Yazının başlığında olduğu gibi ne yazık ki yaşamıyor birçoğumuz, nefes alıp vermek çok değerli elbette ama yeterli değil. Bir savaşın ortasında kalan yaralı bir çocuğun nefes alıp vermesi gibi yeterli değil. Can vereni, can bahşedeni yok sayıyorlar ulu orta. Sistem diye kurgulanan ve bir şekilde yolunu bulup zoraki yaptırım uygulanan yaşamlarımızı, başkaları yüzünden ziyan ediyoruz, hiç ediyoruz pisipisine.
Öyle bir yüzyılın içinden geçiyoruz ki inanmakta güçlük çektiğimiz, aklımıza mukayyet olamamaktan korktuğumuz anlara tanıklık etmek zorunda kalıyoruz. Gelişim ve dönüşümün tarihsel verilerle mukayese edildiğinde en şaşalı dönemini yaşıyor belki de bu gezegen. Ama biz yeteri kadar farkında değiliz bunun. Çünkü zihnimiz ipotek altında. Sadece şimdiki zamanda değil ilk çağlardan bu yana insanın düşünebilme yetisinden bir başka insanın ürkmesi var olan ve süregelen acı gerçek ne yazık ki.
Bunu elbette kayıt altına alınabilen tarih notların üzerinden yapılan mukayese ile görüyoruz daha çok.
Önceki medeniyetlerin koşulları nereye kadar zorladıklarını bilmiyoruz çünkü. Teknolojinin sınırları nereye kadardı bu konuda da somut bilgi sahibi değiliz. Üzerinde durulmadığından değil ulaşılamadığından dünyanın birçok medeniyet tarihi kayıt değil kayıp altında. İmkânların yetersizliği bu konuda etken olabilir fakat taşa yazı yazan, resim çizen medeniyetlerin tarihe sundukları katkıyı da görmezden gelemeyiz. Bu da tarihsel sorumluluğun bir göstergesi ve yapılabildiğine işareti bir nevi…
Örneğin; Sümer kazılarında ortaya çıkarılan bilgisayara benzer aletlerin akıbeti net olarak günümüzde bilinmiyor. Mısır piramitlerinin nasıl inşa edildiğinin de sırrı tam olarak çözülemedi.
Mimar Sinan gibi camii yapabilen bir mimar olmadığı gibi Atatürk gibi bir liderde doğmadı henüz.
Tarihin döngüsel notunu sağlıklı bir şekilde tutabilmek ve gelecek kuşaklara miras bırakabilmek ne kadar önemliyse, bugünü de en iyi şekilde soluyup bundan doyuma ulaşmak da o denli önemli.
İzin verilmiyor ki, bir yanımız hep gizemli ve şüpheli kalıyor. Pencerelere ve gözlere perde çekiliyor siz geceye mahkûm ediliyorsunuz erkenden.
Kimin penceresinden bakarak olayları değerlendireceksiniz ve hakkaniyetli bir tarih arşivi oluşturacaksınız burası önemli kanımca.
Düşünsenize herhangi bir medya kuruluşu üzerinden haber verilerine göz attığınızda, olaylara, yaşama ve yöneticilere bakışınız sizce önyargısız ve tarafsız olur mu? Hadi konuyu örnekleyelim Fox Haber ile A Haberin tarihe düştüğü notun birbiriyle nasıl çelişebileceğini ve ne kadarının inandırıcı ne kadarının kurgu ve ne kadarının gerçek olabileceğini, gelecek kuşakların bunu nasıl ayırt edebileceklerini tahmin edebiliyor musunuz? Sağlıklı veri elde edilmesinin önüne set vurulmadığını söyleyebilir miyiz şu durumda.
Baskının varoluş üzerindeki hâkimiyeti tarihin her döneminde vardı mutlaka günümüzde ki varlığı da azımsanmayacak kadar çok.
Tıpkı bizim geçmiş tarihimizde dünyayı ve içinde yaşanılan olayları değerlendirme de yetersiz kaldığımız gibi verilerin aktarıldığı kadarıyla düşünmek zorunda bırakıldığımız gibi. Düşünsel ve eylemsel anlamda büyük uçurumlara varıldığı bir gezegenden geçiyoruz ve sonumuz nereye varacak bunun bir öngörüsü yok.
Günümüz dünyasında teknolojinin gelişimi ne kadar hızlı ilerliyorsa diğer yandan insanın yaşamsal kalitesi o oranda düşüş gösteriyor ne yazık ki. Yapay zekânın bile literatüre girdiği bu yüzyılda, insanlara ve belki de hayvanlara cip takılması gündemde haber değeriyle öne çıkarken biz hala orta çağ zihniyetiyle zaman öldürüyoruz.
Dünyanın dört bir yanında beceriksiz ve çoğu zaman yüzsüz oluşlarıyla gündem olan liderlerin, bir diktatör gibi hatta bir cani gibi hüküm vermeleri ve özellikle masum insanların, hayvanların ve masum doğanın katledilmelerine seyirci olmaları nasıl açıklanabilir ki?
Bile bile susmak zorunda kalmak, sineye çekmeye mecbur bırakılmak ise acının başka bir yüzü değil mi? Bu canilerin bu diktatör bozuntularının yaşanılan zamana ve tarihe ihanetlerinin hesabının sorulamaması nasıl açıklanabilir peki?
Yüzyıllardır bu gezegenin işleyişinde varlık gösteren toplumların kültürel ve inançları üzerinden oluşturdukları kurallar bütününe, dünya iç içe geçmeye başladığından bu yana büyük balığın küçük balığı yutması misali önemini yitiren kavramlar küspesine mahrum bırakılması, öyle üç beş günde olmadı elbette.
Ana rahmine düşüp ta ki dünyaya gözümüzü açtığımız ana kadar hepimiz eşit sayılıyorduk ama gerçekler bu düzenin, sistemin adil olmadığını çok geçmeden gözler önüne seriyor. Ölüm son durağı yaşamın evet bu doğru ama erken ama geç alıp başını gidiyor herkes.
Fakat şu yaşarken diri diri ölmek var ya kendinden ödün vererek ruhunu çürütmek var ya buna üzülüyor insan. Kendi adına olduğu kadar, aciz bırakılan herkes için üzülüyor hem de. Çok çabuk aptallaşıyoruz artık, hiç direnç göstermeden kabule geçiyoruz dayatılan ne varsa. Belki de bizler birer ölüyüz ve yaşadığımıza inandırılıyoruz bu olabilir mi?























