Doğada devlet diye bir şey yoktur.
Devlet, insan denen, biz canlıların kendimize hizmet etmesi
İçin bulduğumuz tüzel bir varlıktır…
Çocuklukla birlikte, hayattaki ilk çelişkimiz doğa ile olan çelişkidir.
İnsan-doğa çelişkisi, teknolojileri doğurur.
Hayatın ikinci çelişkisi ise birbirimizle olan çelişkidir.
İnsan-insan çelişkisi de ideolojileri doğurur.
İnsan bu her iki çelişki sonunda, gerek doğayla, gerekse birbirleriyle mücadele ederken, devleti bulmuştur…
Doğayla olan mücadelemizde, daha güçlü olabilmek, birbirimizle barış, güven ve refah içinde yaşayabilmek hayaliyle devleti icat etmişiz.
Devlet insan icadı olduğu için, insanlığın geçtiği aşamalara göre biçimlenmiş.
İlkel toplumlarda devlet, bir kabile/ aşiret devletidir.
Kabile/aşiret reisi ne derse o olur!
Tarım Devrimi ile ortaya çıkan Feodal Din/Tarım Toplumlarında devlet, toprak ağalarının ve din adamlarının denetimindedir.
Kral, imparator, şah, padişah, papa, patrik, şeyhülislam ne derse o olur!
Sanayi Devrimi ile oluşan Kentsel/ Endüstriyel Toplumlarda devlet, halkın seçtiği yöneticilerin denetimine girmeye başlar.
Ancak başkan, başbakan ne derse O OLMAZ…!
Çünkü bu toplumlarda, adalete, eşitliğe, temel hak ve özgürlüklere dayalı Demokrasi, gelişmiştir.!
Halkın, milletin iradesi, başkanlara, tüm seçilenlere yol gösterir.
Aslında onlar hizmetkardırlar
Her toplum, insanlık tarihinin bu aşamalarından geçerken değişik gelişme hızları sergilediği için, dünyada, Kabile/Aşiret devletleriyle, Feodal Din/ Tarım Toplumu devletleri ve Kentsel/ Endüstriyel Toplumların devletleri birlikte, aynı anda görülür.
Kabile reisleri, krallar, imparatorlar, başkanlar, başbakanlar, farklı toplumlarda aynı anda hüküm sürerler...
Hatta uluslararası toplantılarda bir araya gelip, ortak anlaşmalara imza atarlar, el sıkışıp, fotoğraf çektirip, birlikte ailecek tatil bile yaparlar.!!!
Endüstri Devrimi, insanlığın icadı olan devlet yapısını da değiştirmiş, onu babadan oğula geçen zorba hanedanların ve din adamlarının yerine, seçilmiş yöneticilerin eline vermiştir.
Seçilmiş yöneticiler, halka baskı kuran, ortalığı yakıp yıkan, belli düşünce ve ideoloji sahiplerini en temel vatandaşlık haklarından mahrum etmeye kalkışan zorba diktatörler değil, halkın hizmetindedirler.
Halka hizmet etmek yerine onu bölenler, ötekileştirenler, yaşam tarzına karışanlar, aşağılayanlar, itip kakanlar, kendisinden farklı düşünenleri yargının sopasını kullanarak gözaltına alanlar, tutuklatanlar, hiç kuşkunuz olmasın, bir süre sonra hizmetkârlık görevlerinden uzaklaştırılırlar.!
Bu uzaklaştırma, tabiki eşit, özgür, adil ve demokratik ülkelerde daha kolay gerçekleşir…
Ancak siz yine de iyimser olun, umudunuzu hiçbir zaman yitirmeyin
Demokratik bir devlet halkıyla asla inatlaşmaz…!
Devlet insan icadı olduğu için, insanlığın geçtiği aşamalara göre biçimlenmiş, demiştim başta….
Peki biz, nasıl bir ülkede yaşıyoruz…?
Bu mevcut düzene, emekçiyi, halkı dışlayan bu sermaye düzenine karşı durduğumuzda neyle karşılaşıyoruz…?
