Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’in ilanından bir gün sonra 30 Ekim 1923 sabahı İsmet Paşa’yı köşke davet ederek ona ülkenin içinde bulunduğu durumu, Osmanlı’dan devralınan mirası üzüntü ama umutla anlatmıştır. Atatürk sözlerine “Bize geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı. Yoksul bir köylü devletiyiz…” diye başlamıştır.
Ulu Önder gerçekten de çok haklıdır. Çünkü o dönemde; kapitülasyonlar ve dış borçlar halkın belini bükmüş durumdadır. Padişah’ın yabancı devletlere adeta ülkenin iflas bayrağını açtırdığı Düyun-u Umumiye millete kan kusturmaktadır.
Telefon, makine ve motor ülkede bulunmamaktadır. Tarım ilkel koşullarla yapıldığından üretim yok denecek kadar azdır. Ekmeğin unu dışarıdan alınmaktadır. Madenler, limanlar ve demiryollarının kontrolü yabancıların elindedir.
Nüfusun %80’i kırsal kesimlerde yaşamaktadır. 40 bin köyün 37 bininde ne okul ne postane ne de dükkân vardır. 40 bin köyde 11 milyon insan yaşamakta, bunun sadece %2’si okuma yazma bilmektedir. Köylünün toprağı bulunmamakla birlikte saban ve öküzü de yoktur. Köylerde aşiret liderleri, ağalar ve şeyhlerin düzeni vardır. Yaygın sığır vebasından hayvancılık gelişememektedir.
Düşmanların kaçarken tamamen yaktığı köy sayısı 830’dur. 115 bin bina tamamen yanmış durumdadır. Yenilerini yapacak para maalesef yoktur. Donanma II. Abdülhamit zamanında çürümeye bırakıldığı için denizcilik bitmiş durumdadır.
Tüm ülkedeki doktor sayısı 337, eczacı sayısı 60’dır. 40 bin köydeki ebe sayısı sadece 136’dır. Bu sebeple bebek ölüm oranı %60’ın üzerindedir. Nüfusun neredeyse yarısı trahom, sıtma, tifüs, verem, frengi ve tifo hastalıklarıyla boğuşmaktadır.
İşte kalan Osmanlı mirası budur!
Bu geri, borçlu ve hastalıklı vatan, Mustafa Kemal Atatürk’ün vizyonu sayesinde 15 sene içerisinde adeta çağ atlamıştır. Yurdun dört bir yanı, ülkeye basamak atlatacak ve insanları huzur ve refaha kavuşturacak fabrika ve kurumlarla adeta ağlarla örülmüştür.
*
Cumhuriyetimizin 100. yılını kutladığımız şu günlerde sanırım eskiyi iyi bilmek, biliyorsak da hatırlamak gerekir diye düşünüyorum. Maalesef Osmanlı hanedanının yaşadığı şaşalı hayatı ülkenin tamamının yaşadığını sananlar hiç de azımsanmayacak kadar fazla. Oysa halkın, Anadolu’nun içinde bulunduğu durum tam olarak budur. Fazlası vardır eksiği yoktur.
30 Ekim sabahı aynı zamanda ortaya büyük bir vizyon koyulmuştur. Çağın en büyük devlet adamının vizyonudur bu… Cephelerde geçen bir ömrün içine sığdırdığı kocaman eşsiz bir vizyon…
Saymakla, yazmakla bitmez ama bazılarını hatırlayalım istiyorum…
Neler oldu Cumhuriyet’in ilanıyla?
*
Yokluk içindeki millet üretmeye başladı. Gerçekleşen sanayi devrimi ile ülkenin çeşitli yerlerine fabrikalar kuruldu. Bu fabrikalar sayesinde insanlar iş buldu, para kazandı. Halk kalkınmaya başladı. Devlet bu fabrikalar ile kendi şekerini üretti, kendi uçağını yaptı, kendi tersanesini kurdu, kendi barajını üretime açtı.
Ülkenin dört bir yanı demir ağlarla örüldü. Türkiye Cumhuriyet’i kurulduğunda Osmanlı’dan 3.300 km demiryolu miras kalmıştı. Bu rakam çok kısa bir sürede iki katına yükseltildi.
Toprak reformu gerçekleşti. Köylünün belini büken, bütçenin yüzde 30’una denk gelen Aşar vergisi kaldırıldı. Halk nefes aldı.
Millî mücadele döneminde yabancı devletlere verilen veya komik rakamlara satılan limanlar ve tersaneler geri alındı.
Eğitim reformları yapıldı. O güne kadar kızların okula gittiği yoktu. Hoş şimdiki yöneticilere kalsa hala yok ya neyse! Kız çocukları okula gitmeye başladı. Okuma yazma oranı hızla yükselmeye başladı. Kurulan Köy Enstitüleri ile kaliteli, modern ve bilgili insanlar yetiştirildi.
Osmanlı Devleti zamanında nüfus sayımlarında bile sayılmayan kadınlara seçme ve seçilme hakkı verildi. Bu hak önce 1930 belediye seçimlerinde sonra da 1934 genel seçimlerinde kullanılmış oldu. Türk kadını bu hakkını İsviçreli kadınlardan 36 yıl, Fransız kadınlardan 11 yıl ve Belçikalı kadınlardan 14 yıl önce elde etti.
Uluslararası saat, takvim ve ölçü birimleri kullanılmaya başlandı.
Bakmayın şimdiki çakma milliyetçilere, daha o yıllarda Türk tarihinin araştırılması için Türk Tarih Kurumu kuruldu. Türk dilinin anlaşılması ve öğrenilmesi için Türk Dil Kurumu kuruldu.
Şapka ve kıyafet kanunu ile insanların daha modern şartlarda giyinmeleri hedeflendi.
Şimdiki tek adam rejimi gibi değil, demokrasi adına çok partili sisteme geçildi.
Özellikle son yıllarda hemen her bakanlığın bir tarikata bırakıldığı günleri yaşarken bu durumu yıllar önce görenler tekke ve zaviyeleri kapattı.
Türk medeni Kanunu kabul edildi. Medeni kanun ile kişilerin hak ve ödevleri, ailelerin kuruluşu ve aile içindeki bireylerin hakları ve miras işleri düzene sokuldu.
….
Yaz yaz bitmez…
Belki de bunların hepsi ayrı bir kitap konusu…
Şimdi bize düşen şey ise atalarımızın bu vatana nasıl sahip çıktığını unutmadan, hiçbir siyasi ya da kişisel çıkar gözetmeden ülkemize ve bayrağımıza sahip çıkmak…
Önce vatan demek…
Bizlere bu günleri miras bırakan Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk ve tüm silah arkadaşlarına, Kurtuluş Savaşı’nda dönmeyi düşünmeden ülkesini savunan tüm şehitlerimize saygıyla…
Cumhuriyet ışığı ile aydınlanan nice 100 yıllara…
Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti…

























