır.
Bugün 4 Aralık Dünya Madenciler Günü.
İsimlerini hemen unuttuğumuz, sıklıkla sayılarla ve iş cinayetleriyle hatırladığımız, kapitalist sömürünün en çıplak haliyle ömürlerini tüketen madencilerin günü.
Bugünün tüm dünyada Madenciler Günü olarak anılmasının temelinde, Roma İmparatorluğu zamanında, Nicomedia -bugünkü adıyla İzmit- kentinde babasının gazabından kaçan Santa Barbara`nın, madencilere sığınması ve madencilerin koruyucu azizesi olarak kabul edilmesi yatmaktadır.
Bugüne geldiğimizde bu coğrafyada her yıl yüzlerce madenci kardeşimizi iş cinayetlerine kurban vermekteyiz.
Soma’dan Ermenek’e, Kozlu’dan Amasra’ya kadar bu son değişmemektedir.
Türkiye’de madencilik günümüzde neredeyse tamamen özel sektör eliyle; kâr hırsı nedeniyle işçi sağlığı ve güvenliğinin hiçe sayıldığı, doğa katliamlarını yaygınlaştıran koşullarda yapılmaktadır.
Oysaki ülkemiz madencilik konusunda yüzyıllık kamu kurumlarının önemli birikimlerine sahipti.
Cumhuriyetin ilk dönemlerinde kurulan Etibank, MTA, TKİ, EKİ gibi kurumlar onlarca yıl boyunca ülkemizdeki maden sahalarındaki arama ve işletme faaliyetlerini kamusal bir hizmet olarak yerine getirmiştir.
Ancak 12 Eylül faşist darbesi ile birlikte kamu kurumlarının ve KİT’lerin içi boşaltılmış, özelleştirmeler aracılığıyla maden sahaları özel sektörün kâr hırsına terk edilmiş ve bugünkü tablo yaratılmıştır.
Dahası bildiğiniz üzere Türkiye’nin önemli yeraltı zenginlikleri Alamos Gold gibi kapkaççı, çok uluslu şirketlere bırakılmış, bu şirketlerin, İliç gibi, Kaz Dağları gibi doğal ve tarihi zenginlikleri talan etmesine iktidar göz yumulmuştur.
Akbelen’den İkizdere’ye, Sivas Kangal’dan Munzur’a, Cudi’den İliç’e’, Cerattepe’den, Kaz Dağları’na kadar Anadolu coğrafyasının dört bir köşesi doğa düşmanı madencilik politikalarının tehdidi altındadır.
Türkiye’de 2004 yılında sadece 138 olan uluslararası maden şirketi sayısı bugün 773’e çıkmıştır.
Maden arayan yabancı ortaklı şirketler arasında Belçika, Hollanda, Almanya, Avusturya, Fransa, İspanya, Yunanistan, İngiltere, İsveç, Norveç, Bulgaristan, İtalya, Danimarka, Lüksemburg, Macaristan, Romanya, Portekiz, Arnavutluk gibi Avrupa ülkelerinin yanı sıra, ABD, Kanada, Rusya, Çin, Hindistan, İsrail, Güney Kore Cumhuriyeti, Singapur, Irak, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Dubai, Lübnan gibi ülkeler ve Cayman Adaları, Guernsey Adası, Barbados, ST Vincent gibi ismini belki de ilk defa duyduğumuz ülkeler de bulunuyor.
Madenciliğin, çevre ile uyumlu, evrensel madencilik prensiplerine uygun, tüm üretim süreçlerinde işçilerin de söz ve karar süreçlerine katılımının sağlandığı, işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirlerinin eksiksiz uygulanması ile planlanıp yapılması gerekir.
Ancak bunlara uyulmadığı gibi, maden sahalarında özelleştirme, rödovans, kayıt dışılık ile neredeyse tüm maden sahalarında üretim kuralsız hale getirilmektedir.
Taşeronlaştırma, sendikasızlaştırma ve talan politikalarının hüküm sürdüğü denetimden uzak ocaklarda, galerilerde, aynalarda, şevlerde talan, kâr hırsı ve üretim zorlamasıyla alın terimiz, haklarımız hatta canımız hiçe sayılmaktadır.
Madenlerde yaşanan her iş cinayetinde “Kader planı”, “Bu işin doğasında var”, “Fıtrat”, “Alınyazısı” denilerek hayatlarını kaybedenlerin yakınları ve kamuoyu manevi olarak teselli edilmeye çalışılması artık sıradan hale gelmiştir.
Önlemler alınmadığı gibi emekçiler daha çok ölmeye devam ediyor. Sorumlular ise göstermelik cezalarla bir süre sonra yeniden aramıza dönüyor.
Oysa bu iş cinayetleri önlenebilir. Ölümleri önlemenin bir yolu da bu ölümlere sebep olanlardan hesap sormaktır. Ölümlerde sorumluluğu olanlar hesap vermedikçe yeni cinayetler teşvik edilmiş oluyor.