İnsan onuruna yaraşır bir yaşam istiyoruz dediğimizde, her gün ama her gün yoksullaşırken yaşam mücadelesi veriyoruz diye haykırdığımızda, başımıza neler geliyor…?
Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki doğduğunuz an aldığımız nefese dahi göz dikiyorlar. Emekçinin boğazından geçen tek bir lokmaya, emeklerimize, haklarımıza, geleceğimize saldırıyorlar.
Her gece yarın nelere zam gelecek, eriyen ücretlerimizle nasıl geçineceğiz, kara kışı nasıl atlatacağız endişesiyle yatıyoruz.
Başta temel gıda maddeleri olmak üzere bütün harcama kalemlerindeki yıllık fiyat artışı yüzde 100’ü geçti. Akaryakıta, doğalgaza, elektriğe birbiri ardına fahiş zamlar yapılıyor. Ev kiraları, ulaşım ücretleri, haberleşme giderleri akıl almayacak kadar yükseliyor.
En temel haklarımız olan sağlık, barınma, eğitim, sosyal güvenlik, emeğiyle geçinenler için neredeyse birer lüks haline geldi.
Her şey pahalanırken, her şeyin fiyatı yükselirken artmayan tek şey emeğiyle geçinenlerin gelirleri.
Hepimiz giderek daha zor koşullarda yaşıyoruz. Artık sadece kendi hayatımızdan değil, gelecek kuşaklarımızın, çocuklarımızın hayatlarından da feragat ederek yaşıyoruz.
Ne için?
İktidar sahipleri koltuklarını koruyabilsin, onların etrafındaki bir avuç sermayedar daha da zenginleşebilsin daha da lüks içerisinde yaşayabilsin diye.
İşte, bu koşullar altında 2025 Yılına giriyoruz.
Çok şey istemiyoruz.
İnsanca yaşayabileceğimiz bir ücret, eşit, özgür, adil ve demokratik bir Türkiye istiyoruz.
Yarattığımız değerlerin, oluşturduğumuz kaynakların insanca bir yaşam, insanca çalışma koşulları ve iş güvencesi, parasız kamusal hizmet olarak geri dönmesini istiyoruz.
Az kazanandan az, çok kazanandan çok vergi alınan adil bir vergi düzeni istiyoruz.
Gelirde adalet, vergide adalet istiyoruz.
Biliyoruz ki bu sömürü düzeni kendiliğinden değişmeyecek.
Fıkra bu ya;
“Bir profesör aslanla kuzunun aynı kafeste yaşayabileceğini iddia etmiş. Ancak etrafındakiler bunun gerçekleşemeyecek bir durum olduğunu söylemiş. Profesör ise buna mukabil deneyip olabileceğini iddia etmiş. Hemen akabinde hayvanat bahçesinde denemelere başlamış. İtiraz edenler bir hafta sonra kuzu ile aslanın aynı kafeste olduğunu görmüş. Profesöre şaşkınlıkla bunu nasıl başardığını sorduklarında profesör şu cevabı vermiş:
– Her gün kafese yeni bir kuzu koyuyoruz.”
Öyle ki aslan ile kuzunun aynı ortamda yaşayabileceğinin ispatı için her gün bir kuzu kurban edilmektedir. Normal koşullarda bu mümkün olmayacağı için her gün kafese başka bir kuzu konmaktadır.
Daha özgür, daha demokratik bir Türkiye için , her gün kafese konan tek bir kuzu olmamak için, örgütlü toplumsal mücadele çok önemli.
Önümüzde çok çetin bir süreç var.
Ya hep birlikte kaybetmeye devam edeceğiz.
YA DA BİRLEŞE BİRLEŞE KAZANACAĞIZ…!
























Yazının özellikle giriş kısmını çok beğendim,insan ihtiyaçları ile ilgili çok güzel tanımlamalar yaptınız,yeni yılın size ve sevdiklerinize sağlık mutluluk ve başarı getirmesini diliyorum