14 Şubat Bahane...
O malum gün gelip çattığında aşka dair iki kelam etmezsek, şairin şairliği yavan kalır, sözü hükümsüzleşir. Hele lirik bir şair olarak gözler üzerinizdeyse günün anlamına binaen iki kelam etmezsek çelişiriz kendimizle. Hecenin, kafiyenin, gazel ve kasidenin içinde aşkla birbirine dolanan o büyülü sözcükleri görmezden gelirsek; işte asıl o zaman vaktinden önce ölür aşk. İnsanı yerinden oynatan, damarlarında coşkuyla dolaşan o deli kan sevgiliyi; süsleyip püsleyip gönlümüzde bir ilah katına çıkaran o şehvet o arzu bizzat aşkın kendisi değil midir?
Fakat ne acıdır ki; saf temiz duygularla, içimize sığmayan heyecanlarla peşine düştüğümüz o yüce duygu, zamanın elinde değerinden kaybediyor. Sadece aşk değil, değer verdiğimiz o "eşsiz" insanlar da değersizleşiyor ne yazık ki... Kalemiyle ruhumuza şiir dokuyan şair bile, tutkuyla sevdiğini çok çabuk tüketiyor küstürüyor sevgiyi.
Bir zamanlar "kara sevda" denilen o kor ateş, gün geliyor hiç yaşanmamış gibi küllenip gidiyor yanan şairde olsa.
Öyle olmasa; ne Nazım konardı daldan dala, ne de Cemal Süreya o meşhur dizelerini her yeni limanda tazelemeye ihtiyaç duyardı. "Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyor, iki kere öpsem üçün boynu bükük" gibi beylik laflar edip, sonra aynı hazla bir başkasını öpmek; aşkı sığdıramadığı o mısraları bir başka sevdada bir başkasına fısıldamak, aşkın ömrünün kısalığından başka neyin ispatıdır? Ya da şairin salt şehvetin peşine düşmesinden başka nedir?
Eğer aşk gerçekten ölümsüz olsaydı; Nazım, bir zamanlar uğruna canını feda edeceği kadına o ağır hükmü verir miydi: "Bence sen de şimdi herkes gibisin."
Şehvet ve geçici arzular aşkın o duru adını kirletiyor aslında. Aşk, ten temasında o mistik sihrini yitiriyor. Belki de bu yüzden sadece kavuşulmayan aşklar ölümsüz kalıyor. Bir hayale dokunulmadıkça, o hayal içimizde kutsanıyor adeta. Ulaştığımız her şey gibi aşkı da ellerimizle sıradanlaştırıyoruz... Dokunulmadıkça kutsanıyor adeta.
Çünkü insan, ancak elinin yetişmediği hayalleri devleştiriyor kalbinde. Gözden ırak olanı, tene değmeyeni, sesini sadece rüyasında duyduğunu ilahlaştırıyor. Oysa kavuşmak, bir mısranın sonuna nokta koymak gibi; hikâyeyi bitiriyor, gizemi öldürüyor. Belki de aşk, zamansız falan değil; sadece biz onu 'hiç yaşanmamış bir masal' olarak saklayabildiğimiz sürece ölümsüz.
Sonunda hepimiz, o en büyük yeminleri ettiğimiz insanların yanından sessizce geçip gidiyoruz. Şairin dediği gibi, aşkın ömrü bir sonraki mısraya kadar; bizimkisi ise bir başka 'herkes' de teselli bulana dek.
Zira aşk; dokununca solan bir çiçek, kavuşunca sıradanlaşan bir gerçekmiş. Geriye ise sadece o hüzünlü soru kalıyor: Biz mi aşkı büyütemedik, yoksa aşk mı bizim küçük dünyalarımıza sığamayacak kadar gururluydu?"
Çok sevdiklerimizden çok çabuk vazgeçiyor başka heyecanlarda bizlerde başkalaşıyoruz. Aşk ölüyor ve öldüğü yerden yeniden doğuyor çünkü onun tanrısı Eros.