Emekçilerin üretim zorlaması baskısına direnebilmeleri, ölümcül koşullarda çalışmama haklarını kullanabilmeleri örgütlü olmaları ile mümkündür.
Anayasal hak olmasına rağmen maden patronlarınca sendika düşmanlığı yapıldığı, emekçilerin istedikleri sendikaya üye olmalarının engellendiği, sarı sendikalara baskı ve tehditle üye yapılmaya çalışıldıklarını yaşayarak görüyoruz.
Tüm emekçilerin söz, yetki ve karar sahibi olduğu sendikal çatı altında, işçi sağlığının, iş güvenliğinin ve iş güvencesinin öncelikli olduğu, o güzel günlerin geleceğine olan umudumuzu hiçbir zaman yitirmiyoruz.
Maden emekçileri yerin yüzlerce metre altında ve yer üstünde en ağır koşullarda her türlü tehlike, zorluk ve riske karşı canları pahasına çalıştırmaktalar.
Bizim en büyük düşmanımız unutkanlıktır. Unutmak, tarihsel, toplumsal gelişmeleri, geçmiş-bugün-gelecek ilişkisi üzerinden, bir süreklilik olarak, değişim ve dönüşüm üzerinden anlayamamak demektir. İşte bu unutkanlıkla arızalanmış insanlar, sadece bugünkü duruma bakarlar ve sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi algılar, hayal kırıklığına uğrarlar.
Bu hayal kırıklığının tek çaresi tarih bilinci ve örgütlü mücadeledir…
1965’te Kozlu direnişiyle, Zonguldak’ı “grev” sesleriyle inleten madenciler ve Satılmış Tepe ile Mehmet Çavdar’ın katledilmesinden, 1991’de aileleriyle birlikte binlerce kişiyle Ankara’ya yürüyüşe geçen madenciler ve Soma’dan yürüyerek Ankara’ya gelen Kurtuluş Parkı’nda açlık grevine başlayarak, haklarını mücadele ederek kazanan madencilerden, Çayırhan’da özelleştirmeye karşı direnen madencilere…
İşte, egemenlerin yüreğine korku salan bu direnişler de gösteriyor ki, emekçiler örgütlenip harekete geçerlerse, onlara dayatılan ağır çalışma ve kötü yaşam koşullarını değiştirebilirler…
Taşeron çalışma, kölelik büroları, iş cinayetleri ve ağır çalışma koşulları karşısında hayıflanmak yerine, geçmişte verilen mücadeleleri hatırlamalı, öğrenmeli, örgütlenmeli ve yaşamı değiştirmek için mücadele etmeliyiz. Hayatı üretenler, hayatı değiştirmesini de bilirler!
“65 Kozlu direnişinden”, “91 Zonguldak büyük yürüyüşüne”…
Günümüzde, Soma’dan yürüyerek Ankara’ya gelen ve haklarını direnerek kazanan madencilerden, Çayırhan’da direnen madencilere…
Alın terlerinin gerçek karşılığı ve çocuklarının geleceği için mücadele eden köleliği aratmayan koşullarda sefalet ücreti ile yaşamaya mahkûm edilen tüm emekçilere selam olsun.
Aslında 4 Aralık, Santa Barbara'nın kendilerini koruyacağına olan inanıştan, sınıf bilincine uzanan madencilerin direnişlerini, dayanışmalarını anlattığımız ve iş cinayetlerinde yaşamlarını yitiren maden emekçilerini saygıyla andığımız bir gündür…
Yaşadıklarımızı unutmuyoruz, ne madencinin yakınının sırtına atılan tekmeyi, ne de, diğer birinin suratına yetiği tokadı. Nasıl unuturuz?
“Bu işin fıtratında var” , “Adamlar güzel öldüler” diyenleri de…
Ayşe teyzenin “Oğlum yüzme de bilmezdi, ne yapmıştır suyun içinde” sözlerini, babasının ayağındaki yırtık lastik ayakkabılarını da unutmuyoruz.
Sınıf bilinci dayanışmayı büyütür, kitleleri dönüştürür, eskiyi, çürümüşü yenisiyle değiştirir. Sömüren ile sömürülenin olmadığı, insanların sınıflara bölünmediği bir dünya umuduyla..
“Zaman Yolcularına Saygıyla…”
























Madencileri ve sorunlarını, peşkeş çekilen maden sahalarını ve ülkemizi soyup soğana çeviren kartelleri bundan iyi anlatan olamaz. Dünya madenciler günü buruk da olsa kutlu olsun. Teşekkürler Cemalettin Sağtekin????
Değerli Cemalettin Kardeşim; Bir solukta okuyacağımız örgütlü mücadeleni insan yaşamındaki önemini anlatan çok güzel bir yazı olmuş.'' Emek en yüce değerdir'' diyenlere saygılarımla...