"Kuzguna yavrusu güzel ve eşsiz görünür" derler ya hani... İnsanın doğup büyüdüğü, kök saldığı memleketi de gözüne tam olarak öyle görünür; eşsiz ve vazgeçilmez. Evet, Zonguldak’ın eksikleri bizi yoruyor, bazen derinden sarsıyor; bu bir gerçek. Fakat sevmek, sadece var olan güzelliği takdir etmek değil, eksik olanı da cesaretle sahiplenmektir. Bizimkisi körü körüne bir bağlılık değil; şehrin her bir noksanını dert edinen ve "daha iyisi mümkün" diyerek sorumluluk alan bir aidiyet duygusunu inşa etme mücadelesi olmalıdır. Kaçak dövüşmek değil, elini taşın altına koymaktır asıl olan.
Ancak güncel gelişmelere baktığımızda; kentin yapısal sorunlarının iyileştirilmesinden ziyade, şahsi hırsların ürünü olan "çirkin" bir iletişim diliyle muhatap oluyoruz. Yazılı ve görsel basında; yöneticilerin ve toplumun "akil" diye bildiği kişilerin birer kayıkçı kavgasına dönüşen diyaloglarını hayretle izliyoruz. Kentin asıl meselelerini gölgeleyen bu sığ tartışmalar, toplumun sağduyusunu yaralarken insanın algısını da tepetaklak ediyor. Şunu açıkça ifade etmek gerekir: Biraz öne çıkanın ayağını kaydırmak, kente hizmetin altını oymak, yöneticilerin elini kolunu bağlamak sadece Zonguldak özeline değil, doğrudan vatana ihanettir. Taraf olmak, tarafsızlığın önünde hizmet bağlamında en büyük engel olarak karşımıza çıkıyor. Benim başaramadığımı bir başkası da başarmamalı ilkelliği sizce de çok çirkin bir bakış açısı değil mi?
Zonguldak, bir maden kenti olarak yıllarca bu vatanın ekonomisine bel vermiş, yükünü sırtlanmış devasa bir çınardır. Madencinin omuzlarındaki o ağır yükü ve ödediği büyük cefayı burada iki cümleyle tarif etmeye kalkmak, sanırım hadsizliğin ta kendisi olur. Fakat kentin bugünkü işleyişindeki pürüzleri anlamak için, bu şehrin karakterini yoğuran "maden" gerçeğine vurgu yapmadan geçmek de haksızlık olacaktır. Ne acıdır ki bugün; bu kentin yükünü gerçekten taşıyanlar ile ona her fırsatta ihanet edenler, aynı teraziye konuluyor. Albenisi yeterince öne çıkarılmayan bu coğrafya, ekonomik anlamda hak ettiği güce kavuşamadığı gibi, var olan değerleri de yıllardır sömüren bir sistemin içinde eriyip gidiyor. Bu nedenle Zonguldak, maalesef bir ileri iki geri giden bir çıkmazın içinde hayatta kalma savaşı veriyor.
Maden ocakları sönmemek için direnirken, kentin diğer göz bebeği olan üniversite de dilden dile, elden ele savrularak ağır bir varoluş mücadelesi veriyor. Bir an durup en kötü senaryoyu düşünelim: Zonguldak’ta maden ocakları sönerse, üniversite çökerse bu şehrin ruhu ne hale gelir? Sosyal anlamda bölge insanı zaten sessiz bir çöküş içinde nasıl yapılanması gerektiğini bilemezken, üç beş kişinin gamsızlığını bencilliğini asla genele mal etmemeliyiz. Azınlığın fildişi kulelerdeki lüksünü, çoğunluğun mahrumiyetiyle karıştırıp şehrin refah seviyesini yanlış ölçmeyelim.
Bütün bunların gölgesinde elbette köşeye çekilmeyecek; kent için düşünüp kafa yormaya devam edeceğiz. Eksik olanı gün yüzüne çıkarıp bu kente katkı sunanları, işini layıkıyla yapanları alkışlayacağız. Bu anlamda görev verilen kişilerin denetimini ve süreci takip etmek ve olumlu yönlendirmek bir sorumluluktur, bunu elbette yok sayamayız. Tarafsız olmayı öğrenmeden dürüst bir bakış açısı da ne yazık ki olmuyor.
Biliyoruz ki bunu başarabilmek bugünün ikliminde çok zor. Ancak aksini yapar, kişisel hırslarımıza ideolojik kılıflar uydurarak bu ihanete sessiz kalırsak, eleştirdiklerimizden hiçbir farkımız kalmayacaktır. Ötekileştirmek çağın hastalığı malumunuz; bildiğim kadarıyla henüz tedavisi de bulunamadı. Bunu fırsat bilenlere de doğrusu söyleyecek söz yok.
Yerel basının manşetlerinden okuduğumuz üzere, kentin içinde ciddi bir ötekileştirme hüküm sürüyor. Akademisyeninden yerel yöneticisine kadar uzanan, kin kokan söylemler ve çirkinleşen üsluplarla adeta bir "kavga kültürü" besleniyor. Siyaset arenası ve eğitim camiası bu anlamda adeta at başı gidiyor. Yerel yönetimlerde ve akademisyenler arasında belli ki bir savaş hâkim zira kılıçlar kuşanılmış gündemi meşgul ediyor.
Gündemin bir başka yüzü olan akademide; Rektörlük seçimlerinin yaklaştığı şu günlerde, kentin değer taşıyan önemli akademisyenlerinin kavgası suyu daha da bulandırıyor. Bir öğrencinin gözünde değil sadece, toplum nezdinde de bu çirkin üslubun hiçbir olumlu karşılığı yok. ZBEÜ bu kentin göz bebeği, yılların emeğidir. Kişisel çabalarımızla elde ettiğimiz kartvizitlerimizdeki güç, bizlere egolarımızı tatmin etme hakkını vermemeli. Unutmayalım ki; haklı olduğumuzu düşündüğümüz mücadelelerde, üslubumuz yüzünden haksız duruma düşmekle yüzleşmek zorunda kalabiliriz.
Koltuklar makamlar malumunuz üzere hep gelip geçici. Aldığımız sorumluluklar başarı veya başarısızlık ölçeğinde mutlaka kalıcı izler bırakıyor, tıpkı Zonguldak’ta olduğu gibi… Bu nedenle olsa gerek aldığımız yaralar yüzünden umudumuzu yitiriyor bize en çok gerekli olan ruhumuzu iyileştiremiyor, iyi hissedemiyoruz!
İllaki taraf mı olmak gerekiyor o halde buyurun tarafımızı bu kenti şaha kaldırmak için seçelim ve ilminizi bilginizi bunun için kullanalım. Birbirimizi yok etmek için değil.























