Dünyanın en zor işidir insan olmak. Belki de bu yüzden, bu ağır yükü taşımak yerine her geçen gün "kolayına kaçanların" sayısı hızla artıyor. İyi insan olmanın zorluğuyla paralel olarak; bir ruhu şekillendirmek, ona kıymet atfetmek, yani duyarlı bir ebeveyn olarak iyi insan işlemek de çetrefilli ve ağır bir sınav haline geliyor.
Anne ve babalar, dünyaya getirdikleri evlatlarından bence nefes aldıkları sürece sorumlu olmalılar. Ben yaptım oldu mantığıyla işin kolayına kaçmamalılar. Çünkü yapınca değil üzerine emek harcayınca oluyor birtakım şeyler. Hele bu insan üzerinden bir yapılanma ise emeğin ne denli büyük olduğunu daha iyi anlayabiliriz
Çocuk, ailede oluşturulan değerler katmanıyla kodlanıp birey olma yolculuğuna evirilerek toplumun içine karıştığında, bu sorumluluk meşalesini artık "devlet" devralmak durumundadır. Zira devlet de bir anne, bir babadır; topluma tabandan tavana iyi örnek olmak, tüm sosyal yapıları bu erdem üzerine kurgulamak zorundadır.
Aile, toplumun temeliyse şayet ki öyle, bu kurumun içeriğini "toplum yararına" göre biçimlendirmek sorumlulukların altına birlikte girebilmek son derece önemlidir. İşleyişteki aksaklıklar kanaat önderlerince dile getirildiğinde, bunu bir kompleksle değil yapıcı bir iş birliğiyle göğüslemek, yüzleşmek zorunda kaldığımız acılara karşı tek ortak siperimizdir.
Çocuklar ne kadar sağlıklı bir ruh halinde yetiştirilirse o toplumun çatısı o oranda güçlenir. Bu yolda aile devlet sıklıkla vurguladığımız gibi el ele yol almak zorundadır. Kültürel değerlerin içini boşaltmak suni içeriklerle iş üretmeye kalkmak zaman kaybından öteye gitmez, gitmiyor da.
Eğitim dünyasında sağlam bir yapı inşa edebilmek, eğitimcileri vasıflandırmak toplumları ürkütecek değil övünülecek bir sonuca götürür elbette. Eğitimcilerimizin büyük çoğunluğu bu sorumlulukla işbaşı yapıyor fakat her nedense zamanla sistemin tıkanıklığı nedeniyle ya baskılanıyorlar ya da üzerlerinde çıkara dayalı bir otorite inşa ediliyor.
Öğretmenlerin eğitim kurumlarında öğrencilerini yani çocuklarımızı bire bir benimseyerek yetiştirdiklerini ve en az aileleri kadar onların üzerinde emek sarf ettiklerini düşünebilirsek, çocuklarımızın gelişiminde karşılıklı iyi bir ortaklık kurabiliriz diye düşünüyorum. Elbette bu alanda da iyi kötü çatışması yaşanacaktır. Bundan kurtulmanın yegâne yolu işbirliği içinde olmak ve safları sıkı tutmaktır. Öğretmenlerimiz sosyal hayatın tam da merkezinde yer alan eğitim yolculuğunda çocuklarımızın aynı zamanda tıpkı aile, tıpkı devlet gibi ebeveynleridir.
Onları biçimlendirmede hatırı sayılır emekleri vardır. Topluma hizmetin eğitim camiası özelindeki neferleridir öğretmenlerimiz. Doğrusu bunu gereksiz kuruntularla göz ardı etmemeliyiz zira buna hakkımız yok. İyi insan yetiştirmek istiyorsak, öğretmen, öğrenci veli işbirliği içinde ilerlemek, olası tehlikelerden kaçınmak adına toplumun yararına olacaktır kanaatindeyim.
Bugün "okul terörü" başlığıyla gündemimize düşen trajedilerin alt metninde, aile kavramının iç dinamiklerinin çöktüğünü söylemek maalesef abartı değildir. Bunu genellemek elbette yanlış olur ancak çürüyen, çürütülen değerlerin ödemek zorunda kalınan ağır bedelleri oluyor.
İçinde yaşadığımız yüzyılda sanıldığında fazla uyaranların bulunduğunu artık kabul edelim. Üstünü örtüp görmezden geldiğimiz gerçeklerle acı bir şekilde yüzleşmek toplumun yararına değil zararına olur. Bireyselleşme arzusu ve kontrolsüz teknoloji bağımlılığı çocuğun zihninde at başı giderken, beyin fonksiyonlarını bir karmaşaya sürüklediğini de göz ardı edemeyiz.
Ailenin denetleyici rolü daime güncel tutulmalı “çocuk önce aile sonra toplum için ciddi bir sorumluluktur” gerçeği dikkatten kaçırılmamalıdır. Dünya konjonktüründe sistemsel bir ağa dönüşen teknoloji ve onun her geçen gün sınırları aşan gücü çocuklar hatta yetişkinler üzerinde denetlemeyi zorunlu kılıyor. Sosyal medya ağlarında üretilen içeriklerin üçüncü dünya ülkesi kıvamında ki bağnaz işlerin toplum ayarlarını bozduğu yok sayılmamalı. Yetişkinler çocuklar için birer rol model olduklarını ayrıca unutmamalıdırlar.
Teknolojinin erişim gücü, doğru kullanılmadığında çocukların zihinlerini yıkayan bir silaha dönüşebiliyor. Terörün bu tür argümanlarla beslenmesi, tehlikenin sanılandan daha büyük olduğu kaygısı taşıtıyor. Burada, genelleme yapmadan bazı aile yapılarındaki derin sorumsuzluğun payını da vurgulamak gerekir; toplumun yapı taşları kişisel hırslara göre değil, ortak verime göre kurgulanmalıdır. Yaşadığımız çağda insan kalitesi düşüyor. Bunun nedenlerini ve sonuçlarını tarafsız olarak ortaya koyabilmek de zor görünüyor. Kutuplaşma bu anlamda çağın en ilkel hastalığı olsa gerek.
Bir manav tezgâhında elmanın iyisini kötüsünü ayırmak zahmetsizdir; renginden, dokusundan kalitesini anlarsınız ya da kalitesizliğini. Fakat insan? İnsan, düalist bir mekanizmadır. Aldatıcıdır yanılsamalar üzerine inşa edilir adeta. Vitrini ile gizem taşıyan içyapısı, dışarıdaki sureti ile içeride sakladığı nadiren örtüşür. İnsanın bu kaygan zemini, güven duygusunu koca bir muammaya dönüştürüyor. Dolayısıyla insanın iyisini kötüsünü ayırt etmek oldukça güçleşiyor.
Çocuklarımızı ve geleceğimizi aklıselim yöntemlerle yeniden inşa etmeliyiz. Bunun mümkün olduğunu düşünmek istiyorum yoksa bataklığın insanı ve sistemi yutma gibi bir sabıkası mevcut. Unutmayalım ki bazen kazdığımızı kuyulara kendimiz de düşebiliriz.























